Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Zeki, çevik, ahlâksız (Suarez ve Zuniga)

  • 7.07.2014 00:00

 [5 Temmuz 2014] Spor tuhaf bir şey. Hemen her türlüsünü — buz hokeyi, sutopu, kürek ve masa tenisinden geçtim; Amerikan futbolu, beyzbol, kriket, snooker, her iki tür rugby ve sepaktakraw gibi, bize görece uzak olanları dahil — seyretmeyi ne kadar sevsem, üstelik az buçuk anlasam da, bu garipliği aklımdan çıkaramıyorum. “İşini iyi yapma”nın estetiğini olabilecek en uç noktaya götürüyor. Başka her şeyden soyutluyor. Hayli düz ve çizgisel bir evren yaratıyor. Belki hayatın her alanında, şu veya bu meslekte, sanatta, tek tek bilimsel disiplinlerde de bu yalıtma ve indirgemecilik var. Ama onlardan farklı olarak spor bu ayrıştırma ve tek boyutlulaştırmayı bir de olabilecek en aşırı kitlesel temaşaya açıyor. Sonuçta, hayatın zenginlik ve karmaşıklığı karşılanması imkânsız bir smaç servise, finiş düzlüğündeki dirence, ciriti tutan el ve kolun bir sapan gibi bükülüp açılmasına, son saniye üçlüğüne, 1500 serbestin her 100 metresini 58’de dönmeye, ya da bir topun peşinde koşan 22 kişiye irca ediliyor. “Futbolcu” diye sınıflayıp etiketlediğimiz insanları, yaşamlarının bütün diğer anları ve uğraşılarıyla değil, sadece doksan dakika boyunca o topa ve birbirlerine neler yaptıklarıyla görüyoruz. İyiler ve kötüler de bu çerçevede belirleniyor. Dolayısıyla ahlâkî yargılar da alabildiğine basitleşiyor. Takım ve özellikle fiziksel temas sporlarında, iyilik ve kötülük, başarılı ve başarısızın ötesinde, etik bir anlam kazanıyor. Özellikle bazı kötü adam tipleri, kötülükleri iyice yoğunlaşmış olarak karşımıza çıkıyor. Bu, bizim tepki ve yargılarımızın da, bir instagramı like’layıp like’lamamak gibi, hem sıradanlaşması hem keskinleşmesine yol açıyor. Buraya gelince, kendimizi hiç bastırmıyoruz artık. Evrenin bütün grilerine ilişkin daha ölçülü değerlendirmelerin yerini, net ak ve karalara odaklanan coşku ve nefretler, çılgınca tezahürat ve yuhalamalar alıyor.

Ben de bunun bir parçasıyım ister istemez; her ne kadar böyle sâkin, filozofça anlarımda spor ve seyircilik paradigmasını görelileştirebilsem ve kültürel bir eleştiriye tâbi tutabilsem de, diğer yandan kendimi tutamayıp belirli mutlaklar aramaya, belki diğer alanlarda vazgeçtiğim mutlaklık özlemini spora ve tabii şu sıralarda futbola taşımaya devam ediyorum. Bu, kendimi seyirciliğin özel dili ve sıfatlarına kaptırma lüksünü de içeriyor. Luis Suarez, örneğin. Hem hırt, hem karaktersiz. Yok şöyle sert bir ortamdan yetişmiş; yok böyle amansız bir sokak çocukluğu yaşamış. Ne yapalım; ona özel kurallar, daha doğrusu kuralsızlıklar mı koyalım? Beton cangıllardan, gettolardan, gecekondulardan, bidonvillelerden, favelalardan çıkan tonla başkası da var, ama kendilerini adam ediyorlar bir yerde. 2006 finalinde Zidane döndü, herhalde kendisine sürekli ana avrat küfretmekte olan Materazzi’nin göğsüne bir kafa attı. Sonra kimseye tek lâf söylemeden ve söyletmeden saha kenarına yürümekle kalmadı; futbolu da bıraktı. Şiddetini onaylamasam da, hiç sızlanmayan ve yavşamayan bir mertliği, vakur bir şövalye duruşu vardı. Suarez ise gitti, kimsenin görmeyeceğini sandığı bir anda Chiellini’ye arkadan yanaştı ve omuzundan ısırdı. Sonra da “çarpışma” ve “dirseklenme” havası vermek için ağzını tutarak kendini yere attı ve tepinmeye koyuldu. Bir de uzun süre ısrar etti, hayır, sadece çarpıştık, asla ısırmadım diye. Bütün Uruguay takımı ve basını, hattâ siyasîleri, monoblok bir milliyetçilik anıtı kesilip kol kanat gerdi bu çamura. 30 yıl öncesinin diğer büyük yetenekli sahtekârı Diego Maradona da devreye girdi ve Latin Amerika’nın asil çocuğu Suarez’i canla başla savunmaya koyuldu. Derken 30 Haziran’da tuhaf, dolambaçlı bir itiraf geldi. Belki hatırlarsınız, Maradona da 1986’nın Arjantin-İngiltere çeyrek finalinde ilk golü kafayla değil elle attığını uzun süre inkâr etmiş; yığınla fotoğraf gerçeği gözler önüne serince “Aslında bu Tanrının eliydi” (It was the hand of God) şirinliğiyle işin içinden sıyrılmaya kalkmıştı. Suarez doğrudan “Tanrının dişleriydi” diyemediyse de, tevilli ikrar sanatı bakımından epey yaklaştı Maradona’ya: The truth is that my colleague Giorgio Chiellini suffered the physical result of a bite in the collision he suffered with me. O kadar kaçamak ki, doğru dürüst tercüme bile edemiyorum: “Gerçek şu ki meslektaşım Girogio Chiellini, benimle çarpışmasının fiziksel sonucu olarak bir ısırığa maruz kalmıştır.” Isırdım değil, ısırığa maruz kaldı. Hani bir fıkra vardır; Temel mahkemede anlatıyormuş: “Silâhımı çektim, namluya kurşunu sürdüm; hasmıma doğrulttum; derken elimdeki tabanca sarsıldı ve dan dan iki el ateş sesi duyuldu.” Yani güya öznesiz bir fiil. Fakat daha geniş bir açıdan bakarsak, bence Yusuf Halaçoğlu’ların, Metin Hülagu’ların, TTK’nın gelmiş geçmiş Ermeni Masalarının ve 1915’in İttihatçı proto-faşistlerinin bütün diğer savunucularının bu dâhiyâne ifade tekniğini incelemelerinde büyük yarar var.

Ve şimdi bir de Juan Zuniga. Brezilya-Kolombiya maçının 88. dakikasında, kendisinin yarısı kadar, yanında çocuğu gibi duran Neymar’a arkadan bütün gücüyle yüklendi, üzerinde kule gibi yükseldi, elini ensesine koydu, aynı zamanda dizini (hiç gerekmediği halde) çok yukarı çekip ileri çıkardı ve bu sivri köşeyi olanca momentumuyla rakibinin sırtına geçirdi, tüm ağırlığını da üzerine bıraktı. Hakemin de gözüne gözlük (böyle derdik eskiden). Evet, genellikle sert geçen bir maçtı, hattâ Brezilya daha faullü oynuyor (31-23) ve bu yolla Kolombiya ataklarının akıcılık kazanmasını daha ilk anda önlemeyi amaçlıyor, çoğu zaman da başarıyordu. Zaten Scolari’nin bunu yapacağını, takımını icabında bu kadar negatif oynatacağını daha dünya şampiyonası başlamadan tahmin edenler vardı. Ama Zuniga’nın şarjı bunun çok ötesindeydi; kişisel hırpalama, ezme, zarar verme kastı son derece açıktı. Ardından, Neymar’ın ağır sakatlandığı, bir omurunun kırıldığı ve turnuva dışı kaldığı (hattâ belki futbol hayatının tehlikeye girebileceği) ortaya çıkınca, o da tipik bir beyanda bulundu (mealen): Sırtımda ülkemin formasını taşıyor ve o formanın hakkını vermeye çalışmaktan başka bir şey yapmıyordum. Ne demiş Samuel Johnson (Boswell’e göre, 7 Nisan 1775 akşamı): Patriotism is the last refuge of a scoundrel. Yurtseverlik bütün alçakların son sığınağıdır.

Peki, hak yerini buldu mu? Eh, belki, biraz. Suarez gerçekten ağır bir ceza aldı. Oh olsun. Gene de, (üçüncü defa başvurduğu) pişmanlık yeminlerine, “bu son, bir daha yapmayacağım”larına inanıp bu adamı alırlarsa, ben de Barcelona’yı gönlümden sileceğim, Real Madrid’e karşı bile desteklemeyeceğim artık. FIFA’nın Zuniga’ya ceza verip vermeyeceği ise henüz belirsiz. Gene de diyebiliriz ki Brezilya hem kazandı, hem önemli bir bedel ödedi — yarı-finalde Thiago Silva ile Neymar olmadan oynayacak. Fakat galiba hayatımda ilk defa, Brezilya’ya karşı Almanya’yı tutacağım.

Züğürt tesellisi, kuşkusuz. Ama gerçek hayat çok daha adaletsiz. “Bütün yanlış hesaplar Bağdat’tan döner; sömürü sona erer; zorbalar, zalimler er geç cezalarını bulur.” Bu, devrimciliğimize moral vermek, “tarihin çarkı”ndan güç almak için uydurduğumuz bir nakarat. Aslında, pek yok böyle bir şey. İsrail örneği ortada. Değinmeden geçemediğim Suarez ve Zuniga’lardan bıraktığım yere, Ömer, Muhammed ve Naftali’lere dönüyorum.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.