Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Detoks

  • 26.01.2013 00:00

 Vücutta zamanla biriken toksinleri atmaya, İngilizce veya Fransızca de-toxification’dan kısaltıp detoks deniyor. Çeşit çeşit detoks tedavileri var. Daha çok bu gibi şeylere bol vakit (ve tabii para) bulabilen kesimler arasında, son yirmi-otuz yılda moda oldu sanırım. Tam farkında değilsem de.

Peki, Türkleri ve Kürtleriyle bu toplumun kültürel detoksu nasıl gerçekleşecek?

Geçenlerde (geçenlerde dediysem, belki iki ay oldu bile), Boğaziçi’nden genç bir öğrenci geldi; eski-yeni solcuların yaşam öykülerine ve bugün nerede durduklarına ilişkin bir araştırma projesi çerçevesinde benimle de konuştu. Sordukları (ya da benim sorulmadan söylediklerim) içinde bir konu, devrime ne kadar inanıp inanmadığımız ve/ya nasıl bir zaman ufku içinde gerçekleşeceğini tasavvur ettiğimizle ilgiliydi. “O zamanlar” devrimi ne kadar kolay bir süreç gibi düşündüğümüzü anlatmaya çalıştım. Bir, Marksist teoriye inanç, “bilimsel” öngörülerinin mutlaka doğrulanacağı beklentisi ve güveniyle elele gidiyordu. İki, toplum dediğimiz şeyin büyüklüğü, hacmi, uçsuz bucaksız karmaşıklığı hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu. Aynen Marksizmin dediği gibi, her şey sınıflardan ibaretti ve işçi sınıfı ile diğer emekçilere “gerçek çıkarları”nı anlatmak onları seferber etmek için yeterliydi. Bu bağlamda üç, en geniş anlamıyla “kültür” dediğimiz şeyin konumlar, kimlikler ve davranışlar üzerindeki belirleyiciliği, bilmediğimiz, hattâ yok saydığımız bir diğer alandı. Olsa olsa gene “sınıf”sallaştırıyor; “burjuva kültürü”ne indirgiyor ve bunu eski, eğreti bir elbise gibi, bir çırpıda çıkarılıp atılacak bir şey sanıyorduk.

Şu bir iki haftanın olayları, hızlı gençliğimin bu gibi sığlıklarını hatırlattı. Şimdi, şu 592. yazımda diyeceklerimi daha 12. yazımda da söylemişim: Siyasal iyimserlik, kültürel kötümserlik (tarih 22 Aralık 2007; Taraf henüz altıncı haftasındaymış, 12 bin satıyormuş ve bütün gazeteler arasında 30. sıradaymış; oysa iki haftadır 74 binlerde ve 18-19. sırada). “Bir düşünün” demişim, “bu ülke, biricik Nobel’ini bile kutlayamadı; Orhan Pamuk’un değersiz, İsveç’in ise güya soykırımcı olduğuna ‘ikna’ edildi. Ben sıkıldım, onyıllar boyu siyasal iyimser olmaktan.” Devam etmişim: Diktatörlüğün manevî evreni dediğim bu kültür değişmedikçe, siyasî olumluluklar hep çok sınırlı kalacak. Onun için, “yeni bir demokratik kültür birikimi” lâzım.

Bu açıdan, etrafımıza tekrar bir bakalım. Evet, son Kürt açılımı sürüyor ve bu sefer barış umutları gerçekten çok yüksek. Ama bu, madalyonun bir yüzü. Diğer yüzünde ise, meselâ Paris cinayetleri; Erdoğan’ın özellikle güneydoğudaki “nitelikli” Türk ailelerin üçten de fazla çocuk yapmasını istemesi; son olarak CHP milletvekili Birgül Ayman Güler’in açıklamaları var. AKP’nin yeni anayasada “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” denmesini önermesine karşı Güler, mevcut “Türk vatandaşlığı” ibaresinin kalmasını savunmuş. Gerekçe olarak da “Türk” kavramının bir ırk veya etnisiteyi anlatmadığını öne sürmüş. Ardından, “Türk bir ulusun, Kürt bir milliyetin adıdır” demiş. “Türk ulusu, Kürt milliyeti” kavramlarının bilimsel olduğunu iddia etmiş. Bu kadar cahil biri ama buna karşı çıkacakları önce kendisi cahillikle suçlamak atikliğini de gösteriyor.

Burada bunlarla, öncelikle birer kültür verisi olarak ilgiliyim. Birgül Ayman Güler’in söyledikleri, politikada yenik düşen “Ergenekon”un siyaset kültüründe süregelen devletçi-milliyetçi varlığıyla ilgili. Bunun “eğitimli orta sınıf faşistleri” var; CHP’si, İP’si ve Aydınlık’ı var; saf Atatürkçüleri var; Silivri “Halk Cephesi” var; “anti-emperyalist sol”u var; Hrant için bir konuşmanın da Nedim Şener’e verilebilmesi örneğinde görüldüğü gibi, kendilerini unutturup her yere girerek akı kara, karayı ak gösteren OdaTV’cileri var; hem Balyoz kararlarını itibarsızlaştırmaya, hem “nefret suçları”na karşı herhangi bir şey yapılmasını “AKP’ye yarar” gibi inanılmaz bir gerekçeyle baltalamaya çalışan yeni TKP yanlısı hukukçuları var. Aklıma Lenin’in (hiç tahmin etmediği anlamlarda da olsa) geçerliliğini koruyan bir gözlemi geliyor: Eski düzen öldüğünde, derhal gömülüp yeryüzünden silinmez. “Ceset aramızda çürür ve hepimizi zehirler.”

Başbakan Erdoğan’ın 20 Ocak’ta Gaziantep’te bir düğünde söyledikleri de, onyıllardır biriken aynı kültürel zehrin bir yansıması. Hem kardeşlik diyor, hem genel olarak Kürtlere bizatihî şüpheli bir kitle olarak bakıyor tıpkı Miloşeviç’in Kosovalılara, ya da Abdülhamid’in Hıristiyanlara, ya da İttihatçıların Ermenilere baktığı gibi. Türk milliyetçiliği, devlet ve derin devletle sınırlı değil; sirayet gücü çok fazla; sistemin periferisinden gelen politikacıları bile işte böyle etkiliyor, esir ediyor.

Paris’te üç Kürt kadınını kim, niçin öldürdüğü bence hâlâ bir muamma. Ömer Güney diye birinin tutuklanması, bence bunun PKK’nın (veya bir fraksiyonunun) işi olduğunu kanıtlamaz. Ajan mıydı, ya da kimin ajanıydı; PKK çevresi veya içine kimler sızdırıp kullanmak istedi? Benim bu tür meraklarım da yok, spekülasyon heveslerim de. Ama açık ki bu da çok kirli bir dünya. Kullanılan sözcük dağarcığına bir bakın: iç hesaplaşma, silâh, devrimci yargı ve infaz, para trafiği, casuslar, provokatörler... Bunlar normal deyimler mi? Evet, çok ezilmiş bir halk, güçlü bir hareket, geniş bir taban. Ve bunlarla birlikte, devletlere özgü her tür pisliğe şimdiden bulaşmış, bir tek toprağı olmayan bir “devlet.” Bütün gözeneklerine şiddet bulaşmış bir kültür. Diyelim ki 2013-2014’te barış oldu. O geniş ve genişliği ölçüsünde heterojen taban, bu kültürden nasıl arınacak, temizlenecek?

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.