Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Kuşbakışı

  • 30.09.2014 00:00

 [28 Eylül 2014] En son, Etyen Mahçupyan’ı hedef alan saldırılara ilişkin görüşlerimi dile getirdiğimden beri (28 ve 31 Ağustos 2014), hemen tam bir ay olmuş. Başka işlere gömülmüş, uzaklaşmıştım yazmaktan. Bir yerde bu, bir alışkanlık, bir disiplin; diş fırçalamak, traş olmak, spor yapmak gibi bir şey. Biraz ihmal ederseniz ve derken ara uzar, günlük ve haftalık rutininiz kırılır, düşünme devamlılığınız kalmazsa, tekrar vücudunuzu toplayıp fiziksel kondisyona girmek gibi tekrar kafanızı toplayıp zihinsel kondisyona girmek de kolay olmuyor.

Mola vermemde, makro plandaki gelişmelerin de payı büyük. Önce siyasî bir eşik aşıldı. Yerel seçimlerin ardından, cumhurbaşkanlığı seçimi de şu çoktan miadını doldurmuş, çürüğe çıkma zamanı gelmiş muhalefetin bozgunu, iktidarın ise (biraz da bu yüzden büyüyen) başarısıyla sonuçlandı. Daha seçim gecesi başlayan bütün kof kriz kehanetlerine karşın, (Özal’ın toplama ve derme çatma ANAP’ından farklı olarak, Erdoğan’ın daima çok sağlam tuttuğu) AKP rahatça kongresini yaptı; parti başkanı ve başbakan değişikliğini pürüzsüz gerçekleştirdi. Şüphesiz, beklenen yavanlıktaki “tahta çıkma” ve/ya “taç giyme” esprileri yapıldı, karikatürleri dolaştırıldı bol bol. Gene beklenen beceriksizlik ve kafa karışıklığındaki Kılıçdaroğlu, hem Başbakan Davutoğlu’nu değil Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı muhatap alacağını, hem Erdoğan’la (da) konuşmayacağını beyan etmek gibi hafiflikler arasında gitti geldi. CHP kongresi, Atatürkçü-ulusalcı kanadın çoğunluk sağlayamasa da partinin dönüşümü ve yenilenmesine ne büyük bir engel teşkil ettiğini bir kere daha ortaya koydu (bkz Vahap Coşkun, Akıntıya karşı kürek, 8 Eylül 2014).

Öyle veya böyle, gerçekten yeni bir döneme girildi. Girildi de, ben o sıradaki, Yaz Okulu’nun hemen sonrası ve sömestir başı boğulmuşluğum (dersler 15 Eylül’de başladı ama tabii öncesinde bir hazırlık furyası vardı), yorgunluğum ve hantallığım içinde, üstelik bu sitenin diğer yazarları benden çok daha çevik davranırken, bütün bu aşikârlık ve ayan beyanlıklar içinde özgün olarak neye el atacağımı bilemedim doğrusu. Derken (ve şimdi sıkı durun, zira perde arkasındaki asıl sorunu açıklıyorum), Serbestiyet’le aramda beklenmedik ama çok derin bir ideolojik ayrılık doğdu. Balıkesirspor’a 2-0 yenildiğimizi (eh, biz kim diye sormayın lütfen) fark etmemeye, hattâ hiç haberim yokmuş gibi davranmaya, artık profesyonel futbol gibi “kirli” sporlarla ilgilenmediğim havasına sığınmaya çalışıyordum. Demiray Oral tuttu öyle bir yazı yazdı ki (22 Eylül: Peki aslında hangi takımı tutuyorsun), adetâ getirip gözüme sokarak yaralı ruhumun üzerinde tepinmekle kalmadı; hiç ilgisi olmadığı halde Balıkesir’in ardına saklayarak her nasılsa konuya dahil ettiği — aşırı-Atatürkçü bir ordu müteahhidinin yıllardır tepesine imparator kesildiğini de herkesin bildiği — FB övgüleri üzerinden, düpedüz örtük Ergenekonculuk yapmaya kalkıştı. Yani bu bence Etyen Mahçupyan ve şimdi Markar Esayan’ı hedef alan düzeysiz hücumlardan çok, çok daha kötüydü. En olmadık zamanda, sırtıma giren hançerin soğuk çeliğiyle ürperdim. Demiray’a yazıp moderatörlük tarafsızlığını ihlâl ettiğini belirttim; oralı olmak şöyle dursun, isterse Aziz Yıldırım’a danışman olabileceği, ama asıl Ünal Aysal’dan boşalan koltuğa dâvet edildiğiyle böbürlenmeye koyuldu. Görüyor musunuz, her kılığa girip nerelere sızmaya kalkıyorlar?! Mao’nun bir lâfı vardı, 1966’da Büyük Proleter Kültür Devrimi’ni başlatmadan hemen önce. “Çin’in de Kruşçev’leri var, bizim içimizde barınan. Bazılarını gördük, ruhunu okuduk, ama bazılarını henüz açığa çıkaramadık” gibi bir şey. Ben de düşünmeye koyuldum: Bir kısmını yıllardır biliyorum da, etrafımda daha böyle hangi gizli Fenerliler var, yüzüme karşı dost davranan? Etyen? Markar? Oral (Çalışlar)? İlk ikisinden bile, emin olabilir miyim artık? Başka çare bulamadım; derhal ayrılayım dedi kendi kendime. Tantanalı mektuplar tasarladım. “Elveda, sevgili okuyucular. Bundan böyle En SerbestiyetÖz Hakiki Serbestiyetİşçi-Köylü SerbestiyetProleter Devrimci Serbestiyetİhtilâlci Komünist SerbestiyetSerbestiyet ML ve Serbestiyet GS’de yazmaya başlayacağım.”

Velhasıl, son bir hafta boyunca çok zorlandım, özellikle duygusal bakımdan. Sonunda kalmaya karar verdim — açıkçası, kendimi Bekir Coşkun’lar, Emin Çölaşan’lar, Yılmaz Özdil’lerle benzer bir kervanda görmek istemediğim için. Neyse, insan dediğin her şeye alışıyor; bunun da şoku geçmeye yüz tuttu nitekim. Lâkin kişi böyle bir suskunluktan nasıl çıkar? Yarım kalmış bir sohbetin ortasından, hangi sözcüklerle yola devam eder? Geçenlerde Boston’daydım; giderken ve dönerken hep buna takıldı aklım. Nereden başlamalı? Güncel olay, söylem ve sohbetlere (daha doğrusu bağrışmalara) ilişkin ilk algı ve yargılarım, hızla geçmeye başladı kafamdan. KİMİSİ ŞAKA GİBİ (yukarıdaki “futbol bölünmesi” fantezimden de fazla). * İsrail’in Gazze saldırısı sırasındaki, hükümeti İsrail ile dolaylı-dolaysız işbirliği içinde gösterme çabaları, haftalardır hükümeti şimdi de IŞİD ile işbirliği içinde gösterme harekâtı biçiminde devam ediyor. Efendim, IŞİD saldırganlığı ile AKP’nin yeni-Osmanlıcı hayalleri aynı şeymiş. Türkiye IŞİD’i bir dönem doğrudan desteklemiş; şimdi bile, kaçak petrol satışına da, öte tarafa geçen cihadçı militanlara da göz yumuyormuş (BBC’nin aksi yöndeki ayrıntılı haber ve grafikli analizlerine rağmen). * Zaten, ne olmuş da herkesi öldüren IŞİD 49 rehineyi serbest bırakmış; mutlaka bunun içinde (kötü) bir iş olmalıymış. * IŞİD tehdidi altındaki Kobane, günümüzün Stalingrad’ıymış; 1942 sonbaharında Alman Altıncı Ordusunun durdurulduğu, İkinci Dünya Savaşının o büyük dönüm noktası kadar hayatîymiş Kobane, günümüzün anti-faşist ve anti-emperyalist mücadeleleri açısından (ömrümde bu kadar orantısız mübalağa görmedim). * Öte yandan, böyle bir durum karşısında, Türkiye ve Suriye Kürtleri ile TC arasında en azından bir çıkar birliği, belki fiilî bir ittifak doğduğunu (ve bunun çözüm sürecini güçlendireceğini) mi sanıyordunuz (benim gibi)? Meğer ne kadar yanılıyormuşuz; IŞİD konusunda Türkiye ile Kürtler aslında birbirine düşman ve karşı taraflardaymış. Zira gene IŞİD’i kullanarak başka “caniyane planlar”ı da varmış hükümetin. Niyetleri, önce Kobane’yi IŞİD’e katlettirmek, sonra da IŞİD varlığını bahane ederek 100-150 kilometre derinliğine kadar bütün Rojava’yı (Kuzey Suriye Kürdistanı’nı) işgal etmekmiş. Batılı Müttefiklere böyle yaranılacak ve  “çözüm süreci” de bu komploya feda edilecekmiş. *  Gene aynı kafaya göre, Sünni Türkler ile diğer din ve mezhepler arasında şu veya bu ölçüde bir eşitlik veya çok-kültürlülük sağlamak şöyle dursun, AKP’nin bütün niyeti diğer bütün inançları yok edip tek yanlı bir Türk-Müslüman hegemonyası kurmakmış (yani aslında IŞİD’den hiç farkı yokmuş bu açıdan). Yakın zamandaki bütün kehanetleri yanlış çıkmış bir köşe yazarı da fütursuzca ekliyor: Bilhassa gayrimüslimler ve hele Ermeniler açısından, AKP’nin azınlıkların konumunu iyileştirmesi kapıları “tamamen kapanmış”mış (azınlık vakıflarına ait malların kısmen iadesine, 1915’in tartışılmasının hemen tamamen özgürleşmesine, 23 Nisan taziyesine, bazı rum ve Süryani okullarının teker teker açılmaya başlamasına rağmen). * Bir dış kuşatma çemberinin Müslümanları, özellikle de örtünen Müslüman kadınları aşağılama bombardımanı kesintisiz sürüyor bu arada. Güya Hollanda’da bir “helâl genelev” açılmış. Güya Müslüman hocalar öğrencilerine, kitaplarını başlarına koyarlarsa içlerindeki bilgilerin osmoz yoluyla kafalarına gireceğini telkin ediyor, çocuklar da buna inanıp kitaplarını başlarına koyarak öğrenmeye çalışıyormuş. Marsilya’dan bir plaj görüntüsü: bikinili veya üstsüz çağdaş kadınların yanı sıra, derece derece kapalı Müslüman kadın ve aileler ne kadar geri, sakil, ilkel duruyor, görüntü kirliliği yaratıyormuş (fırsat buldukça, resimlerini de yayınlayarak bir bir teşhir edeceğim, bu amansız sosyo-kültürel ırkçılığı). * Hemen aynı doğrultuda, Torosyan fiyaskosundan hatırlayabileceğiniz ünlü bir sosyologumuzun herhalde çok derin ampirik bulgulara dayanan kanaatine göre, bonzai denen yeni uyuşturucunun yaygınlaşması, AKP’nin “içki yasağı”ndan kaynaklanmaktaymış. * Ama sevinelim, çünkü  hükümet son derece başarısız olmuş Birleşmiş Milletler’de; nitekim, son derece güvenilir (!) bir referans olarak Daniel Pipes’a göre (9/11 sonrası ABD üniversitelerinde estirilen İslamofobi rüzgârının başını çeken ve ihbar iğrençliğinin başı Campus Watch’un iki kurucusundan biri olan Daniel Pipes’ı tanır mısınız?), Cumhurbaşkanı Erdoğan New York’ta aradığını bulamamış. * Batı bitirir miymiş bu AK Partiyi; bitirsinmiş, neden bitirmiyormuş (fakat Oral Çalışlar yazmış zaten: 23 Eylül 2014). * Benim internette rastladığım bir röportajda, AKP’ye yönelik, bir kısmı haklı ve önemli bir yığın eleştiri dile getirilmekte. Ama asıl önemli olan başlığı: kendince sağa kaymış gördüğü bazı aydınları “iktidarı meşrulaştırma”ya çalışmakla suçluyor. Bu da elden ele geçiyor; kopyalanıp sağa sola yollanıyor — ve kimse püf noktasını görmüyor; demeci verenin iktidarı gayrimeşru saydığını kaydetmiyor nedense. * Fakat daha ilerisi (veya gerisi) de var elbet. Bir başka değerli bilim adamımıza göre, Türkiye “faşizme gidiyor”muş; daha doğrusu, “ya faşizm ya devrim” tercihiyle karşı karşıyaymış da, sivil toplum yapmazsa bu “demokratik devrim”i “başkaları” yapabilirmiş (ben bu özlem 60 ve 70’lerde, en son da 2007 dolaylarının ADD’si ve Bayrak-Cumhuriyet mitinglerinde kaldı sanıyordum). * Peki, her şey güllük gülistanlık mı; hiç mi dişe dokunur bir şey yok, şu son otuz günün “muhalefet”inde? Kendi açımdan, en azından çok karşı olduğum İKİ BÜYÜK HATÂ’ya, ileride tekrar ele almak kaydıyla kısaca değinmek ihtiyacını duyuyorum. Biri, orta öğrenimde başörtüsü ve/ya türbanın serbest bırakılmasıyla ilgili. Karşıyım, çünkü reşit gençlerin kendi kararlarını verebilecekleri yüksek öğrenime kıyasla 4+4+4’ün ikinci ve üçüncü dilimleri (ya da 5-12’nci sınıflar arası), kız çocuklarının muhafazakâr aile baskısıyla davranmaya zorlanabileceği yıllar. Bunun yerine, başların örtülmediği sivil kıyafet, çok daha fazla tarafsızlık garantisi sunuyor. Diğeri, yeni Tarih ve İnkılâp Tarihi kitaplarının Ermeni soykırımına ilişkin sorunları. Burada yeni baştan inkârcı söyleme savruluş söz konusu. Bunun 23 Nisan taziye mesajına da aykırı düşmesi ve gölge düşürmesini büsbütün bir zafiyet, bir elin yaptığını diğer elin bozması anlamında bir sakatlık sayıyorum.

Ben bunları gözden geçirir, yazmaya değer mi değmez mi diye düşünür, kısa kısa da not alırken belki üç saat geçmiş; Avrupa’yı batıdan doğuya hızla katetmiş; büyük Macar ovasını, sonra Balkanları geride bırakıp ansızın varmışız Trakya ve Marmara’ya. Çok kalabalık olmayan uçakta, her nasılsa sağ pencere kenarındayım; hava da olağanüstü açık ve berrak; alçalırken üzerinden bir buçuk tur atmaya başladığımız bu benzersiz şehir, kırk yılın başı tabak gibi ayaklarımın altında. Yahya Kemal: Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Nâzım: Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var. / Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a. İşte aynen öyle hissediyorum kendimi, karmakarışık.Herhalde en fazla bin metrede olmalıyız; bir maket-harita üzerinden uçuyoruz sanki; Haliçi ve köprülerini, kitaplardaki hava fotoğrafları dışında hiç böyle seyretmemişim; tek tek tanıyorum Etiler-Maslak tarafının gökdelenlerini. Derken sağa doğru bir yarım daire çiziyoruz ve önümde Boğazın Karadeniz çıkışı açılıyor. Üçüncü köprünün, yaz başında denizden gördüğüm dev pilonları — ama o da ne; asıl manzara arkasındaymış meğer, köprüye gelen yolun yapımıymış; çok uzaklardan, belki 20-30 kilometre ötedeki ufuk çizgisinden başlayan kahverengi bir şerit yılan gibi kıvrıla kıvrıla geliyor, giderek yaklaşıyor, her bir alt-diliminin nasıl ayrı ayrı inşa edilip  birbirine eklenmekte olduğu ortaya çıkıyor. 

İşte bunu, ister Boğazdaki bir tekne gezintisinden, ya da karadan, iki taraftaki yamaçların üzerinden bile görüp algılamam olanaksızdı. Yok, ne muhteşem işler yapılıyor demek değil amacım. Zıddında, üçüncü köprü uğruna doğa nasıl tahrip ediliyor demek de değil. Çok daha basiti, sadece, sadece, bütünü görmek açısından kuşbakışı bakmanın önemini tekrar düşünmüş oldum da, onu vurgulamak istiyorum.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (1)

  • el kürdi
    el kürdi
    29.09.2014 22:04

    akpnin verdixi paralari kitir kitir yeyince beyin hücrelerin haram zikkimlama radyasonuna dayanmadilar geberib yok oldular nerden belli yazilarin fasa fisolo olduxundan belli berktay necektinbe

Resmi İlanlar