Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Meaningful World soykırım panelinde(2) söylediklerim: İnkâr inadı nereden kaynaklanıyor?

  • 29.04.2014 00:00

 [26 Nisan 2014] Kendime notlar: Her şey gene üst üste bindi. Başbakanın taziye mesajı ve boyutları yıldan yıla gelişen 24 Nisan anmaları; derken, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, yargıdaki güçlü varlığı aşikâr olan paralel yapıya yok demek suretiyle Cemaat’e kol kanat geren konuşması; derken, 1 Mayıs’ı kutlamayı değil sadece çatışma çıkarmayı amaçlayan illâ Taksim inatları (ve buna karşı AKP’nin de artık kendi sokak gücünü kurup ortaya sürmesi tehlikesi). Bu arada iki kere televizyona çıktım (24 Nisan akşamı CNN-Türk, Şirin Payzın ve 25 Nisan gecesi Cine-5, Mustafa Şen ile Yıldıray Oğur), bir de Sabah gazetesine uzun bir mülâkat verdim (gene 1 Mayıs 1977 hakkında; galiba 28 Nisan Pazartesi yayınlayacaklar). Bir yerde, hepsinin tam metinlerini Paralel Evren’e koymak istiyorum. Fakat hepsinden öte, asıl içimden geçen Gürbüz Özaltınlı’nın başlattığı “aydın karamsarlığı” sorgulamasına girmek. Derin düşünüyor ve en önemli sorunlardan birine parmak basıyor. Ne ki, önce elimdeki işi, şu New York panelini (2), (3) ve (4) diye, üç yazıda anlatmayı bitirmek zorundayım.

Bu alt-dizinin en başında, 1915’te ne oldu sorusunu, zaman olsaydı nasıl cevaplayacağımı anlatmaya çalışmıştım (bkz 23 Nisan, ‘Meaningful World’ soykırım panelinde (1) söyleyebildiklerim). İkinci ana başlığım ise 1915’ten 2014’e 99 yıl geçmiş ve olayın 2015’teki yüzüncü yılı da kapıya dayanmışken, Cumhuriyet Türkiye’sinin neden Osmanlı Ermenilerinin başına neler geldiğini kabul etmekte bu kadar zorlandığı, bir türlü kabul edemediği şeklindeydi. Ancak hemen altını çizmeliyim ki bu, başbakanın 24 Nisan taziye mesajından bir hafta önceydi. Ermeni soykırımının, soykırım inkârcılığının ve soykırım inkârcılığına karşı mücadelenin tarihi açısından, nasıl şimdiye kadar 2000 (Chicago’daki ilk ortak Türk ve Ermeni tarihçileri toplantısı), 2005 (İstanbul konferansı) ve 2007 (Hrant’ın öldürülmesi ve cenazesi) yakın tarihin önemli nirengi noktaları idiyse, bundan böyle söz konusu zaman şeridine hakikaten bir milât demek olan 2014 taziyesini de ekleyip, TÖ (taziye öncesi) ve TS (taziye sonrası) gibi deyimlerle konuşmak gerekeceğini sanıyorum.

Fakat her neyse; TÖ 1. haftada ben, yüzleşememe nedenlerini kendimce aşağıdaki, belki sonuncusu hariç ilk altısı hâlâ ve daha epey bir süre karşımıza çıkacak olan altı yedi noktada toplamıştım; hafızamdan, notlarımdan ve herhalde biraz genişletip zenginleştirerek aktarıyorum. (1) Ataya çekme, cedlere tapma. Milliyetçi ideoloji çizgisel devamlılıklar üzerine kuruludur. Milliyetçilere göre millet, moderniteyle kurulan ve kurgulanan, yeni ve inşa edilmiş/edilen bir kategori değil doğal bir kategoridir ve tarihin derinliklerinde ezelden beri vardır (ebediyete kadar da varolacaktır). Liberalizmin kilit sözcüğü “özgürlük,” sosyalizmin kilit sözcüğü “eşitlik” ise, milliyetçiliğin kilit sözcüğü de “birlik”tir. Bu çerçevede, sırf bugün yaşayan herkes güya ortak görüş ve çıkarlar etrafında birlik olmaya değil, aynı zamanda geçmiş ile de, yani milletin geçmişteki bütün cedleri, ataları ve öncülleriyle de birlik olmaya ve birliğini korumaya çağrılır, zorlanır, bu yönde güçlü bir ideolojik ve duygusal bir şantaja maruz bırakılır. Birlik dediğimiz şey, çeşitli anlarda mevcut iktidar ve otorite ilişkilerine göre tecelli eder. Bazılarının milleti temsil ettiği, millet adına konuştuğu ve hareket ettiği her nasılsa kabul edilir. Hiçbir milliyetçi ideoloji, ne yapmış olurlarsa olsunlar, kendi kurucularını babalıktan reddetmek istemez; tersine, milleti o cedlere ilelebet sadık, büyümemiş evlâtlar halinde tutmaya çalışır. Bu, bugün veya geçmişte “millet adına” işlenmiş en korkunç cinayetlerin dahi olduğu gibi benimsenmesine uzanır. Üstelik bu dayatmaya retrospektif olarak katılmak, şimdiki zamanda katılmaktan daha kolaydır. Mevcut siyaset sahnesinin heterojenliği apaçık ortadadır; diyelim ki sağ ve sol liberalleri, radikalleri, sosyalist ve/ya sosyal demokratları, Atatürkçüleri, muhafazakârları ve faşistleri vardır — ve çoğu kimse, onlar da Türktür diye MHP ve Ülkü Ocaklarıyla, ya da özellikle 1960’lar ve 70’lerde yaptıklarıyla özdeşleşmek istemez. Oysa 1915’e gelince nedense iş değişir; 20. yüzyıl başlarının proto-faşistleriyle; (en son Akın Özçer’in yazdığı üzere) bugün asla oy vermeyeceğimiz İttihatçı diktatör ve katilleriyle dayanışmak, her nedense Türklüğün icapları arasına girer. Dahası, gene o 1970’lerin, Milliyetçi Cephe yıllarının bazen günde 15-20’yi bulan suikastleri ortadayken, insanlar kendilerini Türklerin müşfik ve merhametli olduğuna, dolayısıyla atalarımızın katliam yapmış olamayacağına; keza, bugünkü Türkiye toplumunda kadınlara karşı baba-koca-sevgili-ağabey şiddetinin boyuları herkesin gözü önündeyken, gene atalarımız söz konusu olduğunda “Türkün kadına el kaldırmayacağına” her nasılsa inandırılır, inanıverir.

(2) İttihatçılar ve Kemalistler. Jön Türk Devrimi 1908’de meydana geldi. Osmanlı Ermenileri 1915’te yerlerinden yurtlarından koparılıp atıldı, mülksüzleştirildi, sürüldü ve katledildi. Henüz Osmanlı devleti mevcuttu ve İttihatçılar iktidardaydı. İstiklâl Harbi ise 1919-22’de gerçekleşti ve Cumhuriyet 1923’te ilân edildi. Ne ki, bu iki aşama arasında büyük bir ideolojik devamlılık ve kadro, personel devamlılığı söz konusuydu. Bildiğimiz kadarıyla, Mustafa Kemal’in kendisi 1915 faciasına herhangi bir şekilde bulaşmamıştı (ve zaten, sık sık tekrarladığım gibi, başka faktörlerin yanı sıra muhtemelen bu nedenle de, Millî Mücadele’nin lideri olarak seçildi ve gerektiğinde Batı kamuoyu tarafından da kabul edilebilir, temiz bir savaş kahramanı olarak Anadolu’ya yollandı). Ama bir adam bütün bir ülkeyi ve toplumu tek başına yönetebilir mi? Mustafa Kemal’in yaverleri, emir subayları, vali ve kaymakamları, paşaları, yüzbaşı ve binbaşıları kimlerdi diye soracak olsak, çok yakın geçmişte hepsi İTC’ye mensuptu. Yeni ulus-devleti bunlarla birlikte, bunlara dayanarak kurmak ve idare etmek zorundaydı. 1925-27’de eski İttihatçı şeflerinden kalanlar politik bakımdan tasfiye edilirken, hemen bütün ordu ve devlet apparatı Mustafa Kemal’in Atatürklüğe yürüyüşüne sadık kaldı. Ama acaba ideolojik düzlemde, kafalarının içi ne ölçüde yenilendi, yenilenebildi? Çok da yenilenmesi istendi mi? Kemalist milliyetçiliğin, İttihatçı milliyetçiliğinin en hayalci, en saldırgan, en yayılmacı bazı yönlerini budayıp törpülediği ve pratik siyasette Turancılıktan Anadoluculuğa çekip sınırladığı doğrudur. Ama aynı zamanda, farklı aşamalarda da olsa ikisinin de sonuçta Türk milliyetçiliği olduğu; özellikle tarihsel imgelemlerinin, efsanelerinin, bir yanda şeytanlarının ve diğer yanda kahramanlar-tanrılarpantheon’larının ilkinden ikincisine aktarıldığı da doğrudur. Nitekim bu yüzdendir ki “azınlık”lara duyulan nefret Cumhuriyet dönemi boyunca sürdü ve biraz kırılıyorsa ancak şimdi şimdi kırılıyor. 1915 vahşetinin kâh doğrudan haklı bulunması, kâh mazur gösterilmesi, kâh örtbas edilmesi ve unutturulması da bu genel ortam ve çerçevenin bir parçasıydı.

(3) Kan diyarları, ya da kanlı topraklar. Bu başlığı Timothy Snyder’ın çok sevdiğim Bloodlands kitabından ödünç alıyor ve adapte ediyorum. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarındaki hemen her “gecikmiş” milliyetçiliğin ulus-devlet tasavvurunda, her türlü “yabancı” veya “güvenilmez” unsurdan arındırılmış, yekpare ve sırf “bizim olacak bir toprak, özlemi vardır. Bir önceki yazımda, 1877-78’den başlayıp 1912-13’ten geçerek 1914-15’e varıncaya değin, “bıçak kemiğe dayandığında Anadolu’ya çekilip orada direnme” fikrinin nasıl geliştiğini özetlemiş ve ardından “oysa,” demiştim, “Anadolu da bir bakıma böyle güvenli bir liman olmaya çok elverişli değildi” çünkü kuzey ve batıdaki Rumların yanı sıra özellikle doğuda hatırı sayılır bir Ermeni nüfusu da barındırıyordu. Gerekli (!) etnik temizliğin bu bölümünü, evet, doğrudan İttihatçılar gerçekleştirdi. Ama Kemalist Cumhuriyet de üzerine oturdu. Görece homojenleştirilmiş bir Anadolu’yu, İttihatçılığın “sosyal mühendisliği” ve “Türkleştirme” projesinden (bkz Fuat Dündar) devraldı. (a) Kurucu babalar ve (b) kadrolar gibi (c) bu teritoryalite mirasının da reddi mümkün olmadı, olamazdı.

(4) Türk ulusal burjuvazisine hızlı start vermek. Marx Kapital’in ilk cildinde “kapitalist sermaye birikimi” ile “sermayenin ilk birikimi” (primitive accumulation) arasında bir ayırım yapmıştı. Endüstriyel üretim sürecinin her ânında artı-değer kâra dönüşüyor ve bu, mevcut sermayeye ekleniyor, “kapitalist birikim”i devam ettiriyordu. Öte yandan, bir de 18. yüzyıl sonlarından itibaren masif olarak sanayiye akan, sanayi sermayesine dönüşen servetlerin nereden geldiği sorunu vardı. Amerika’nın keşfiyle, altın ve gümüş madenlerinin yağmalanmasıyla, korsanlıkla, köle ticaretiyle, yeni ürünlerin Atlantik üzerinden batıdan doğuya ve doğudan batıya akışıyla sermaye, “bütün gözeneklerinden kan ve irin sızarak” çıkageliyordu. Geç dönem Osmanlı İmparatorluğu’ndan İkinci Meşrutiyet ve Cumhuriyete geçiş süreçlerinde, yeni bir Türk “millî burjuvazi”sinin palazlanmasında ise, gayrimüslim “komprador” burjuvazilerinin mülksüzleştirilmesi önemli rol oynadı. İttihatçıların başlattığı bu müsadere ve transfer süreci, Lozan Mübadelesi’nden 1930’ların “Trakya olayları”ndan geçerek, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Varlık Vergisi uygulamasına, Aşkale toplama kampına, sonrasında 6-7 Eylül 1955 pogrom’una ve “İstanbul’un son [1964] sürgünleri”ne kadar devam etti. 1915 Ermeni tehciri ve katliamları elbette öncelikle bu amaçla yapılmadı; o kadarı çok dar ve kaba, aşırı-indirgemeci bir ekonomik determinizm olur. Asıl neden milliyetçi ideo-politik belirlenimlerdi. Lâkin bir sonucu bu oldu. Öyle veya böyle, 1915-16 ve sonrasında muazzam servetler el değiştirdi (bu konuda bkz özellikle Serbestiyet yazarlarından Ümit Kurt’un gerek kendi başına, gerek Taner Akçam’la birlikte yayınladığı çalışmaları). Başka bir deyişle, yeni Türkiye’nin “ilk birikim”i de bütün gözeneklerinden kan ve irin” (lâkin daha çok Ermeni ve Rum kanı) sızarak geldi. Bu da yukarıda saydığım a-b-c unsurlarının yanı sıra hem (d) yeni Cumhuriyet ve Türk burjuvazisi açısından reddi imkânsız bir dördüncü ve son derece maddî, elle tutulur bir miras, hem de nemalanan kesimlerin boyutları ve toplumsal konumu itibariyle Osmanlı Ermeniliğinin imhası tarihsel gerçeği ile yüzleşmeyi zorlaştıran çok önemli bir diğer faktör oldu.

(6) Anti-emperyalizm ve sınıf mücadelesi. Milletler ve milliyetler arası düşmanlıkların herhalde önemli bir bölümü, yarı-gerçek yarı-hayalî (real or perceived) “sınıfsal nefret”lerle başlar; bunların abartılıp genelleştirilmesi, belirli bir etnik-dinî grubun tamamına izafe edilerek özselleştirilmesi (essentialize edilmesi) yoluyla “millî-ırkî nefret”lere dönüştürülür. Bunun en açık ve aşırı örneğini Yahudi düşmanlığının Ortaçağdan 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarına kadarki gelişiminde görebiliriz. Yönetim, ordu ve siyaset alanlarından dışlanan Yahudilerin (kültür ve sanatın yanı sıra) ticaret ve bankacılık sektörlerine yönelmesi ve (Hıristiyanlığın faiz yasağının pratikte geçerli olduğu yüzyıllardan yararlanarak) belirli bir boşluğu doldurması, evet, Marlowe’unMalta Yahudisi’ndeki Barabas veya Shakespeare’in Venedik Taciri’ndeki Shylock gibi bazı zengin tefeci tipleri yaratır; bundan beslenen hasetler ise en yoksul köylü, esnaf ve zanaatkâr kesimleri dahil bütün Yahudilerin “asalak kan emiciler” gibi algılandığı bir anti-semitizmi yaygınlaştırıp Hitler’in “nasyonal sosyalizm”i ve “nihaî çözüm”üyle noktalanır. Balkan milliyetçiliklerinin ve zıddında Türk milliyetçiliğinin gelişiminde de benzer öğelere rastlıyoruz. Bulgar ve Yunan milliyetçileri açısından bütün Müslümanlar, Osmanlı despotizminin simgesi büyük toprak ağalarına; Türk milliyetçileri açısından da bütün Rum ve Ermeniler, Büyük Devletlerle işbirliği yapan tufeylî zenginlere asimile edildi. Bu, sınıf nefretinin millî nefrete dönüşmesi aşamasıdır. Gerek Balkanların (tamamen değilse bile kısmen) Müslüman Türklerden, gerekse Anadolu’nun gayrimüslimlerden temizlenmesi, bu milliyetçilik temeline dayandırıldı. Zihnen bir sonraki momentte ise, gene gerek Balkanlarda, gerekse Türkiye’de, saf milliyetçiliğin yardımına Marksizm koşup, kendinden önce gerçekleştirilmiş olan etnik temizlikleri gerisin geri sınıfsal bir vokabülere tercüme etti ve “kendi” milliyetçiliğine devrimci bir teorik temel yarattı. Böylece Balkanlardaki etnik temizlikler faraza resmî Bulgar ya da Yunan Marksist-Marksizan tarihçiliğinde “eski feodal sömürücü sınıflar”ın; Türk Marksistlerince de “emperyalizme en yakın işbirlikçi burjuvazi kesimleri”nin tasfiyesi olarak rasyonalize edildi. Yerine göre milliyetçilik, yerine göre Marksizm, yerine göre Kemalizm ile Marksizmin eklektik bir karışımı, bütün ulus-devlet inşası süreçlerinin “ötekiler”e ödettirilen bedellerinin üzerine ideolojik bir şal örtmeye (ve bu arada, enternasyonalist olması gereken sosyalistleri de aldatıp milliyetçilikle zehirlemeye) yaradı.

(6) Bir Lekesiz İlkah öyküsü olarak Türk İnkılâp Tarihi. Katolikliğin sonradan eklenen yapıtaşlarından biri, (İsa’nın değil; Hazreti İsa’ya bakire olarak hamile kalan ve doğuran) Meryem’in kendisinin Lekesiz İlkahı (Immaculate Conception) inancıdır. Bunun bir benzerini Türk İnkılâp (Devrim) Tarihi öğretisi, müfredatı ve derslerinde bulabiliriz. Yeri gelmişken belirtelim ki 1920’ler ve 30’larda henüz sistematik bir inkâr teorisi mevcut değildi. Olamazdı da, çünkü olay henüz son derece tazeydi ve unutulması/unutturulması ya da yalandır, iftiradır, böyle bir şey hiç cereyan etmedi denmesi mümkün değildi. Nitekim o zamanlar bu konu etrafında yazılıp çizilenler “iyi oldu, zorunlu vatan savunmasıydı” ve/ya “kendileri etti, kendileri buldu” ve/ya “kötü oldu, niye oldu ki, bize leke sürdü” ve/ya “çok çok kötü oldu” gibi (bazıları bugüne dek gelen) varyantlara ayrılıyordu. Başka bir deyişle, taraftarları ve karşıtları vardı, ama toptan inkârcıları (henüz) yoktu. Öte yandan bu ideolojik boşluğu, özellikle 1927 ve Büyük Nutuk’tan itibaren, resmî Türk İnkılâp Tarihi’nin inşası doldurmaya başladı. Yukarıda anlatmaya çalıştığım üzere, “dörtte üç oranında saf milliyetçi, dörtte bir oranında Marksistimsi anti-kolonyalizm” diye vülgarize edilebilecek bir karışım, öncesi ve sonrasıyla Millî Mücadele’nin sadece Büyük Devlet emperyalizmine karşı verildiğini, yerli Rum, Ermeni ve diğer gayrimüslimleri ilzam eden herhangi bir boyutu olmadığını kafalara yerleştirmek için kullanıldı. Millî eğitim, ordu, medya ve bütün devlet kurumları tarafından onyıllar boyu işlenen bu “büyük anlatı” (grand narrative), her ne kadar başkalarının devrimlerinde bir takım kötü ve kirli işler dönmüş olabilirse de, “bizim devrimimiz”de herhangi bir “karanlık taraf”a (dark side) rastlanmadığına; tersine, yüzde yüz ak — doğru, haklı ve erdemli — olduğuna nesilleri ikna etmeyi başardı. 1960’lar ve 70’lerde baş gösteren sistematik inkârcılık ise bu temelin üzerine oturdu ve onu daha da pekiştirdi. O yüzdendir ki 1915’in tarihî gerçekleri az buçuk duyulmaya ve âdetâ hafızası silinmiş bu toplumun yeniden kapısını çalmaya başladığında, ana mecra bakımından “aa, bu da neymiş, şimdi bu [yalanlar] nereden çıktı” türü bir şaşkınlığa yol açtı.

Bununla ne kastettiğimi somut bir örnek ve anekdotla açmak isterim. Geçen haftaki ilk yazımda (23 Nisan), New York’taki 17 Nisan toplantısının başında Michael Hagopian’ın Fırat’ın sularının akan kanlarla kızıllaşmasına atıfta bulunan The River Ran Red filminin gösterildiğine; yer yer bazı yanlışlarla birlikte büyük bir gerçeklik duygusu içerdiğine ve tüyler ürpertici tanıklıklara yer verdiğine değinmiştim. Orada bir Suriye Arap aşiretinin Muhammed Derviş adındaki yaşlı şeyhi, bütün bir dönemden “Ermeni katliamı yılları” diye söz ediyordu. Bu noktaya bir mim koyalım demiştim. Çünkü tıpatıp aynı bilgi veya algı, Anadolu insanının sosyal belleğine de kazınmıştır; derinlerde, sathın altında mevcuttur. Nitekim Nâzım’ın da “Ermeniler kesilirken” göbeğine kadar kana batan Çolak İsmail tipi, halkın bir dönemi “Ermeniler kesilirken” diye hatırladığı ve tarif ettiğini gösterir. Taraf daha yeni çıkarken yazdığım üç yazıda bu gerçeğin, bu toplumsal olgunun altını çizmiştim (Bir tanık olarak Nâzım Hikmet, 5 Ocak 2008; Nâzım, İttihatçılar, Ermeniler, 10 Ocak; Nâzım, Ermeni kıyımı, bir Kolej hikâyesi, 12 Ocak). Ayrıca, o yazıların üçüncüsünde, Robert Kolej’den eski sınıf arkadaşlarımla aramda geçen bir konuşmayı da nakletmiştim. 2004’teki kırkıncı lise mezuniyet yıldönümümüzde bana “Halil, bu olay gerçekten oldu mu?” diye sormuşlar; benim açıklamalarımı dinledikten sonra ise kafa sallayıp “evet, dedem beyaz kasap önlüğünü giyip bütün bir gün boyunca önüne elleri arkadan bağlı olarak getirilen Ermenilerin başını nasıl önündeki yalağa yatırıp boğazlarını kestiğini anlatırdı” ya da “evet, bizim köyden de Ermenilerin bir gün kolları arkadan bağlanıp, arabalara doldurulup nehir kıyısına götürüldüğü ve sonra arabaların boş döndüğü anlatılırdı” demişlerdi.

2008 başlarında vurguladım ve daha sonra bazı konferanslarda da tekrarladım ki, işte bu, benim için, devlet eliyle inşa edilen resmî “ulusal bellek” buzullarının, gerçek, kişisel ve ailevî toplumsal belleğin nasıl üzerinden geçtiğini; nasıl olanca ağırlığıyla bastırıp düzlediğini ve aşağılara ittiğini; nasıl yaşanmışı yaşanmamış hale getirip insanları dedelerinden duyup bildiklerine karşın böyle bir şeyin “olmadığı”na ikna ettiğini; nasıl Orwell-vârî bir “ikili düşün” (doublethink) dünyası yarattığını… bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar