Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Ya Kızıl Ordu (1946-47’de) Fransa’ya kadar gitseydi

  • 1.02.2013 00:00

 [30 Kasım 2013] İkinci Dünya Savaşı sonuna yaklaşırken, bir dizi Doğu Avrupa ülkesinde Nazi ordularını Berlin’e kadar kovalayan Sovyetlerin kurtarıcılığı yeni bir işgale dönüştü. Kızıl Ordu’nun himayesi ve denetiminde yeni “halk demokrasileri” kuruldu. Kara mizah örneği bu isim şimdi insana komiğin ötesinde acı geliyor. Gerçekte bunlar, Sovyetler Birliği’ne bağımlı olmanın ötesinde, her bakımdan Sovyetlerden klonlanmış diktatörlük rejimleriydi. Hemen bütün kurumları, Sovyet kurumlarının tıpatıp aynısıydı. Her biri, 1929-39 arasında Stalin’in “ikinci devrim”iyle oluşan sosyalizm modelinin daha küçük ölçekli bir kopyasıydı. Tony Judt Postwar’da (Tr. çev. Savaş Sonrası), Stalin’in imparatorluk inşasına “kendi rejiminin reprodüksiyonu” diye özetlenebilecek yaklaşımını, tarihteki diğer imparatorluklardan bu açıdan ayırır. Çin (1949), Vietnam (1954-1975) ve Küba (1959) devrimleri, Leninist ortodoksi gereği söz konusu şablonu Avrupa dışına da taşıdı. Kapsamlı kamulaştırmalarla yaratılan geniş bir devlet sektörü; tarımın (zorla) kollektifleştirilmesi; sanayi ve ağır sanayi fetişizmi; emredici planlama; hukuk devletinin olmayışı; “proletarya diktatörlüğü” teorisinden türetilmiş bir tek-particilik; ara ara iyice çılgınlaşan, ama “normal” zamanlarında bile hep keyfî kalan bir zorbalık ve gizli polis dehşeti. Bu köşetaşları ve ikincil eklentileri, üzerlerinde yükselen diğer yapı elemanları, 1947-1990 arasında Havana’dan Pekin’e kadar — artık mevcut olmayan; bu yüzden mevcut olmayan — bütün “sosyalist dünya”yı karakterize etti.

Ama hayır, başlıktaki sorumun amacı, bu tür rejimler bütün Avrupa’yı kaplasaydı tarihin makro-akışında nasıl bir değişiklik meydana gelebileceği değil. Belki de bu alternatifi tahayyül dahi edilemeyecek kadar olanaksız gördüğümdendir; böyle bir Sovyet hegemonyası ve temelindeki matris, tarihsel, demografik, lingüistik, kültürel ve politik boyutları dahil hiçbir bakımdan, batı ve batı-orta Avrupa’nın çok daha güçlü demokratik birikimlerinin üzerine oturtulamaz, aşılanamaz, kabul edilemez ve ettirilemezdi.

Dolayısıyla what if (ya olsaydı) tarzı spekülasyonları kısmî yararlarının ötesinde, o kadar kıyısız ve dayanaksız noktalara götürme peşinde değilim. Kafamda çok daha sınırlı bir egzersiz var: İşgal ve Mütareke yıllarının belirsizliklerini kurcalamayı sürdürmek. Son tahlilde bu, bir gri alan, bir geçiş dönemi. İdeolojik kesinlikler etrafında örülmüş militan tarih yorumları böyle grilik ve geçişselliklerden hoşlanmaz; akları ve karaları, çizgi dışılıkları değil çizgiye uygunlukları, “norm”ları ya da Weberyen “ideal tip”leri, Sosyalist Realizmin “olumlu kahraman”larını, “klasik” veya “altın” çağları, her şeyin varması gereken yere vardığı ve olması gerektiği gibi olduğu, karakteri net ve belirgin dönemleri (ya da, aslında pek öyle olmasalar bile öyle göstermeyi) tercih eder. İster Osmanlıcı veya yeni-Osmanlıcı, ister Kemalist, ister Marksist ideolojik çatıların içinden veya altından konuşmak, dünyayı “biz” ve “onlar” diye ayırmanın ve her kişiyi, her olguyu, her süreci, her dönemi ya “bizim” ya “onların” hesabına yazmanın toptancı, tümleyici mantığını (totalizing logic) beraberinde getirir. Ya burjuvazi ya proletarya, ya devrim ya karşı-devrim, ya emperyalizm ya anti-emperyalizm. Kötülük ve kötüler kampının karşısında iyilik ve iyiler kampı. Bu perspektif eninde sonunda tarihe, gerçekte mevcut olmayan bir yeknesaklık ve tutarlılık yüklemeye girişir. Bu da limitte, uç noktada, olabilecek en kötü senaryoda, söylenebilecek ve söylenmeyecek (çünkü “bizi” güçlendirecek veya “düşman”a yarayacak) şeyler arasında — gerek 1 Mayıs 1977, gerek Torosyan, gerek Gezi tartışma ve tavır alışlarında görüldüğü gibi — bir ayrışmaya; Orwell-vârî bir yenikonuş’a (newspeak) dönüşür.

Oysa kendini (artık) böyle herhangi bir “büyük anlatı” içinde konumlandırmayan ve başlı-sonlu, ilerlemeci, istikameti belli bu tür anlatılara destek olma, malzeme verme anlamında “fayda” gözetmeyen, “faydalı” olmaya çalışmayan eleştirel Doğrucu Davut tarihçiler için, (bırakalım, yukarıda örneklediğim kaba yalan ve ucuz yaftaları) belki her şeyden fazla belirsizlikler, grilikler, geçişsellikler, akışkanlıklar, melezlikler, oturmamışlıklar ilginç ve büyüleyicidir. Buraya bir kere daha Oral Çalışlar’ın Serbestiyet’teki ikinci ve bu sefer aynı zamanda üçüncü makalesinin çağrışımlarıyla geliyorum (Savcı Haralambos’un ölüm korkusu, 24 Kasım 2013). Bu yazılardan biri, Mütareke döneminin kendimce biraz daha açmaya çalıştığım paradokslarını hatırlattı. Bu bağlamda, “bir iktidar boşluğu, en azından iktidar dağılma ve parçalanması”ndan; devletin elinin kendini geçmişteki ağırlığıyla hissettirememesinin basında yol açtığı “ferahlama”dan; İttihatçılardan kurtulmuşluk hissinden; “yenilgiyle gelen ‘liberal’ bir çoğulculuk”tan; “henüz biat etmemiş bir serbestiyet”ten söz ettim (İstiklâl Mahkemeleri ve Moskova Duruşmaları; Kemalist terör ve Stalin terörü). Tek tek ele aldığımızda olumlu sayabileceğimiz, ama İttihatçı-Kemalist-Marksist açı(lar)dan baktığımızda “tarihin akışı”na ters düşen bu kültür ve günlük hayat boyutları, tarihin a priori bilinmesi aslında hiç mümkün olmayan o “akış”ı sonunda Ankara’ya meylettiğinde, Nâzım’ın olağanüstü mısralarında nefsinden başka hiç kimseye güvenmeyen / muzaffer ve muazzam bir kumarbaz diye betimlenen Millî Mücadele önderliği tarafından silip süpürüldü ve yeni merkeziyetini, yeni tekelleşmesini, yeni tahakkümünü kuran devrim, Millî Eğitim Bakanlığı ve Türk Tarih Kurumu gibi yeni enstrümanları aracılığıyla tarihi de baştan yazarak, İşgal İstanbul’unu ikinci defa kurtarmış/fethetmiş oldu (bu dönüşüm ile Konstantinopolis’in / Ayasofya’nın 1453’teki ve sonraki fetihleri, ya da Sovyet ordularının 1945’te Doğu Avrupa’daki ikili, kurtarıcı / işgalci rolü arasındaki paralellikleri başlı başına çarpıcı buluyorum).

Oral Çalışlar’ın bir sonraki yazısında değindiği Savcı Haralambos olayı da benim için bu belirsizlik ve geçişselliğin paradokslarıyla yüklü. Oral işin 1925 sonrası Şark İstiklâl Mahkemesi tarafı üzerinde durmuş; Haralambos’u ilk nereden tanıdığımızı ise zikredip geçmekle yetinmiş. Belirttiği gibi, Osmanlı hükümeti 14 Aralık 1918’de Ermeni tehciri sırasında suç işleyenlerin yargılanması kararını aldı. Bu doğrultuda birçok İttihatçı 1919-20’de kurulan Divan-ı Harp’lerde yargılandı. Oral Çalışlar, hemen 16 Aralık 1918’de İstanbul’da kurulan ilk Harp Divanı’nın savcı yardımcılığına getirilen Adliye Nezâreti Umur-u Hukukîye Müdür Muavini Haralambos Efendi’nin, İttihatçıların savaş sırasında Ermenilere, Rumlara ve sair halka yaptığı zulmün hesabını sormak üzere 1919’da kurulan Tahkik-i Fecâyi Komisyonu’nun da üyesi olduğunu kaydediyor.

Temel belgeleri Türkçe ve (Vahakn Dadrian tarafından) İngilizce olarak yayınlanan bu 1919-20 yargılamaları, hem (bulgu ve itirafları kadar sessizlikleriyle de) Ermeni soykırımının nasıl gerçekleştiğini, hem de konuya ilişkin Türk milliyetçi söyleminin ilk nasıl oluştuğunu anlamak bakımından fevkalâde önemlidir — çünkü aralarında Ziya Gökalp’ın da bulunduğu sanıkların savunmalarında, derece derece katiyyen olmadı – yalan, iftira – biz sadece tehcir ettik, katliamlar kazara oldu – ayrıca ilk onlar başlattı – biz sadece kendimizi savunduk – mecburduk – milletlerin hayatta kalma mücadelesidir – vatan savunmasıdır diye gelişecek ve zaman içinde Teşkilât-ı Mahsusa’cılardan Yusuf Halaçoğlu’lara ve Doğu Perinçek’lere uzanacak olan bütün bir inkârcı sistematiğin başlangıç unsurlarının hemen hepsini buluruz. Başka hiçbir şey bilmesek bile, bu belgeler yeterli, neredeyse eksiksiz kanıt teşkil eder.

Ne ki, bu mahkemeler ve tutanakları da “tarihin akışı”nın kurbanı olmuştur bir bakıma. Çünkü (a) yenilginin, Mütarekenin, İşgalin, Hürriyet ve İtilâfçıların bilvesile İttihatçıları ordu ve devlet teşkilâtından temizleme çabasının gölgesindedir. Öte yandan (b) Türk milliyetçiliğinde öyle bir genel yabancı düşmanlığı vardır ki, bazen yerli gayrimüslimlerden, özellikle Rum ve Ermenilerden nefret (ve onları kesmek veya sürmek) biçiminde, bazen de Büyük Devletlere karşı direnmek biçiminde tezahür eder (bkz Nâzım’ın “domuzuna yiğit” ve “Ermeniler kesilirken” göbeğine kadar kana batan Çolak İsmail’i; Okuma Notları 18, Taraf, 12 Ocak 2008; Weimar Türkiyesi içinde, 57-59). Nitekim (c) 1919-20’de İstanbul Harp Divanı sürerken Anadolu’da Millî Mücadele başlamış; İngiliz emperyalizminin desteklediği Yunan megali idea’sına karşı savaşan Ankara hükümeti ve ordularının içinde, Ermeni katliamından sorumlu bir yığın politikacı, bürokrat ve subay da yer almıştır. Ve bu, (d) İttihatçılığın Kemalizme dönüşmesi, dönüştürülmesi (kısmen değiştirilip yeniden tanımlaması, kısmen de sürdürülmesi) sürecinin bir parçasıdır. Nihayet (e) İstiklâl Harbi zaferle sonuçlanmış; 1915’in katilleri dahil herkes 1922’nin kahramanları olmuş; bu meyanda 1919-20 yargılamaları da emperyalizmin ve İstanbul’daki uşaklarının, Damat Ferit’çilerin,“hain ve işbirlikçi”lerin hesabına yazılıvermiştir.

Onun için 1919-20’nin savcısı (tabii Rum) Haralambos Efendi’nin, herkesin uydurma olduğunu bildiği bir bahaneyle de olsa 1926’da Şark İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanması, hep o “tarihin akışı”nın yan girdaplarında saklanan küçük ve âdî intikamlardandır. Kendisi mağdur muhalif konumdaki Velid Ebüzziya’nın, Oral Çalışlar’ın aktardığı şu alçakça sözlerle, “azınlık düşmanlığı”nda bir ortak payda bulup muzaffer muktedirler safına atlama çabasına bakalım: “İstanbul’da harp suçluları dâvâlarında savcılık eden ve nice vatanseverin asılmasında veya başka cezalar görmesinde parmağı olan Haralambos”un Bakırköy’de kollarını sallayarak gezmesi, beyefendinin “gücüne gidiyor”muş!

Fakat peki, birbirine eklemlenen çeşitli konular arasında bu uzunca gezintinin, başlığımla ilişkisi ne? Biliyorsunuz, 1940-44 arasında Alman işgalini yaşayan Fransa’da, kurtuluştan sonra ve özellikle 1944-51 arasında, binlerce insan collabo’lukla, Nazi işbirlikçiliğiyle suçlandı ve yargılandı. Resmî mahkemeler 6700 küsur idam kararı verdi ve bunların neredeyse 800’u uygulandı. “Ulusal aşağılanma” cezasına çarptırılarak medenî haklarından yoksun bırakılanlar 50,000’e yaklaştı. Yargısız infazlar ise 9000 dolayında sanılıyor. 1990’lara kadar yargılanıp hüküm giyen ünlüler arasında bizzat Philippe Pétain (idam ama müebbete çevrildi), Pierre Laval (idam), Paul Touvier, Maurice Papon ve yardımcısı  Jean Leguay, (Alice Kaplan’ın The Collaborator kitabında “faşizmin James Dean’i” diye nitelediği) gazeteci ve yazar Robert Brasillach (idam) sayılabilir. İlginç bir nokta: bu faşistlerden bazılarına, örneğin Fransa’dan SS’lere yazılıp Charlemagne Tümeni’nde Müttefiklere karşı savaşan subayların hiç olmazsa bir kısmına, daha sonra 1946-56 arasında Yabancılar Lejyonu saflarında Hindiçini’de (Vietnam’da) savaşıp günahlarını affettirmek şansı tanındı. Bazıları Cezayir’in bağımsızlığına karşı direnmeyi (bizdeki Ergenekoncu JİTEM’cilik muadili) OAS’a, yani aşırı sağcı Gizli Ordu Örgütü’ne katılmaya vardırdı. Bazıları da gidip başka diktatörlük rejimlerine, örneğin Portekiz’de Salazar’a danışman oldu.

Fransız kamuoyunun bu işbirlikçi, savaş suçlusu yargılamalarını esas olarak desteklediği ve haklı bulduğu söylenebilir. Ama acaba söz konusu hüküm ve infazlar bağımsız bir Fransa’da ve resmî (ulusal) Fransız mahkemelerinin kararıyla gerçekleşmeseydi, aynı şeyi söyleyebilecek miydik? Farz edelim ki Haziran 1944’te Normandiya çıkartması yapılmadı (veya Almanlar tarafından denize döküldü); Batı Cephesi açıl(a)madı; sonuçta iş sırf Doğu Cephesine ve Sovyetler Birliği’ne kaldı; Kızıl Ordu da çarpışa çarpışa tâ Fransa’ya kadar gitti; tabii bu arada savaş da uzadı, Nisan-Mayıs 45’te bitmedi de belki 46-47’yi buldu. Başka bir deyişle, Sovyetlerin kurtarıcı-işgalciliği Batı Avrupa’ya da uzandı. Ve diyelim ki söz konusu collabo tutuklama ve yargılamalarını De Gaulle’cü Hür Fransızlar değil Sovyet işgal komutanlığı başlattı. Yani (Birinci Dünya Savaşı’nın Verdun kahramanı) yaşlı Mareşal Pétain’i, Laval’ı, Papon’u, Touvier’si ve bütün o, icabında Fransız emperyalizmi için savaşacak kadar süper-milliyetçi oldukları için faşist olanları, savcısı korkunç Vishinsky veya ona benzer bir apparatchik olan bir Sovyet mahkemesi yargılıyor. Ya da daha iyisi, Sovyetlere yakınlığıyla ünlü ve belki Kızıl Ordu’nun varlığı sayesinde iktidara gelmiş veya gelmek üzere olan Fransız Komünist Partisi’nden hâkimler yargılıyor.

Kanıtlar aynı kanıtlar. Sanıkların Vichy hükümetinde yer aldıkları veya ona hizmet ettikleri, Nazi propagandası yaptıkları, Gestapo’ya bilgi verdikleri ve Direnişçileri ihbar ettikleri, Yahudileri Almanya’ya sevkedip ölüm kamplarına yollanmalarına yol açtıkları son derece açık. Bir tek şey farklı: mahkeme(ler) yeni işgal makamlarının (bu örnekte Sovyetlerin) şemsiyesi altında. Oysa yargılananlar Fransız. Ayrıca, Fransa’nın Cezayir ve Vietnam gibi denizaşırı sömürgelerinde Sovyet işgaline karşı direnişe geçenler de Fransız ve sanıklarla üç aşağı beş yukarı aynı kafada. Bu durumda Fransa kamuoyu ne ölçüde, kimden yana olurdu acaba?

Daha önemlisi, tarihçilik bu mahkemelerin vardığı hükümlere nasıl bakardı? Hangisi öne çıkardı: suçun (Nazi işbirlikçiliği suçunun) sabitliği, kanıtlanmışlığı mı, yoksa mahkemelerin “gayri millî” olması mı?

Haralambos Efendi’nin de görev yaptığı 1919-20 Divan-ı Harp’leri için hangisi daha önemli: İttihatçıların Ermenilere gerçekten neler yaptığı mı, yoksa yenilmeleri ve İstanbul’un işgal edilmiş olması mı?

Suçlayanın emperyalistliği, işgalciliği, yabancılığı (Batılılığı veya Rusluğu), işbirlikçiliği (İtilâfçılığı, Rumluğu veya Komünistliği); mahkemenin, iddianamenin ve hükmün bir yenilgiyle gelmesi; suçlananın ise yenikliği ve millîliği… Hukukun ve tarihin gözünde yapılan işi, suçu ve suç unsurlarını ortadan kaldırır mı?

Tarih, yakından bakıldığında kolay kategorize edilemeyen böyle tuhaflıklar, çelişkiler, paradokslarla dolu.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.