Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Meğer 2 – Gezi, ütopya, ayaklanma

  • 11.01.2014 00:00

turk-solu

 [9-10 Ocak 2014] Mesele, sırf tekrar darbe olursa elbette karşı çıkacağını ve önüne dikileceğini yüksek sesle ilân etmekten mi ibaret? Bu, daha ilkbahardan bu yana Cemaat’in açtığı hazırlık seferberliğinin bilerek-bilmeyerek içinde yer almanın; yaz aylarından itibaren de “diktatörlük” dolduruşuna gelmenin; sonuçta, benimsediği muhalefet doğrultusu, dozajı ve üslûbuyla, darbe ortamına – ya da en azından, askerî vesayetin kısmen geri gelmesine – su taşıdığı belli olan şu gerilim ve kutuplaşmanın tırmandırılmasına katılmanın sorumluluğunu ortadan kaldırır mı?

AKP’den rahatsızlık duymaktan çok, fiilen AKP ile ittifakımsı hallerde olmaktan içten içe rahatsızlık duyan bir eski solculuk, son bir yılda en az üç defa kapıldı bu rüzgâra. Bir,Taraf’taki, o zaman bu da ne ki diye dudak bükülen, ama şimdi ne kadar kasıtlı ve planlı olduğu, niyetiyle, arka plandaki yaptırımcısıyla ve geldiği noktayla son derece net görülen tasfiyeler, çizgi ve personel değişimiyle. İki, Gezi ile. Üç, son yolsuzluk operasyonuyla.

Bugün ikincisi üzerinde duracağım. Sözünü ettiğim eski solculuk, amacı ve sınırları belli, makul bir uyarı protestosundan, inanılmaz kolay sıçradı, “her yer Gezi, her yer direniş”te ifadesini bulan sonsuz, sınırsız, topyekûn devirmeciliğe. Çünkü (2) meğer ne kadar hasretmiş, 1960’lar ve 70’leri hatırlatacak âcil durum ve anormal politika hallerine. Sadece düşünsel muhalefet; sadece 141-142’den veya TMK’nın bilmem kaçıncı maddesinden artık içeri girmez olmak; sadece özgürce yazıp çizmek, konuşmak, eleştirmek, yanlışa yanlış diyebilmek kesmezmiş bizi. Mutlaka sokaklar, barikatlar, ayaklanmacılık tezahürleri lâzımmış. Fakat ah, otuz küsur yıldır ne fırsat bulabilmişiz, ne olanak, ne ortam. “Geçmiş zaman olur ki hayali cihana değer”. Geri gelmeliymiş o heyecan, o eylem tutkusu, o sürekli ve sınırsız aktivizm; akşamı iple çekmek ve her gün yeni bir sürprizle uyanmak; taş atmak, ateşe vermek, cop değilse gaz yemek; 1830 veya 1848’deki gibi barikatlar kurmak ve habire polisle çatışmak.

Ya da, biz yaşlılar açısından, doğrudan katılmasak bile, (x) veya (y) kuşağına mensup böyle bir “yeni gençlik”le, “kitle hareketidir” veya “halk hareketidir” diye otomatik dayanışma refleksi ve seferberliği. Kendi özlem ve modellerini zorla çocuklarına yüklemeye kalkışan bütün yaşlılar gibi, onlar üzerinden kendi gençlik günlerimizi yeniden yaşamak. Kentsel çevre taleplerine arka çıkmanın, ya da polis vahşetine ve başbakanın nemrutluğuna öfkelenmenin ötesinde, birilerini ağız dolusu lânetleme rahatlığı. Kâh, AKP’yi dengeleyip durduracak bir güç belirdi, artık kurtulduk diye kendimizi güvende hissetmek; kâh, bak işte bu devrim diye bütün bütün umutlanmak. Hattâ öyle ki, en aşırı bazı örneklerde, 1930’ların SBKP-B Tarihi sayfalarından aktarma tahlillerle talimat yağdırmak: “Kritik noktadayız; yükselen devrim tutunmak ve genişlemek istiyorsa önümüzdeki 48 saat içinde âcilen şunları yapmalıdır” veya “devrim dalgası yenildi ve geri çekiliyor” veya “dikkat, artık karşı-devrimci terör başlıyor”.

Bu reaksiyonlar yelpazesi içinde kuşkusuz açık arayla en temizi ve gerçekten temizi, yer yer karnavalımsı bir mektep tatili ortamında, özellikle çevreci veya diğer örgütsüz gençler arasında oluşan heyecanı, dayanışma ve alternatif yaşam örneklerini, ya da esprili slogan yaratıcılığını, başlı başına bir ütopya gibi görüp dört elle sarılmak. Örneğin bu sitede, Ferhat Kentel, İhsan Bilgin ve Tuncer Köseoğlu’nun bazı yazılarında bunu görmek mümkün. Bunu kendi sınırlı ölçeği çerçevesinde bir mikro-gözlem olarak aldığımda, o kadar problemli değil. Arawa çölünde, aykırı sanatçı ve edebiyatçıların kurduğu, “herkesten yeteneğine ve herkese ihtiyacına göre” ilkesini uygulayan bir kibutz var, örneğin. Gerçekten var, biliyorum; yıllar önce ben de birkaç gün kaldım. Gotha Programı’nın Eleştirisi’ndeki tanımıyla ve beş dönüm içinde “komünist,” kuşkusuz. Ama genel planda İsrail’in niteliğini değiştirir mi; o ayrı mesele.

Zira evet, tek tek ağaçlar ile orman aynı şey değildir; karmaşık bir olayın akışı içinde böyle “cep” veya “enklav”lar da oluşabilir; uğultulu birkaç gün veya hafta boyunca çeşitli birey ve grupların yaşadığı, tüm siyaset sahnesinde yaşanan şekillenmeden farklı ve ayrı bir eksende gelişebilir. Bir yandan, bu özel tecrübeleri yok saymamak lâzım. Diğer yandan, bu özel tecrübeleri bütüne eşitlememeye de dikkat etmek lâzım. Zira bir kere, başka özel tecrübeler de var — şahsen tanık olduğum ve gelebilecek bütün mahalle tepkilerini hiçe sayarak yazdığım, o ân için polisi çatışmaya çekmekten başka hiçbir amaç taşımayan ve zerrece barışçı da olmayan, şiddet için ve şiddete hazırlıklı gelen yürüyüş kolları gibi. Toplam zarar hesabını bilemediğim bir yıkıcılık ve vandalizm gibi. Ya da en basitinden, çeşitli öğrencilerimin olanca saflıklarıyla “hocam, bu gösterileri yeterince sürdürürsek, asker devreye girer ve polise engel olur mu?” ya da “sizce AKP hükümetinin devrilmesini sağlayabilir miyiz?” diye, hem de bana sormaları gibi. Hem haberleşme mahremiyetine riayet ediyor, hem de hepsini saklıyorum. Dikkat edilirse, bu naifliğin temelinde “bu adam demokrat, özgürlükçü ve eleştirel; öyleyse [bizim gibi] solcu; öyleyse o da AKP düşmanı, devirmeci ve ayaklanmacı olmalı” varsayımı yatıyor.

Dahası, geriye bakınca gitgide daha ağır basan şöyle makro-sorunlar da var: Gezi, sonuçta kimin hesabına yazıldı? Başlangıçtaki haklı protestoyu, üçüncü veya dördüncü gününden itibaren kimler kaçırdı, hijack etti? Üç ayrı dönüm noktasında, nasıl bir maksimalist boyölçüşmecilik eylemin bitirilmesini önleyip ezelî ve ebedî bir “sath-ı vatan”a taşımaya kalktı? Demokrat, çevreci kesimler istedikleri kadar “hayır, asla onlarla beraber değildik” desinler; sonuçta, Gezi’nin hâkim ve yaygın görüntüsü Atatürkçüler, CHP, İşçi Partisi ve diğer “anti-emperyalist” sol fraksiyonlar haline geldi mi, gelmedi mi? Avrupa ve Amerika’da, “yaz aylarının büyük gösterileri” dendiğinde ve meselâ New York Times bir resim basacak olduğunda, kâh Türk bayrağı sallayan ve Mustafa Kemal posterleri taşıyan kalabalıklar, kâh AKM’ye ve heykele asılmış sol örgüt pankartları dışında, ortada ve hatırda ne kalıyor?

http://serbestiyet.com/meger-2-gezi-utopya-ayaklanma/

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar