Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Tatilden (3) Kahramanlar ve olağanüstülükler

  • 2.02.2013 00:00

 21. yüzyılın başlarını bir âcil durum ortamında geçirdik. Varolan demokrasiyi korumak, askerî vesayetten kurtarmak ve milim milim geliştirmek için hep olağanüstü şeyler yapmak gerekti. Hâlâ da bu havadan çıktığımız; adım başı yeni bir krizle karşılaşmayacağımıza, demokrasinin artık normal işleyeceğine güven duyduğumuz söylenemez.


“Kanunlara uygun yaşama”yı kabul etmek

Oysa NYRB cilt LX no 1’deki Lincoln filmi eleştirisinde Bromwich’in son parmak bastığı nokta, demokrasinin sıradan olması gerektiği (ve Spielberg’in de tarihî gerçeklik açısından tek tük hatâlarıyla birlikte, sonuçta bu mesajı iyi verdiği). Ocak 1863’teki Özgürlük Beyannamesi’yle (Emancipation Proclamation) Konfederasyon eyaletlerindeki bütün kölelerin derhal âzâd edilmiş sayılması, diyor, olağanüstü bir âcil durum önlemiydi. Oysa bu kötülüğün kökünü Anayasa çerçevesinde kazıyacak kalıcı bir kural gerekliydi. Başkanın iki yıl sonra, Ocak 1865’teki çabası buradan kaynaklanıyordu. “Lincoln filminin açık seçik belirttiği gibi, demokrasi varlık nedenini âcil eylemlerde değil, zor ve alelâde bir iş olarak kanun çıkarmada ve kanunlara uygun yaşamayı kabul eden insanların günlük benimseyişinde bulur.” Onun için David Bromwich dönüp dolaşıp, Spielberg’in yer yer dikkati dağıtan süslemelerine karşın, Lincoln’ın son tahlilde “onurlu” bir film olduğuna hükmediyor.

Bu satırları okuduğumda, beni ilk ağızda “kanunlara uygun yaşamayı kabul eden insanların günlük benimseyişi” ifadesi çarptı. Türkiye’de böyle bir kabul var mı acaba? Ya da ne kadar var? Atatürkçü ve ulusalcı diye tarif edilen kesimin demokrasiye inanmadığı açık. Zaten kendileri de söylüyor ve anketlere göre bu kitle yüzde 20’leri buluyor. Özellikle Deniz Baykal’ın liderliğindeki CHP, 2002-2012 arasının büyük bölümünü yeni bir askerî darbenin pususunda geçirdi ve oy oranı gene yüzde 20 dolayında. Marjinal “devrimci sol” da, Aydınlık’ı, İP’si, yeni TKP’si ve onlardan ancak biraz farklıBirgün’ü, eski Dev-Yol çevreleriyle, hukuk devleti uğruna, hukuk devleti içinde mücadele fikrinden özetle, Kanunların Ruhu’ndan çok uzak. Geçtiğimiz 27 yıl boyunca PKK’nın silâhlı mücadelesi, bizatihî demokrasinin reddi demekti. Kürt hareketinin bundan sonra ne yapacağını zaman gösterecek.

Öyle veya böyle; demokrasiden canı sıkılan ve adına ister darbe, ister devrim densin, hep krizler, âcil durumlar ve olağanüstü heyecanlar peşinde koşan, “bir sabah” Aurora’nın topları veya tank sesleri veya karakol baskını haberleriyle uyanmayı bekleyen bir insan türü, hâlâ hayli kalabalık bu ülkede.


Sıradan bilim, sıradan demokrasi

David Bromwich’in son paragrafı ikinci olarak bir başka sonu, Bertolt Brecht’in Galileo’nun Yaşamı’nı bitiriş tarzını çağrıştırdı. Ne tuhaf, unutuldu Brecht. Avrupa’dan çok daha fazla, bizde bir dönemin sol kültürüyle özdeşleşti; bir devrimci sanat ve kültür ikona’sı haline geldi. Önce, aşırı kullanım yoluyla harcandı. Sonra sol gidince, o da gitti sanki. Bu kadarını hak etmemişti sanırım.

Fakat her neyse. Nedir durum; Kilise’nin 1616’da Kopernik’i resmen mahkûm etmesiyle birlikte Galile de uyarılır ve bir süre geri çekilir, uslu durur. Derken, 1616’da kendisini korumuş olan Kardinal Barberini’nin 1623’te Papa (VIII. Urban) seçilmesiyle umutlanır ve Başlıca İki Dünya Sistemine İlişkin Diyalog’unu, Engizisyon’un izni ve Papalığın onayıyla yayınlar. Ardından durum tekrar değişir; Galile’nin aslında geçiştirilemeyecek kadar net ve köşeli şeyler söylediği, bu arada Papa ile de dalga geçtiği yorumları hâkim olur. 1632’de gene Roma’ya çağrılır, Engizisyona çıkar. “Çok kuvvetli sapkınlık şüphesi”yle mahkûm edilir; dünyanın güneş etrafında döndüğü görüşünü geri almaya zorlanır; ömür boyu ev hapsine çarptırılır; sadece Başlıca İki Dünya Sistemine İlişkin Diyalog değil, gelecekte yazabilecekleri dahil bütün eserlerinin basımı yasaklanır. İki yıl Siena’da ikamet ettikten sonra, 1634’te Floransa yakınlarında, Arcetri’deki villasına dönmesine izin verilir; 1638’de tamamen kör olur ve 1642’de burada ölür.

Brecht’in piyesinde, o son acılı, meşakkatli yıllarında, eski öğrencilerinden Andrea Galile’nin ziyaretine gelir. Hocasını bilim adına işkence tehdidine göğüs germemekle suçlar; dünyanın kahramanlara olan ihtiyacını vurgular. Galile’nin cevabı “Yazık, kahramanlara muhtaç olan ülkeye” şeklinde olur. Ayrılırken Andrea’ya, gizliden gizliye yazıp tamamladığı İki Yeni Bilim kitabını verir; dış dünyaya ulaştırmasını ister. Brecht, böyle sessiz kahramanlar da vardır mı diyor? Yoksa genel olarak kahramanlara olan ihtiyacı, insanlığın geriliğinin bir göstergesi mi sayıyor? Onu da biz düşünelim.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.