Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Faşizan bir spor kültürü ve Fatih Terim

  • 11.04.2013 00:00

 Yeniden birleşirken (6 Nisan Cumartesi) ve “Bir zamanlar kardeştiler”i (10 Nisan Çarşamba) yazarken, başlı başına spor konusuna girmek ve hele devam etmek yoktu kafamda. Yugoslavya örneğinde, milliyetçi boy ölçüşmecilikler sonucu yaşanan bölünmelerin, (bırakın ölümleri) en yakın arkadaşların dahi ruhunu nasıl yıktığını anlatmak istemiştim. Bu arada verdiğim bazı yan bilgiler, sporun, daha doğrusu kitlesel spor seyirciliğinin, günümüzde insanların hayatında ne kadar büyük bir yer tuttuğunu hatırlatıyordu.

Elbette bu, toplumda hâkim spor kültürünün siyaset kültürüyle de çok iç içe olması demek. Ne ki, henüz Galatasaray - Mersin İdmanyurdu maçı oynanmamış; çağdaş Türk büyüklerinden Fatih Terim bu gerçeği iyice gözümüze sokmamıştı.


“Zeki, çevik ve ahlâklı” olmak nasıl öğrenilir

ABD’de üniversiteler arası (NCAA) basketbol şampiyonası “Mart çılgınlığı” (March madness) olarak anılır. Yöresel liglerindeki normal sezon içi performansları temelinde seçilen 64 takım, dört bölge halinde eliminasyon usulü oynar; son 16, son 8, son 4, derken iki finalist ve şampiyon belirlenir (bu yazı yayınlanmadan, bu yılki kupayı Michigan’ı 82-76 yenen Louisville kaldırdı).

Heyecansa, orada da müthiştir elbet; seyirci saatlerce ayakta bağırır, alkışlar, tempo tutar; orada da antrenörler kendinden geçer; örneğin Rick Pitino’ya baktığınızda, her an kalp krizinden gidecek sanırsınız. Ama ne taraftar ve oyuncular arasında, ne de hakemlere karşı en ufak bir şiddet görülmez veya görülürse de tolere edilmez. (Daha geçen hafta, Rutgers’ın basket antrenörü Mike Price oyuncularına hakaret ettiği, top fırlattığı ve omuz attığı için işinden oldu.) Maç biter; takımlar karşılıklı dizilir ve sırayla el sıkışır; galip antrenör gidip rakibinin gönlünü alır, hattâ çok şey vermiş as oyuncularını özellikle kutlar ve teselli eder.

Bunlar basit, kalıplaşmış jestler sanılabilir ama işte tam da bunların basit kalıplar olarak yerleşmişliğidir önemli olan. Hepsi herkesin içine işlemiştir. İşin raconu, kazanma hırsı ne olursa olsun belirli bir terbiyeyi korumak; yenilmeyi ve başka her tersliği sportmence kabullenmektir.


Başkanın bir basket seyircisi olarak portresi

Önceki Cumartesi (30 Mart), Elite Eight (Son Sekiz) turu çerçevesinde, Washington, DC’de Syracuse ve Marquette üniversiteleri karşı karşıya geldi. Syracuse’un zamk gibi yapışkan, gedik vermeyen, aralara adam sokmayan ve yakın atış yaptırtmayan alan savunmasını, bir mükemmeliyet örneği olarak keyifle izliyordum ki...

Kamera tribünlerin kuytu bir köşesinde, gayet informel, ceketsiz kravatsız, montunun önü açık, ayaklarını uzatıp önündeki parmaklığa dayamış, yanındaki birkaç sportif arkadaşıyla herhangi bir vatandaş gibi maçı seyreden ince uzun bir adama çevrildi. Barack Obama, tavandan ortaya sarkan büyük ekranda gözüktüğünü neden sonra farkedip kalabalığa el salladı ve neşeyle alkışlandı ama işte o kadar. Bir dakika geçmeden kamera tekrar sahaya döndü ve bir daha da görmedik ABD devlet başkanını. Sıkboğaz eden, illâ burnuna mikrofon dayayan bir gazeteci güruhu da yoktu. Zaten oraya herhangi bir törensellik icabı veya gösteri olsun diye de değil, sırf bir basketsever olarak gelmişti. Seyretti ve gene sessizce gidiverdi.


Il Duce
’nin teknik direktör olarak portresi

Bu da bir kültürdür; bir spor ve aynı zamanda siyaset kültürüdür kuşkusuz. Nasıl Türkiye’nin de, daha çok Di Canio’nun Mussolini hayranı meczup hallerini andıran, kendine has bir spor kültürü (ve ona eşlik eden, onunla iç içe geçen ve etkileşen bir siyaset kültürü) varsa. Cumartesi gecesi tekrar gördük işte. Kasılmış hatlar, her an patlamaya hazır bir öfke. Kural ve sınır tanımayan bir “ne olursa olsun ben haklıyım” zihniyeti.

Yasak olan, cezayı hak eden ne varsa yapmış; topu yere vurmuş, hakemlerin üzerine yürümüş, tribüne çıkarken yayın kamerasını yumruklamış. Kendini ve gerdiği bütün teknik ekibini, altı hafta içinde ikinci defa sahadan attırmayı başarmış. Ama hâlâ konuşuyor ve önüne geleni azarlıyor ne oluyormuş ya; kendine yakışan ve yakışmayanı en iyi o bilirmiş; spor yazarları da (Rıdvan Dilmen) eleştirmesin ve dikkatli konuşsunmuş; ancak tabii o kimseye terbiyesizlik etmez, yalnız herkesi “aklı selim olmaya” (!) dâvet edermiş. (Yasin Hayal’in Orhan Pamuk’a “akıllı ol” demesi gibi bir şey mi acaba?)

Böyle “imparator” ve “büyük başkan”lar: Aziz Yıldırım; (icabında kulüp kongrelerini ülkücülerle hizaya sokan) eski istihbaratçı Süleyman Seba. Olgun Peker’ler ve onu bacağından vurduran rakipleri. Politika sahnesinde de aynı muazzam, mütehakkim ego’lar; “reis”ler, “başbuğ” ve “önder”ler, hattâ “ulu önder”ler. Devlet Bahçeli’ye “vur de vuralım, öl de ölelim” diye haykıranlar.

Barış gelmesine gelecek de... Bu ruh, bu doku, bu kültür nasıl değişecek?

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar