Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Tartışmanın dar çerçevesi

  • 5.12.2012 00:00

 Şimdi gelelim, tartışmanın dar çerçevesine. Olay nedir? Sarkis Torosyan diye bir adam, ABD’de 1947’de üst başlığıyla From Gallipoli to Palestine diye (ama hayli uzun bir alt-başlığı da olan) bir kitap yayınlamış. Ayhan Aktar (AA) bunu görmüş, inanmış, doğru kabul etmiş. Bunu önce 2010’da,Taraf’taki köşesinde yazdı. Baktım; en azından AA’nın aktardığı kadarıyla Çanakkale faslı gerçek dışı. Bunu, “Torosyan’ın çektiği acılara bütün saygımla birlikte” mübalağalı bulduğumu yazdım. AA bunun üzerine beni “tipik Türk inkârcılığı”yla suçladı. Bak, dedi, kapı gibi belgesi var Enver Paşa’dan; işte görüyorsun, yapmış bunları.

Gel zaman git zaman, nedense dostlarının hiçbir uyarısını dinlemeyen AA, kitabın Türkçesini yayınladı. Uzun bir önsöz de yazmış. Okudum; sonra İngilizcesini de edinip okudum ve daha derin bir araştırmaya girişmeden, sırf okuduğum kadarıyla, bu kitabın öyle yer yer abartılı filân değil, bütünüyle uydurma olduğu kafamda kesinlik kazandı. Alt-başlığı ve yazarın kendisine bahşettiği çeşitli sıfat ve ünvanlardan başlayıp, Torosyan’ın çocukluğu ve nasıl olup da Harbiye’ye girebildiği bölümlerinden geçerek, Çanakkale ve Külek savaş sahnelerine, sonra ailesinin kaderi ve Cemile’nin kollarında ölmesi gibi en feci anlara varıncaya kadar, hemen hiçbir şey insana gerçeklik hissi vermiyordu. Kullanılan dil ve sözcük hazinesi, Torosyan’ın kafasından bazı durumlarda geçen (geçtiğini söylediği) düşünceler, hattâ kardeşinin can verişi karşısındaki duyguları hepsinde bir tuhaflık vardı. Savaş savaş gibi durmuyor, acı acı gibi durmuyordu. Üstünkörüydü, yapmacıktı; Jules Verne’in Seksen Günde Devriâlem’i veya İki Sene Mektep Tatili’nden, ya da Jean de la Hire’in İki Çocuğun Devriâlemi adlı resimli romanından çıkmışçasına, bir 19. yüzyıl sonu veya 20. yüzyıl başı sergüzeştini çağrıştırıyordu. Zaten o yüzden, bir noktada İki Çocuğun Devriâlemi’ndeki bir diğer yüzbaşıyı Fransız kolonyal yüzbaşısı Zefiren (ilk Türkçe çevirisindeki adıyla Zefiren Yolagetiren) gibi bir masal kahramanını anımsamıştım.

Daha önce söylemedim ama şimdi, yeri gelmişken belirteyim; bu kitapta öyle bazı kısımlar var ki, siz de baştan sona okursanız aklınız durur.

Örneğin bir yerde, güzel bir kadın Torosyan’ı özel bir akşam geçirmek üzere yemeğe dâvet ediyor, ama kahramanımız tabii kaçıp kurtuluyor ve altından, Talât Paşa’nın kendi metresi aracılığıyla Torosyan’ı zehirleme girişimi çıkıyor. Yani işte tam, sözünü ettiğim Oryantal(istik) macera romanlarına özgü bir episod. Ve tam bir stereotip. Hem askerlik dehası, hem cesur, hem yakışıklı, hem trajik; ister Çanakkale’de, ister Kilikya’da, ister Filistin’de, diğer Osmanlı akranları ve hattâ komutanlarından fersah fersah ileride; her zorluğu alt eden ve her tuzaktan sıyrılan; özetle, çok net söyleyeceğim, geri ve beceriksiz Türklerin ortasında (Ermeni, yani Hıristiyan ve dolayısıyla) Batılı, Avrupalı bir üstün insan. Torosyan Ermeni trajedisinden ve aynı zamanda Oryantalizmden yararlanarak, kendini böyle kurguluyor, dünyaya böyle pazarlıyor.

Okudum ve gördüm bunları. Hepsini gördüm ama sadece bir bölümünü, Çanakkale’yle ilgili olanları yazdım. Çünkü (1) En iyi bildiğim konuydu. (2) AA’ya 2010’daki ilk itirazlarım bu noktadaydı. (3) AA da bu noktada bana haddimi bildirmeye kalkmıştı. (4) Önsözünde de sadece bu noktada bir savunma kuruyordu. (5) Sonuç olarak ben, başlı başına bir Torosyan araştırması yapmak niyetinde değildim. (6) Oysa Hakan Erdem, tam bu dönemin uzmanı olarak buna niyetlenip bütün bir kitap yazmaya girişmişti. Konuşmalarımızdan, işi ne kadar kapsamlı tuttuğunu (ve ne müthiş şeyler bulduğunu) da öğrenince, kendim de ayrıca görmüş olsam bile onun bana aktardığı konulara hiç girmemek için, kendimi Torosyan’ın Çanakkale masallarıyla sınırlayan 13 yazıyı kaleme aldım.

Ama geldiğimiz noktada, ben de bunca hakarete karşı çok açık konuşacağım evet Taner Akçam, iyi ve kötü tarihçi farklıdır ve işte konumuz da iyi tarihçilikle kötü tarihçilik arasındaki ciddi ayırım açısından önemli bir nirengi noktasıdır. İyi tarihçi, elindeki kaynağın veya kaynak olduğu söylenen metnin incelenmesine, belirli bir bilgi ve kültür birikimiyle gelir. O zamana kadar (a) o metnin ait olduğu dönemle (meselâ, Çanakkale’de ne olduğu ve ne olmadığıyla) ilgili, daha genel ve sağlam bir bilgi edinmiş; (b) o metin benzeri başka metinler görmüş, ortak üslûp ve yapısal özellikleri hakkında bazı fikirler edinmiş olmalıdır. Ya da şöyle diyelim; öyle bir birikimi varsa, metne daha bir ihtiyatla yaklaşır. Yoksa, işte aynen AA için daha önce dediğim gibi, sazan gibi üzerine atlar ve bir de inatlaşırsa, sonu AA’nın geldiği, hakkında sağda solda “bu adam meczup mu” denmesine yol açacak kadar vahim bir bilimsel, düşünsel ve ahlâkî iflâs noktası olur.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.