Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Bir mektup vesilesiyle, Türkiyeli Yahudilerin endişeleri

  • 17.07.2014 00:00

 [16 Temmuz 2014] Ateşkes girişimlerinin sonuçsuz kalmasıyla birlikte, üzerimize yeni Gazze felâketi artık iyiden iyiye çöktü. Dün Yıldız Ramazanoğlu “gezegeni sakatlıyan” bir şiddetten söz etmiş (15 Temmuz, Serbestiyet). Nasıl aşılacağı ayrı bir sorun (o konuda farklarımız olur mu, bilmiyorum); ama bir durum tesbiti olarak, evet, aynen böyle. Filistin sorunu yeryüzünün en büyük kanayan yarası olmaya devam ediyor. Her şeyi ve herkesi etkiliyor, zehirliyor, korkulara boğuyor, öfke ve infial yaratıyor; öyle veya böyle, sonuçta mevzilendiriyor ve illâ zıt, düşman kutuplara yerleştiriyor. Bu tür bitmek bilmez kan dâvâlarında, her biri sadece kendi mağduriyetini hatırlayan iki taraflı intikamcılıklarda, ara zemini korumak neredeyse imkânsız hale geliyor.

Geçtiğimiz günlerde iki yazı yazmıştım, cehenneme giden yolların nelerle döşeli olduğuna dair (3 Temmuz: Üç İsrailli genç, sonra bir Filistinli genç; 9 Temmuz: İktidar İsrail’leşse, PKK Hamas’laşsa çok mu sevineceksiniz). İkincisinden sonra bir arkadaşımdan uzunca bir mektup aldım. Aşikâr ki İstanbul Yahudilerinden; ayrıca, en sonunda göreceğiniz gibi, uzun süredir ve belki hâlâ, kendini AKP düşmanlığıyla tanımlamıyor; tersine, gayrimüslim vatandaşlarımız arasında daha yoğun olan AKP ve Erdoğan nefretine kendini kaptırmamak için direnmiş, direnmeye devam ediyor. Ama galiba sabrının sonuna gelmekte. Kendisinin izniyle, ama tabii adını vermeksizin, olduğu gibi yayınlıyorum. Katılmadığım yerleri var, kuvvetle katıldığım yerleri de var. Bunları tartışmayı deneyeceğim; gönderme yapmak kolay olsun diye, bazı fikirlere orijinalinde olmayan numaralar koymakla yetiniyorum.

“İsrail Filistin olayı hakkındaki yazınızı okuyunca sizin fikrinizi almak istedim.”  

 

 

[1] Hamas sürekli İsrail sivil halkına füze yağdırıyor, insanlar sıklıkla alarm sesleriyle sığnaklara kaçıyor, evlerinin dibinde  füzeler patlıyor, çocuklar sürekli psikolojik destek almak   zorunda… ve [2] İsrail karşılık veriyor. [3] İsrail, uzun yıllardır Filistin’in sivilleri ve hattâ çocukları kasıtlı olarak öne çıkardığını, hastaneleri-okulları silah deposu olarak kullandığını söylüyor…

“Ne olursa olsun savaş her iki taraf için de büyük zarar, korkunç kayıp… Dediğiniz gibi, ne uğruna insanlar ölüyor, anlamak güç. [4] Ancak şu anda savaş ortamı var ve [5] dünya İsrail’i haklı görüyor.

“Tüm bunların yaşandığı sırada ülkemizde ise son derece yanlı yayın yapılıyor; [6] başbakanımız ve müstakbel cumhurbaşkanımız “tarafsız olmam, Filistin’in yanındayım” diyor. [7] “Katil İsrail” diyerek nefretini kusuyor ve toplumda kin besliyor. [8] “Füze atılıyormuş, hiç İsrailli ölmüş mü?” diyor. Sayın başbakanımızın bu sözlerinden, yüzlerce İsrailli Yahudi ölürse mutlu olacağını anlamıyor muyuz?

[9] İsrail ile Yahudi kavramları bütün olarak algılandığından, beslenen kin bizi daha fazla rahatsız ediyor. Düğünlerimize, cenazelerimize bile büyük güvenlik önlemleriyle gitmeye alıştık. Bu yeni değil… Çoğumuzun, bir sokakta çağırıldığımız adımız ve bir gerçek adımız vardır. Yahudi olmaktan mutlu olup aynı zamanda tehlikelerini öğrenerek büyüdük…  Ama bu gibi günlerde endişemiz artıyor.

“525 yıldır Türk olan bizlerin ‘öteki’ olmamızı kabul etmezken, [10] Yahudi olduğumuz için nefret edilme noktasına gelindiğini görmekten derin üzüntü duyuyorum. Çocuklarımızı nasıl bir geleceğin beklediğine dair endişelerimiz giderek artıyor. Başbakanlık görevini üstlenmiş bir siyasetçinin, tüm vatandaşların can güvenliğinden birinci derecede sorumlu olan kişinin, bağıra bağıra açık açık nefret aşıladığını gördükçe kendimiz ve çocuklarımızın can güvenliğimizden endişe ediyoruz.

“Biz mi  paranoyaklaştık sizce?

“Uzun süre, AKP’ye karşı olan arkadaşlarıma, saygılı olmalarını, ortada bir felaket olmadığını anlatmak için çırpındıktan sonra, [11] bugün ‘acaba yanılıyor muydum’ diye düşünmeye başladım.”

Şimdi, kendi tavrımı kestirmeden şöyle belirtebilirim: Arkadaşımın mektubunda [1, 3] diye numaraladığım tesbitlere, birer tesbit olarak katılıyorum. Evet, Hamas (da) İsrail’e ve İsrail sivil halkına füze yağdırıyor (her ne kadar, İsrail’in “Demir Kubbe” füzesavar sistemi karşısında pek etkili olamasa da). Son bir haftada fırlatılan ve bir kısmı hedefi bulup en azından kasaba ve evlere hasar veren füzelerin sayısı 1100’ü geçmiş. Ayrıca hemen ekleyeyim ki, son tırmanış sırasında, üç İsrailli gencin kaçırılıp öldürülmesi ve sonra bir   Filistinli gencin kaçırılıp öldürülmesi üzerine, roket ve hava savaşlarını ilk Hamas başlattı. Evet, Muhammed el Hudayri ölü bulununca ilk füzeler Hamas’tan İsrail kentlerine yollandı ve bunun üzerine, bu gerekçeyle, İsrail hava misillemesi başlatıldı (dolayısıyla, hava saldırısının üç İsrailli gencin kaçırılıp öldürülmesinin intikamı olduğu, en azından bu sınırlı ampirik ölçüler içinde, pek doğru değil). Kaldı ki, hemen bütün Gazze Şeridinin Hamas tarafından (Tel Aviv’e kadar ulaşabilen 160 km menzilli füzeler dahil) büyük bir silâh deposu haline getirildiği de bir gerçek. Çocukların savaşa âlet edilmesi, hattâ geçmişte canlı bomba olarak bile kullanılmasının da maalesef gerçek olduğu gibi.

Buna rağmen, sevgili arkadaşımın [2, 4, 5] diye numaraladığım fikirlerine gene de katılmıyorum. Filistin ve Gazze faciasında İsrail’in çok büyük, çok derin bir sorumluluğu var. Hem genel olarak, hem şu son birkaç hafta içinde, yaptığı (Hamas’ın şiddetine) “karşılık vermek”ten ibaret değil. Hamas’tan önce de   varolan, çok uzun süredir varolan, sürekli ve kahredici bir tahakküm söz konusu. İsrail her fırsatta bu tahakkümü hatırlatmak ve yerine göre ağırlaştırmak için, yerine göre Hamas’tan da fazla sivil halkı hedef alabilen bir şiddet uyguluyor. Buna, “savaş ortamı var” (öyleyse savunma meşrudur?) diye bakmayı doğru  bulmuyorum. Bütün dünyanın İsrail’i haklı bulduğundan da oldukça şüpheliyim. Daha çok Batı, İsrail’i haklı buluyor — daha doğrusu, İsrail’i (kendine, Batı’ya yakın ve dolayısıyla) “haklı” bulma alışkanlığından kendini ayıramıyor. Öncelikle ABD ve aynı zamanda AB, kör kör parmağım gözüne, İsrail’i ciddî surette barışa zorlama adımını bir türlü atamıyor, bu kararlılığı gösteremiyor. Böylece aslında büyük bir hatâ işliyor; bence (bu terimlerle konuşacaksak) dünyanın azınlığı değil çoğunluğunun adalet ve   hakkaniyet hislerini fena halde rencide ediyorlar. Örneğin Başbakan Erdoğan’ın dünkü (15 Temmuz) AKP Grup Toplantısı’nda sarfettiği şu cümlelere hak vermemek çok zor: Filistin’de, Gazze’de yaşanan katliamın en acı boyutlarından biri de, insanlığın büyük bölümünün bu katliama sessiz  kalıyor olması. Maalesef Filistin’de çocukların havadan yağan bombalarla katledilmesi insanlık için bir anlam ifade etmiyor. (…) Batı başta olmak üzere dünya ülkeleri nezdinde bunun hiçbir anlamı bulunmuyor. Batı sadece endişeliyiz diyor, Gazzeli çocuk ise ölüyor. (…) Hattâ artık insanlık seyretmeyi de bıraktı, sırtını döndü, olanları görmüyor, duymuyor, hissetmiyor.” Kendimce ekleyeyim: Bu yanlı ve pasif kalışın Batı düşmanlığına, radikal İslâma, cihadizme tekrar ivme kazandırmasından endişe ediyorum.

Öte yandan, arkadaşımın [6, 7, 8] numaralı eleştirilerine ben de katılıyorum. Yukarıda belirttiğim gibi, evet, Batı’nın İsrail yanlılığı, ya da en azından bu kadar büyük bir şiddet gösterimi karşısındaki pasifliği ve sessizliği yanlış; ama bir “üçüncü ülke” olarak Türkiye’nin başbakanının, kınamanın ötesinde, (“katil” nitelemesine varana dek) bu kadar aşırı bir dil kullanması, böyle militanca bir tavır içine girmesi de yanlış. Bunu ben de, Batı kamuoyunu ikna etmek ve bir hatâdan vazgeçirmekten çok içeriye, iç tüketime dönük bir söylem olarak algılıyorum. Dahası, kendi içinde başka yanlılıklar barındırdığını da kabul ediyorum, örneğin [8] “Füze atılıyormuş, hiç İsrailli ölmüş mü?” gibi. Tipik Erdoğan; bir eliyle yapıyor, diğer eliyle   bozuyor. Nitekim biraz önce değindiğim Grup konuşmasında da, o güzel pasajın ardından bazı çirkin cümlelere de yer vermiş: “Hamas bomba attı, bomba attı da kaç kişi öldü? Ölen yok, nasıl oluyor bu iş? Nasıl oluyor bu iş?” Doğrusu ben de bunu anlayamadım: O füzeler yok mu yani? Veya oyuncak mı? Başka bazı insanlara dehşet salmıyor mu? Ashdod ve Ashkelon’daki yıkıntılar sahte mi? Uluslararası iddia sahibi bir devlet ve siyaset adamı, soruna çözüm bulmaya bu tek-yanlılıkla gidebilir mi?

Gelelim, arkadaşımın mektubundaki [9, 10, 11] noktalarına. İşte bunlar, en kuvvetle katıldığım düşünce ve endişeler. Evet, genel olarak İslâm dünyasında ve özel olarak Türkiye’de, İsrail karşıtlığıyla el ele ve iç içe yükselen bir Yahudi düşmanlığı, bir anti-Semitizm de söz konusu. Hiçbir zaman eksik değildi;   Osmanlı’dakinin üzerine İttihatçılarınki bindi (bkz Ömer Seyfettin) ve Cumhuriyet’e uzandı; Nazizmden de beslendi; sathın kâh altında, kâh üstünde, bugünlere geldi — ve şimdi tırmanışa geçmekte. Bu vahim tuzak ve çıkmazın önünde, bütün demokratların ve belki en fazla Müslüman demokratların kafa yorması; kendi tabanlarındaki bazı kesimlere seslenme, onları uyarma,  düşündürme ve ilerletme yollarını bulması gerekir. [11]’inci maddeye yansıyan hayal kırıklığını ise, hele 10 Ağustos’tan sonra, yeni AKP ve hükümet  önderliğinin tekrar değerlendirmesi yararlı olur sanıyorum.

Şimdi buradan, daha önce söz verdiğim gibi, İsrail’in ve işgal altındaki topraklarda hayatın iç gerçekliğine döneceğim. Bunu da doğrudan doğruya muhalif İsrailli aydınların tanıklığına dayandırmak istiyorum.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar