Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Tartışmanın geniş çerçevesi

  • 6.12.2012 00:00

 Düzeltme notu: Torosyan’ın kitabı bağlamında, bu hafta üç yazı yazmıştım: (1) Tartışmanın geniş çerçevesi; (2) Tartışmanın dar çerçevesi; (3) Bir metnin iç kritiği ne demektir. Kırk yılda bir, bir karışıklık olmuş; ikinci yazı, yani “dar çerçeve” dün çıktı; asıl giriş, yani “geniş çerçeve” ise bugün yayınlanıyor. Üçünün doğru sırayla okunması bakımından bunu belirtmek ihtiyacını duyuyor ve okuyuculardan özür diliyorum. Halil Berktay.

*

Biliyorsunuz, Ayhan Aktar (AA) hakkımda üç yazı yazdı, Torosyan eleştirilerime cevap gibi (28, 29, 30 Kasım 2012, HerTaraf). Gibi diyorum, çünkü aslında esasa ilişkin hiçbir somut noktaya cevap vermedi, veremedi. Bunun yerine, sadece ve sadece hakaret etti; Halil şöyledir böyledir dedi. Onlara da geleceğim, ama önce, mesele nedir, onu bir gözden geçirmek istiyorum. Çünkü bu iş, benim kişiliğim veya siyasî geçmişimden çok önemli. Burada bilim söz konusu, bilimsel ahlâk söz konusu, bilim ve tartışma standartları söz konusu. Özetle, birkaç yüz kişi bile ilgilense, bu bir bilim ve kültür sorunu ve dolayısıyla önemli.

Geniş çerçeve şu: 1915’te bir facia yaşandı. İttihatçı milliyetçiliği, Osmanlı Ermenilerini, bizatihî (Müslüman Türk değil) Ermeni oldukları için, bir tehdit olarak algıladı. Tehcirle yerleri yurtlarından etti. Söküp aldı, mülksüzleştirdi, konvoylar halinde yollara sürdü. Doğu ve güneydoğu Anadolu’ya girdikleri andan itibaren, korkunç saldırılara uğradılar. Orada ve Suriye çöllerinde yüz binlercesi öldü. Türk dışişlerinin duayenlerinden Kâmuran Gürün bile 250,000 diyor. Britannica’nın 20. yüzyıl edisyonlarında 650,000 rakamı verilmekte. Bazı kaynaklarda bu 850,000’e çıkıyor. Son yıllarda Ermeni diaspora’sının milliyetçi kanatlarında 1.5 milyon “ölü”den söz edilmekte. Bu, başbakanın ve diğer bazı politikacıların Çanakkale’de 250,000 “şehit”ten söz etmesi gibi bir şey. Doğrusu şöyle: 250,000 toplam zayiat rakamı. Ölü sayısı ise 80,000 dolayında. Benzer bir şekilde, 1915-16’da 1.5 milyon Ermeni dendiğinde, bu ölü sayısı değil, ancak tehcire tâbi tutulanların toplamı olabilir.

Öyle veya böyle, bir-iki milyonluk bir Osmanlı Ermeniliği kitlesi devlet eliyle yok edildi. 2005’teki “Osmanlı Ermenileri” konferansının gürültüsü arasında da yazmış ve söylemiştim: tek bir Ermeni öldürülmemiş olsaydı bile, bu tam anlamıyla bir etnik temizlikti ve Birleşmiş Milletler’in 1948 Konvansiyonuna göre, evet, bu kadarı da soykırım sayılır. Çünkü bu Ermeni toplumu veya topluluğu varlığını sürdürmenin maddî-manevî koşullarından tümüyle yoksun bırakılmıştı. Kaldı ki, konvoylara ilk saldırı ve katliamların, İttihatçıların hem zekî hem amoral, proto-faşist “kötü ruhlu deha”sı Talât Paşa’nın gizli emirleri doğrultusunda, Teşkilât-ı Mahsusa saha görevlilerince organize edildiğini de çeşitli ipuçlarını birleştirerek saptıyoruz. Ermeniler için “av mevsimi”nin açılmış olduğu sinyali böyle verildi. Dolayısıyla devletin kendi vahşeti, kâh dinî nedenlerle, kâh mal ve mülklerine göz diktikleri için Ermenilerden nefret eden yerel unsurların vahşetini de tetikledi. Böylece katliamlar, ikincil ve üçüncül halkalar halinde genişledi. Ama hepsi, asıl devlet tezgâhının türevlerinden ibaretti.

Türkiye toplumu, son 10-15 yılda bu soykırım gerçeğiyle, ya da isterseniz Osmanlı Ermenilerinin imhası gerçeğiyle diyelim (bence çok fark etmez) karşılaşıyor ve yüzleşmeye zorlanıyor. On yıllardır tekrarlanan “Ermeni yalanları” masalı delik deşik oluyor; tarihî gerçekler çoğalan katkılarla ortaya çıkıyor. Yayınlar artıyor, yeni doktora tezleri yazılıyor, arşivlerden her geçen gün taze bilgiler günışığına çıkıyor.

Bu süreç kendi coşku ve heyecanını da yaratıyor ve işte bu noktada dikkatli olmak gerek. Bir tehlike, tarihî gerçeği savunmaktan, genel bir “Ermeni-sever”liğe savrulmak. Buna bağlı bir diğer tehlike, Ermeni diaspora’sında yazılan her şeyi ihtiyatsız bir sempatiyle doğru kabul etmek. Oysa her muazzam tarihî olayda olduğu gibi bunun da içinde, velev mağdurlar safında, farklı ideolojik görüşler olur; nefret kaynaklı abartılar olur; yeni göç ettiği toplumda yer tutmak ve öne çıkmak için başına gelenleri bire bin katarak anlatanlar olur; sırf şöhret uğruna, hiç yaşamadığı şeyleri hikâye edenler bile olur. Özellikle Türkiye’nin yeni nesil tarihçileri, bu tür malzemelere yaklaşırken ekstra bir özen göstermelidir. Çünkü ana sahnenin kulisinde bazıları, “işte gördünüz mü, Ermenilerin yazdığı her şey yalandır” diyebilmek için pusuda bekliyor.

Torosyan’ın kitabına ilişkin tartışma, işte bu nedenle ehemmiyet, hattâ vahamet arzediyor. Ayhan Aktar tamamen bu tuzağa düşmüştür; Agos röportajının bir paragrafıyla Taner Akçam, kısmen düşebileceğinin işaretlerini vermektedir. Buradan devam edeceğim.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar