Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

İlkçağa sığınmak; güncelliğe uyanmak

  • 4.08.2014 00:00

 [2 Ağustos 2014] Dönüş Yolu. Erich Maria Remarque’ın, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’un (1929) devamı olarak yazdığı Der Weg zurück’ünün (1931) Türkçe çevirisi. 1918’de yenilip terhis edilen bir grup Alman askeri yollara düşer. Hiç olmazsa hayatta kalmışlardır ve dönebilecekleri bir yer de vardır — sanırsınız. Oysa kendileri ve her şey tepeden tırnağa değişmiştir artık. Köyleri o bıraktıkları köy, evleri o ev, aileleri o aile, toplum o toplum değildir. Bir türlü sivile uyum sağlayamazlar; yeni yeni uyumsuzluk ve trajediler gelir başlarına.

Lise yıllarımda okuduğumda üzerimde öyle bir etki yapmış olmalı ki, hiç o kadar dramatik olmasa da, nereden ve hangi nedenle olursa olsun hemen bütün bitiş ve dönüşler bana hep o başlığı hatırlatır; benzer bir felâket beklentisiyle kuşatır; boynu bükük bir yalnızlık ve yoksunluk hissine boğar. Nitekim dün, yani 1 Ağustos Cuma öğleden sonra, feribotla Topçular’dan Eskihisar’a geçer, oradan İstanbul’a şoförümüzün ensesinden kilometre saatini seyreder ve son bir saatlik etabımızın dakikalarını sayarken, aynı duygu ve düşünceler gene üşüştü başıma. Oysa hiç de öyle kötü bir durum yoktu ortada. Bayram tatilini fırsat bilip, ortak yaz okulumuza gelen Harvard öğrencilerini toplam 20 kişilik bir grup halinde bir Ege gezisine çıkarmıştım. Tek büyük sıkıntıyı daha ilk gün trafikte yaşadık. 26 Temmuz Cumartesi sabah 06:30’da hareket ettik — ve Ayvalık’a umduğumuz gibi öğleden sonra 13-14 sularında değil, gecenin 21’inde ulaştık. Gelibolu güzergâhı Tekirdağ’dan sonra her noktada sıkışıktı ama son aşaması adamakıllı acayipti doğrusu. Eceabat feribotunun kuyruğu galiba 13 kilometre önceden başladı ve tam dört saat sürdü. Gerçek hayatta, hiç ama hiç böyle bir şey görmediydim bunca yıldır; derhal aklıma gelen tek istisnası, kurmaca bir “otomobil uygarlığı” hicviydi: Jean-Luc Godard’ın Weekend filmi (1967). Ancak onunla karşılaştırılabilecek sahnelerdi. Her ne kadar sağda solda çadırlar ve piknik masaları açılmadıysa da, önümüzdeki araçlarda sinirler gerildi; sol şeritten gelip araya kaynamak isteyenlere karşı tahmin edilebilecek tepkiler patlak verdi. Kimileri durdurulunca “canım ben feribota gitmiyorum ki, az ileriden Kabatepe’ye döneceğim” mazeretine başvurdu, kimisi de “hasta çocuğum var” dedi. Tabii ikincisi bile bile lâdes; insanlık adına başka türlüsü mümkün mü? Fakat biliyor musunuz,  böyle toplam 20 vaka, eh, kilometreye 200 araç, dolayısıyla 13 kilometrede 2600 araç üzerinden, çok da fazla sayılmayabilir belki. Kuşkusuz buna da iki tür bakmak mümkün. Ben içimden “İsveç veya Almanya’da tek bir üç kâğıtçı bile çıkmazdı” diye geçiriyordum ki, yanımdaki meslektaşım “ne kadar saygılı ve ölçülü bir toplumsunuz; İran’da olsa şimdiye kadar kimbilir kaç kişi bıçaklanmıştı” deyiverdi. Malûm, bardağın yarısı boş mu, yarısı dolu mu meselesi. (Ha, bir de mühendis alternatifi varmış bu konuda, bilmiyordum: “imalât hatâsı”na; “bardağın gereğinin iki katı büyük yapılmış olduğu”na hükmederlermiş.)

Her neyse; 15 saatte de olsa varacağımız yere vardık ve düzeldi her şey. Sonraki günler (müthiş sıcak ve üç beş saatlik otobüs yolculuklarının biteviyeliği dışında) rüya gibi geçti. Bergama akropolis’inde, bir ağacın gölgesinde oturup Berlin’deki Zeus Sunağı’nı, 19. yüzyıl arkeolojisi ve büyük emperyal müzeleri (örneğin British Museum’daki Parthenon kabartmaları ve Keats’in Elgin Marbles şiiri) genel bağlamında konuştuk örneğin. Traianus Tapınağı’nda, imparatorun başsız heykelinin arkasından kendi kafamı uzatıp poz vermek gibi bir çocukluk bile yaptım ve temellerinin taşıyıcı kemerlerinden geçerken Roma mühendisliğine bir kere daha hayret ve hayranlık duydum.

SHSS Aegean Trip (26 July - 1 August

Traianus (98-117) ile onu izleyen Hadrianus’un (117-138) “Beş İyi İmparator” arasında sayılmaya nasıl hak kazandığı; dirayetli yöneticiliğin ne demek olduğu; hele Hadrianus’u,Pax Romana’nın uçsuz bucaksız sınırlarını şahsen gezip görmeye neyin sevkettiği tekrar kafamı kurcaladı. (Tahtını oğluna bırakıp çekilebilen, ölürken de üzerine rahmet yağsın diye türbesinin tepesinin açık yapılmasını vasiyet eden II. Murad hakkında, keza, belki bu adamı tanımak isterdim gibi şeyler geçiyor aklımdan.)  Efes’te, Mermer Yol’da yürürken karşımıza çıkan bir Nike (Zafer Tanrıçası) kabartması, Louvre’daki muazzam kanatlarını rüzgâra karşı çırpan o başsız ve kolsuz Nike Samothraki’yi hatırlattı.

Aegean Trip (26 July - 1 August 2014)

Rıhtım Yolu’nun sonunda ise geri dönüp yamaca baktım (Kaystros veya Küçük Menderes denizi doldurup ovaya dönüştürerek kıyıyı beş altı kilometre öteye ittirmeden, nüfusu dorukta 35-50.000 tahmin edilen bir liman kentiydi ve zenginliğini de buna borçluydu Efes). Kanatlardan yelkenlere geçtim; İS 3. yüzyılda Selefkî limanlarından gelip kente yaklaşan bir Fenike kadırgasının küpeştesinde düşledim kendimi. Yanlara doğru insanı kucaklarcasına açılan 25.000 kişilik amfitiyatroyu ilk o ân, o halde gördüğümü hayal ettim.

SHSS Aegean Trip-2

– İki bin yıl geçti; özgün oturma yerleri sökülüp 1868-1876 arasında yapılan İzmir rıhtımının sualtı kesimine döşendi. Çünkü imtiyaz sahiplerine, 1866’da tamamlanan 133 kilometrelik İzmir-Aydın demiryolunun iki tarafında uzanan arazide bulunan bütün taşları kullanma hakkı da verildi aptal gibi, buralarda başka ne var diye pek durup düşünmeden. Çocukluğumda, babamla sabahları rıhtımdan balık tutmaya çıktığımızda (evet, lidaki ve çipura bile çekerdik daha 1950’lerde) göstermişti ve ben de eğilip bakmıştım o inanılmaz düz kesilmiş, üzeri yosun ve midye tutmuş büyük taş bloklara. Kordon Boyunun doldurulmasıyla artık sualtında değil, yeraltında kaldılar, tümüyle görünmez oldular. Acaba bir zamanlar üzerlerine hangi Efes vatandaşları, soyluları, zenginleri, düşünürleri, filozofları, prokonsülleri oturmuştu?

Sorular, sorular. Brecht’in Bir İşçi Tarih Okuyor’undaki gibi — hep o denli dar sınıfsal olmasa da. Öğrencileri bilmem; Helenistik Çağ ve Roma dönemi, kabaca İÖ 3. yüzyıl ile İS 3.-4. yüzyıllar arası, bu sefer şahsen benim çok daha iyi yer etti kafamda. Faraza Büyük İskender Ön Asya’yı nasıl birleştirmiş ki, birileri bütün Ege ve Doğu Akdeniz çevresini dolaşabilmiş de, o zaman için Dünyanın Yedi Harikası kavramı çıkabilmiş ortaya? Bugün bunlardan sadece Piramitler ayakta. Bir diğeri gene Efes’in Artemis Tapınağı’ydı; yaklaşık 140 x 70 metrelik yapısının oturduğu büyük düzlükte, şimdi (rivayete göre) 127 sütunundan sadece biri ayakta (ki o da orijinali değil; sağda solda bulunan mermer sütun tanburlarının üst üste konmasıyla oluşturulmuş). Gene de bu sit, öğrencilerimin de fark ettiği gibi, bir başka boyutuyla çok olağanüstü. En tepeye aldığım resme bir bakın. Sağ yukarıda, o tek sütunun hizasında, Hazreti İsa’nın ilk on iki havarisinden Aziz Yahya’nın gömüldüğüne inanılan yere Büyük Jüstinyen’in 536’da (yani daha Ayasofya tamamlanmadan) yaptırmaya başladığı Aziz Yahya Bazilikası’nın kalıntıları restorasyon görmekte. Artemision’un hemen üzerinde ikinci Anadolu emirlikleri döneminin başyapıtlarından İsa Bey Camii (Aydınoğulları, 1374-1375), halen ibadete açık. Onun da üzerinde, Ayasuluk tepesinin en üstünde, eski Bizans surlarının üerine tekrar ve tekrar inşa edilen Selçuklu-Osmanlı kalesi. O Ayasuluk (bugünkü Selçuk) başka anılarla da yüklü. Karanlıkta durdular. / Sözü O aldı, dedi: / “— Ayasluğ şehrinde Pazar kurdular, / Yine kimin dostlar, / yine kimin boynun vurdular?” (Nâzım, Şeyh Bedreddin, 10. Bölümün başı) İnsanoğlunun yeryüzündeki varlığı ve emeğinin devamlılığı. Tanığı da, o tek Artemis sütunu ile İsa Bey Camiinin kırık minaresi üzerindeki iki yuvaya kimbilir kaç yüzyıl ve kaç nesildir göçüp konan leylekler (ve gene Nâzım’ın en hümanist Cevdet Bey tiplemesi). Böyle bir reel, imgesel ve simgesel iç içelik, bu kadar katman katmanlık, başka kaç yerde bulunabilir?

Derken iki ayrı durakta, başka bir zamandaşlıklar, örtüşmeler eşiği: kuzeyde Bursa ve Ulu Cami (Bayezid, 1396-99), Yeşil Cami (Çelebi Mehmed, 1419), Yeşil Türbe (gene Çelebi, 1421); bu arada güneyde, Rodos’taki St Jean Şövalyelerinin, anakarada da bir tutamak noktaları olsun diye 1404’te inşasına başladıkları, 1522’de Rodos’tan Malta’ya çekilirken Süleyman’a teslim ettikleri Bodrum Kalesi. Bunca tarih ve arkeoloji arasında, nihayet biraz da deniz. Mutad günübirlik Bodrum körfezi ve adaları turunun Kızıl Kayalar ayağında, yirmi yirmi beş parçalık bir melanur sürüsü, etrafımda dolanan. Birkaç sono (sivri burun) karagöz; altı kulaçta pırpır süzülen irice bir ıskaroz. Arsız izmaritler. Hiç büyümeyen çatalkuyruk papaz balıkları. Sizler de gitmediniz miydi Lozan Mübadelesiyle? Ya da, gittiniz ve geri mi geldiniz? Sahi, nedir acaba yaşam alanınızın limiti? Ulus-devletleri yönetenlerin dünyanın sathını paylaşma ihtiraslarından etkilenmez mi?

Olanca çabama ve direnmeme rağmen, zorla maskemden ve şnorkelimden içeri sızan tedirginlikler. Her an eğreti yaşıyoruz maalesef; dünya ve hele Türkiye insanı böyle yoruyor işte, camgöbeği bir suda, bir saatliğine dahi rahat bırakmamacasına. Teknenin kornasının çalmasına yakın, inadına dalıyorum, hiçbir spesifik hedefim olmaksızın, sırf derine ve daha fazla derine inmek için. İniyorum ve seviniyorum da hâlâ o kadar inebildiğime. Burada kalsam mı acaba? Heyhat; The Big Blue’nun sonunda Jacques Mayol’un 122 metre derinlikte çıkış aygıtını terk edip yunuslara karışarak gitmesi, benim için ve on metrede bile sırf lâfın gelişi; özenti ve fantezi. İster istemez çıkış başlıyor ve çok yukarılardaymış gibi duran sathın ışığına yükseliş ve sonra kıyı ve sonra otobüs ve sonra işte o asfalt, üç şeritli dönüş yolları. Seferis’in Mathios Paschalis’inin, kendini güllere kaptırmak istememesi gibi, henüz kendimi kaptırmak istemediğim güncellikle ilgili her şey. Pazartesi-Salı dersleri, Cuma sınavları, yığınla idarî iş. Tavşanın suyunun suyu bir cumhurbaşkanlığı seçimi ve ilkokul müsameresi düzeyinde bir çatı adaylığı. Dahası, İsrail. Onca BM ve hattâ ABD kınamasına rağmen sürdürdüğü vahşi saldırganlık. Sığınak ilân edilmiş okullarda ölen küçücük çocuklar. Bu konuda pek bir şey söylemeksizin sadece Yahudi aleyhtarlığını kınamakla yetinmek isteyen bazı eski solcular. Bir de Bülent Arınç, her şeyin üstüne tüy diken. Neymiş; kadınlar kamusal alanda, herkesin içinde kahkaha atmamalıymış. Bi sen eksiktin ayışığı.

Bütün bunlarla tekrar ilişki kurmak zorundayım, bir şekilde. 21 Temmuz’dan sonra araya neredeyse iki hafta girdi. Yazarak normal hayata dönmeliyim. Aksi takdirde başlayamayacağım hiçbir şeye.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.