Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Birleşip parti kursunlar

  • 4.11.2014 00:00

 [3 Kasım 2014] Kimler? En aşağıda bulursunuz cevabını. Bir aydır susuyordum; daha çok, biriken bütün gözlem ve verilere karşın, “acaba mı” diye tereddüt ettiğim, PKK ve genel olarak Kürt hareketine bu kadar da kötücüllüğü yakıştıramadığım için. En son 3-4 Ekim’de yazmıştım — Türkiye Kobane’yi kurtaracak ve koruyacak bir şeyler yapmalı, bu bir kaçınılmazlık diye. Birkaç kilometre de olsa sınırı geçip Suriye’ye girmenin (hele Reyhanlı’daki Muhaberat operasyonu sonrasındaki) risklerini tahmin etmediğimden değil. Kendisi çekilmiş ve bir daha asla kara harekâtına girmeyeceğini resmen açıklamış olan Obama yönetiminin olsun, ABD ve diğer Batı basının önemli kesimlerinin olsun, ikiyüzlülüğünü ve çifte standartlılığını görmediğimden de değil. Zira ne demekti, Türkiye’nin “hareketsizliği”ni, o kadar tank ve zırhlı aracı sınıra yığıp sonra “hiçbir şey yapmaksızın bekleme”sini, acaba bu dış görüntünün ardında ne var, ne yapılıyor diye zerrece sormaksızın habire kınayarak hükümet üzerinde müdahale baskısı oluşturmak? Madalyonun diğer yüzünde, bu bekleyiş karşısında “Kürtlerin öfkesi”ne ise göz kırpmak, o “öfke”nin ne kadar yapmacık olduğuna keza hiç bakmaksızın habire okşamak, sırtlarını sıvazlamak; yürüyün, arkanızdayız imâlarında bulunmak? Kurulmak istenen hayli âdi bir tuzak yok muydu bütün bunlarda? TSK es kaza benim istediğim şeyi yapacak olsa, aynı Batı basını, Kürt hareketi ve Türk solcuları 180 derece çark edip bu sefer bir “sınır ötesi macera, savaş ve saldırganlık” yaygarası başlatmanın pususunda beklemiyor muydu? Özellikle Batının AKP’ye karşı en devirmeci düşmanlık içindeki kesimleri, fırsattan istifade Türkiye’yi yapayalnız bırakıp daha derin bir krize itmeyecekler miydi?

2011′i hatırlamak

Paradigmatik körlük ve/ya bilinçli, kasıtlı yalancılığa kapılmamış, az buçuk vicdanlı ve aklı başında herkes gibi ben de düşünüyor ve konuşuyordum bu olasılıkları. Gene de o yazıyı yazdımsa, yaklaşan daha büyük bir felâketten endişeye kapıldığım — ya da, (Etyen Mahçupyan’ın ifadesiyle) “kollektif aklının buharlaşması” sürecindeki PKK’nın bir kere daha çözümden savaşa kaymasını daha büyük bir felâket saydığım içindi. Şimdi izninizle, ben size dememiş miydim tarzı bir parantez açmak; tarihe not düşme kabilinden bir yan piste girmek istiyorum.

Taraf’ta Kürt sorununa ilişkin bir yığın yazı yazmıştım, fî tarihinde. İçlerinde birkaç tanesi var ki, bugün hatırladığımda bana müthiş bir déjà vu (ben bu ânı daha önce yaşamış, bu filmi zaten görmüştüm) hissi veriyor. 2010 referandumunun ardından ve 2011 seçimlerine giden yolda, PKK önderliği rotayı tekrar savaşa çevirmek için çeşitli manevralara girmişti. Bir yandan güya “çözüm çadırları” kurup dostlarını ağırlıyor, diğer yandan fiilî çatışmasızlık haline son verip barış umutlarına tekme atmak için fırsat kolluyor, bahane arıyordu. Dürüst değillerdi; sahnede rol yapıyor ve poz kesiyor gibiydiler. “Emek, barış ve özgürlük bloku” diye bir şey kurulmuş; yaklaşan seçimlerde buna oy isteniyordu. Bense yeniden savaşa giden yolda, akılsız solun sırtından daha fazla güç toplamak için düzenlenen bir oyunun, “maskeli balonun sahte yüzleri”nin kokusunu alıyordum.

halil-berktay

İlk defa, Hegemonya ve “psikolojik savaş” başlığı altında (Okuma Notları 354, 26 Mart 2011) yazmıştım bunu. PKK’nın ayrılma hedefinden gerçekte ne kadar vazgeçtiğini sorgulamış; silâhlı mücadeleye dönmenin ancak adı konmamış bir şekilde de olsa bağımsız devlet hedefine, “ayrılma olmayan bir ayrılma”ya dayandırılabileceğine işaret etmeye çalışmıştım: “Harvard’dan, ünlü Shakespeare uzmanı Stephen Greenblatt, Macbeth’in iktidar hırsını sorgulamıştı birkaç yıl önce. ‘Etik bakımdan yetersiz’ bir amaç değil miydi bu ? Şiddete (cinayete) başvurmayı kaldırması mümkün değildi (Shakespeare and the Uses of Power, New York Review of Books, 12 Nisan 2007). Benzer bir şekilde, PKK’nın da, hele ayrılık hedefinden vazgeçtikten (en azından, böyle dedikten) sonra, eskisinden çok daha ciddi bir iç tutarlılık sorunuyla yüz yüze bulunduğunu düşünüyorum. Zira Türkiyeci olmak, Türkiye içinde demokratik hak ve reformları esas almak, asla silâhlı mücadeleyi kaldırma ve taşımaya ‘politik bakımdan yeterli’ bir amaç olamaz.” İki ay sonra, bu seferKaybolduğum haftalar başlığı altında şunları eklemiştim (Okuma Notları 369, 29 Mayıs 2011): Bana göre PKK barış fikrini sindiremiyor, kendini barış hali’nin içinde göremiyor, hayal edemiyor. Kalıcı barış beklentisinin arttığı bir ortamdan nasıl çıksam diye bakıyor. Aslında hiç istemediği halde kendini evlilik hazırlığı içinde bulan bir gelin veya damat adayı nikâh memurunun ve bütün şahitlerin önünde hayır dememek için, nasıl daha önceden kaçmaya çalışırsa, PKK da öyle, köprüden önceki son çıkış’ fırsatlarını kaçırmamak peşinde.  (…) Özetle, umutlu değilim. Türk ve Yunan milliyetçiliği Kıbrıs’ı birleşemez kıldı. Türk ve Kürt milliyetçiliği bunu güneydoğu için de yapacak. Bu durumda, çok sevdiğim kişilerin de bütün çağrılarına karşın ve yalnız kalmak pahasına, emek, demokrasi, özgürlük bloku’ denen PKK-BDP cephesine oy vermeyeceğim. Sorgulanmayan alışkanlıklar ve boş hayallerle sürüklenilen yanlış bir analiz, yanlış bir tavır olduğu kanısındayım.”

Zamanında epey gürültü koparmıştı bu yaklaşımlar. Hattâ Taraf’tan ve şimdiSerbestiyet’ten, kendimi genellikle çok yakın hissettiğim Gürbüz Özaltınlı bile, bu tavrımı fazla karamsar ve negatif bulup eleştirmiş, “iki PKK gerçeği”ni atladığımı öne sürmüş, “Berktay bunu neden yapıyor anlamadım” demişti, 24 Mayıs 2011 tarihli Berktay’ın metaforu notunda. Derken 25 Mayıs’ta, yani hemen ertesi gün Taraf, (o günden bu yana tavrını çok değiştirmiş ve şimdilerde KDP’ye daha yakın duruyor gözüken) Leyla Zana’nın Hazro ilçesi köylerindeki konuşmalarında ”Oylarınızı Kürdistan’a, barışa, kardeşliğe ve gerillaya verin” dediğini üst manşetine taşımıştı ve ben olağan köşem dışında, Her Taraf’ta galiba tam sayfa ve içiçe verilen iki yazı daha yazmıştım bunun üzerine, Solunhaklı şiddet”i reddedemeyişi ve Gerillaya oy vermeyeceğim başlıklarıyla (372a ve 372b, ikisi de 29 Mayıs 2011): “Daha ne kaldı, neyi neden yaptığımda anlaşılmayacak? Evet, bir mucize olmazsa barıştan umudumu kesmiş gibiyim. Evet, maalesef bu mucize, cılız bir ihtimal de olsa, ancak kendine güveni yüksek bir AKP’nin, seçimden sonra PKK’ya reddedemeyeceği derecede ileri bir teklif yapması olabilir. Hayır, ‘güçlü BDP + zayıf AKP’ aynı sonucu vermez. Hayır, gerillaya oy vermeyeceğim. Aynı sürecin devamında, “paralel yapı”nın barışa karşı provokasyon ve sabotaj denemesi olduğunu ancak şimdi bütün çıplaklığıyla anlayabildiğimiz KCK tutuklamalarına karşı çıkmış, öte yandan, ait olmadığım bir siyasal gücün ister istemez sınırlı ve kısıtlı “parti çizgisi”ne yamanmayı da reddetmiştim: [Soran olmadı ama] Hayır, ben BDP’de ders vermek istemiyorum (418a, 7 Kasım 2011). Doğru çıkıp çıkmadıklarını okuyucuların (ve gelecekteki tarihçilerin) takdirine bırakıyorum.

 Üç yıl sonra IŞİD’in yol açtığı yeni mevzilenme

Başka herhangi bir nedenden değil, gene vakitsizlikten yazamadığım şu son bir ay boyunca, bu yazının ham malzemesini oluşturan gözlemleri işte hep bu déjà vu haleti ruhiyesi içinde biriktirmeye devam ettim. Aradan üç yıl geçmişti ve bu sefer çözüm süreci, bir yandan Öcalan’ın yeni yeni demeçleri, diğer yandan cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında Davutoğlu hükümetinin daha sistemli ve ilk defa programatik yaklaşımıyla, giderek pekişiyor ve yasal temellere de oturuyor gibiydi. Bölgede PKK gençliğinin yol kesme, araç arama ve kimlik kontrolü yapma, inşaat makinalarını ateşe verme, hattâ okul yakma ve nihayet bir mezarlığa Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikme gibi boy ölçüşmeci, iktidar gösterisi yaparak çatışma arayan eylemleri hep vardı gerçi. Ama Kandil’den, sonuncu heykel örneğinde olduğu gibi, tek tük de olsa bunları kınayan ve hizaya girmeye çağıran sesler de çıkıyordu. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Selahattin Demirtaş, Türk solunun klişeleşmiş söylemlerine çok fazla yer vermesine karşın gene de saygın bir profil vermeyi başarmış; bu da Türkiye tarihinde bir ilk olmuştu ve barışçı politika açısından iyi bir örnek teşkil edeceği düşünülebilirdi.

Fakat derken ufukta IŞİD veya İD belirdi ve her şeyin çivisinin çıkması, bütün parametrelerin yerinden oynaması gecikmedi. IŞİD saldırısı altındaki küçük Kobani veya Kobane kenti, gelip gündemin merkezine yerleşti ve bir ay boyunca oradan çekilmedi. Bunun bir takım zincirleme sonuç ve tezahürleri oluştu. Bunları tek tek sayacağım. (1) Batıda ve (sol dahil) yerli anti-AKP basında hemen aynı anda, sürekli birbiriyle paslaşan bir tevatür zuhur etti: IŞİD’i bir dönem Türkiye kurmuş, en azından beslemiş, silâh vermiş, yardım yapmış; Avrupa’dan gelen cihadçılar Türkiye tarafından bile isteye IŞİD tarafına geçirilmiş; IŞİD yöneticileri serbestçe gelip gitmiş; IŞİD yaralıları Türkiye’de tedavi edilmiş; IŞİD Irak’ta çıkardığı petrolü Türkiye’ye ve Türkiye üzerinden dışarıya satıp gelir sağlıyormuş — ve dolayısıyla, aslında Türkiye ile IŞİD birmiş; ikisi de (bazı sol sitelerin ifadesiyle) “dinci gerici ve karşı-devrimci”liğin benzer, kardeş tezahürlerindenmiş. Nitekim (2) Türkiye’nin sınıra yığınak yapması ama içeri girmemesi ve sınır kapısını muhafaza altına almakla yetinmesi, “işte bakın görüyor musunuz, IŞİD’le savaşmak istemiyorlar” iddialarına zemin teşkil etti.

(3) Maalesef PKK da Kandil önderliği ve bütün basınıyla bu çizgiyi benimseyip aynen çoğaltma ve yaymaya girişti; yalan olduğunu bile bile, faraza Musul’a giden trenleri Türkiye’den IŞİD’e silâh taşıyan trenler gibi gösteren sahte resim ve montajlara yer verdi; keza, IŞİD petrolünün Türkiye’ye satıldığı iddialarını da her adımda tekrarladı. (4) Bir adım ötede PKK, kendi Kuzey Suriye uzantısının Rojava’da (silâh ve zorbalık yöntemleri dahil her yolla) elde etmiş olduğu hâkimiyetin simgesi olarak Kobane’yi siyasî çizgisinin merkezine yerleştirdi. Böylece, Kürt sorununa Türkiye içinde ve Türkiye hükümetiyle görüşerek çözüm aramak yerine, Kürt sorununu Kuzey Suriye’ye doğru yayma denemesine girişti. (i) Kobane savunmasını genel bir Kürtlük dâvâsına dönüştürdü. (ii) “Türkiye = IŞİD” özdeşliğinden hareketle, Türkiye’yi Rojava’yı IŞİD’e ezdirtme planları içinde olmakla suçladı. (iii) Türkiye’den ısrarla (yokmuş gibi) Kobane’ye bir koridor açılmasını istedi. (iv) Olmadığı söylenen koridordan 200.000 kişi Türkiye’ye geçtikten, yani kentte sivil halk kalmadıktan sonra da, haftalar boyunca Kobane’de muazzam bir Kürt katliamı yaşanması tehlikesinden dem vurup durdu. (v) Aynı zamanda, Türkiye’nin doğrudan girip Kobane’yi kurtarma ve koruması alternatifini de peşinen reddetti. (vi) Daha genel olarak, Rojava ve Kobane’de kendinden (veya uzantısı PYG’den) başka herhangi bir gücün varlığını istemedi (çünkü kendi iktidar alanının tehlikeye düşeceğinden korktu). (vii) Bu bağlamda, son birkaç güne kadar ister Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO), ister KDP peşmergelerinin Kobane’ye gelmesine hep karşı çıktı. (viii) Ve gene bunu yaparken, her türlü yardımı, geçişi ve desteği hep Türkiye’nin engellediği yaygarasını da elden bırakmadı. Bütün bunların üzerine (ix) Kobane düşerse (veya Kobane’ye yardım edilmezse) Çözüm Süreci’nin sona ereceği ültimatomunu oturttu. Böylece Çözüm Süreci’ni pek de alâkası olmayan Kobane’ye bağlarken, (x) Türkiye’den tam ne istediğini de ısrarla karanlıkta, belirsizlik içinde bıraktı. Özetle, propagandasında tam bir “tavşana kaç, tazıya tut” politikası izledi, çünkü sadece, Türkiye’yi çözüm sürecini çiğniyor ve zedeliyormuş gibi göstermeye, buna uygun bir ortam yaratmaya çalışıyordu.

(5) Ve şüphesiz bu kervana Türk solu da nefes nefese, çığlık çığlığa katıldı. Solun âdetidir; hep büyük heyecanlar, olağanüstülükler, “devrimci kriz” habercisi olabilecek konjonktürler arar. Bir de Kürt hareketinin eteklerine yapışmışlıkları, piggy-back riding’leri (kendilerini bedavaya taşıtmaları) var, “dost dost ille kavga” havalarında. Tam bir Kürt milliyetçiliği kuyrukçusu, taklitçisi, yaltakçısı ve savaş şakşakçısı konumundalar. Gerisini tahmin etmek zor değil. Bundan birkaç yıl önceki (proletaryanın yeniden dirilişini haber veren?!) Tekel işçileri direnişinin; 2013-2014’te Gezi’nin, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonunun ve Soma’nın ardından, son bir ayda solun içi dışı bu sefer Kobane oldu. Büyük bir dâvâya, bir tür cause célèbre’e dönüştü; 1930’ların İspanya ve 1940’ların Yunanistan İç Savaşlarına, 1960’larda Filistin’e gidip eğitim görme ve savaşmaya mümasil, en yeni devrimci romantizm odağı haline geldi; inanılmaz anlamlar izafe edildi; ruhen 1917 Sonbaharında Smolny Enstitüsü’nde yaşamaya devam eden patetik bazı dinozorlar, daha önce Gezi’de yaptıkları gibi, oturdukları yerden taktik vermeye girişti; “Kobane = Stalingrad” gibi, Türkiye’de demokrasinin kaderinin Kobane’de belirleneceği gibi, ABD bir sefer havadan silâh ve cephane attı diye “yeni bir devrim dalgası” fırsatının doğduğu gibi fantastik tahliller yayınlandı. Fakat bütün bunların komikliği bir yana, önemli olan şu ki (6) Çözüm Süreci’ni çökertmek için çok önemli bir şansın doğduğu umudu, PKK ve çevresinden gerek marjinal Türk soluna, gerekse sol-liberal aydınların Gezi’den beri artık net bir şekilde “anti-AKP”lilikle tanımlanan kesimine sıçradı.

 Sorumluluk neden asimetrik; hatânın büyüğü kimde?

Ben 3-4 Ekim’de, Türkiye’nin girip Kobane’yi kurtarmak ve korumak zorunda olduğunu (çok sınırlı bir operasyonla bunun pekâlâ yapılabileceğini), bütün büyük risk ve dezavantajlarını bile bile, işte bu ortamda yazdım, çünkü başta da izah etmeye çalıştığım gibi, daha büyük olduğunu düşündüğüm başka bir tehlikeyi algılamaya; 2011 tecrübelerinin ışığında, PKK’nın gene alenen çamura yatmakta ve barışa giden yolda “köprüden önceki son çıkış”ı aramakta olduğunu fark etmeye başlamıştım. Bu yüzden, Türkiye’nin barış ve çözüm sürecini korumak, hattâ yeni bir Türk-Kürt ittifakı kurup geliştirmek uğruna çok değişik ve çizgi dışı bir şeyler yapabileceği ve yapması gerektiğine inanıyordum.

Hâlâ da inanıyorum. Çünkü bakın, elbette Türkiye girseydi ne olurdu (benim tahayyül ettiğim olumlu sonuçlar doğar mıydı, ya da bunlar için nasıl bir bedel ödenirdi) asla bilemem ve bilemeyeceğiz ama, korku ve kötü beklentilerimin ne oranda gerçekleştiği çok açık. PKK beni hiç ama hiç şaşırtmadı, yanlışlamadı, hayal kırıklığına uğratmadı! Hemen altını çizeyim ki, illâ bir hatâlar simetrisi aramak ve iki tarafı eşit düzeyde suçlamaya çalışmak da gereksiz ve âdil değil, çünkü aslına bakarsanız hükümet pek katkıda bulunmadı bu olumsuz sonuca. Erdoğan’ın bu sitede de çok eleştirilen “bizim için IŞİD ve PKK çok fark etmez, ikisi de terör örgütüdür” türü demeçlerinin söylemsel etkisi dışında, reel planda PKK’ya yönelik hiçbir saldırı gelmedi hükümet tarafından.

Dahası, ortalık biraz yatışır gibi olduğunda daha net görülüyor ki, Kobane konusunda Türkiye az şey de yapmamış, sessiz sedasız. Yukarıda da vurguladığım ve Cengiz Alğan’ın da tane tane anlattığı gibi (bkz 29 Ekim 2014: Laik kuvvetler görev başına!), o kadar çok tantanası yapılan koridor belki hep açık olmuş. 200.000 sivil oradan kaçıp kurtulmuş; 1000 PYG yaralısı da oradan gelip tedavi görmüş; buna karşılık 1000 kadar PKK’lının ve hattâ bazı Türk solcularının da oradan geçip savaşa katılmasına göz yumulmuş. Yiyecek ve “malzeme” yardımı da oradan geçirilmiş ki Kobane savaşabilmiş bu kadar, haftalar boyu. Ayrıca, ABD uçaklarına da kim bilgi verip Kobane civarını bombalamalarını sağlamış; ne Kürtlerden, ne Türk solundan çıt yok bu konuda. En son, ÖSO ve peşmergeler Türkiye topraklarından uzun araç konvoylarıyla gelip gene oradan geçmişler Kobane’ye (bir kere daha belirtelim ki PKK/PYG tarafından zoraki kabullenilmek pahasına). Özetle, hani PKK’nın ve solun iddiası var ya, Türk devleti IŞİD’in Kobane’yi alıp Kürtleri katletmesini ve Rojava kantonlarını dağıtmasını bekliyor diye; bunun iler tutar yanı yok. PKK’nın kendi paradigması çerçevesinde, Türkiye’yi Kobane’yi “satmak” yoluyla Kürt düşmanlığı ve dolayısıyla çözüm bozgunculuğu yapmakla suçlamak, akıl ve insaf ölçüleri çerçevesinde olanaksız.

Buna karşılık PKK tarafının yaptıkları tek kelimeyle korkunçtur, tam bir siyaset faciasıdır; bunu açıkça ve altını çizerek belirtmeliyim. 19 Ekim’deki (hani şu, Baskın Oran’ın gitmemeliydiler, protesto etmeliydiler dediğini hayretle okuduğum) Âkil İnsanlar toplantısında Başbakan Davutoğlu’nun açıkladığı basit bir gerçek var. Meğer Eylül sonlarında Selâhattin Demirtaş ile oturup konuşmuşlar; hükümet tarafı, bölgedeki yol kesme, adam kaçırma, haraç alma, tapu satma, iş makinalarını yakma gibi eylemlere son verilmesini, aksi takdirde Çözüm Süreci’ne devam edemeyeceklerini bildirmiş; Demirtaş bunu olumlu karşılamış; mesele Kandil’e de gitmiş gelmiş (çünkü HDP liderliğinin hele böyle konularda hiçbir gerçek bağımsızlığı ve karar özerkliği yok); onay çıkmış ve 1 Ekim dolayları itibariyle, anlaşmaya varılmış her iki taraf arasında. Altını çizerek gerçekdiyorum, çünkü bu açıklandı ve hiçbir şekilde yalanlanmadı Demirtaş tarafından.

Buna rağmen Demirtaş topu topu beş gün sonra, 6 Ekim’de o meşum “sokak” çağrısını yaptı (kendisi istemediyse de mecbur bırakıldı bu çağrıyı yapmaya) ve 6-8 Ekim vahşeti bu şekilde meydana geldi. Devlet ile Kürtler çarpışmadı; PKK’lılar IŞİD diye Hüda-Par’a, yani Türkiye Hizbullah’ına saldırdı; sakallıdır diye (ve Erdoğan’ı doğrularcasına) adam kesmeye başladı; zincirleme gelişen şiddet boşalımından geriye 40 ölü, yakılıp yıkılmış 200 kadar bina ve 1000 kadar araç kaldı. Ardından, bu sefer de sokak eylemlerini durdurma çağrısı ve olan bitenin kısmî özeleştirisi, perde gerisindeki önderlik tarafından en klasik Stalinist-Makyavelist tarzda gene Selâhattin Demirtaş’a yaptırıldı. Gerçek şahinler sorumluluğu üstlerinden atıp başkalarına yıktı. Müphem bir şekilde de olsa kendisinin bitirilmek istendiğinden söz eden Demirtaş ise bitirildi gerçekten; cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kazandığı saygınlıktan eser kalmadığı gibi, tümüyle sesi soluğu kesildi, görünmez oldu. Öte yandan, ilginçtir, eski derin devletin 6-7 Eylül 1955pogrom’unu andıran PKK’nın 6-8 Ekim 2014 pogrom’u karşısında bu sefer Türk solu bile sesini çıkaramadı, olayı idealize edemedi, kahramanlar yaratamadı, devlet öldürdü diyemedi; kınayamadıysa da, susup oturmaktan öteye geçemedi. “Anti-AKP” konumlara saplanıp kalmış bazı sol-liberal aydınlar ise, Gezi’yle aldıkları keskin virajdan pişmanlar da “patika bağımlılığı” yüzünden mi bu mecradan çıkıp geri dönüş yapamıyorlar, doğrusu bilemiyorum. Ama onların da sorumluluğu çok büyük. Çünkü 6-8 Ekim’in etkileri doğrudan güvenlik güçlerine yönelik suikastlerle, Bingöl’le, Yüksekova’da üç askerin öldürülmesiyle, Bitlis’te bir korucunun elektrik direğine bağlanıp kurşuna dizilmesini PKK’nın resmen üstlenmesiyle de birleştiğinde, aylardır ya cepheden saldırdıkları, ya da omuz vermedikleri, uzak durdukları, ciddiye almadıkları Çözüm Süreci gerçekten çok ağır yara almış bulunuyor.

PKK’nın barış korkusu; Batının İslamofobisi ve İsrail kamburu

Peki, neden oldu bütün bunlar? Ardında yatan “büyük resim” nedir? Kendi tahlilim şöyle: Batıdaki önemli güçlerin kronikleşen İslamofobisi ve AKP düşmanlığı ile PKK önderliğinin 2011’deki gibi bugün de nükseden barış korkusunun bir araya geldiği ve Kandil’i (ya da Kandil’in şahinlerini) berbat bir mecra ve maceraya, tamamen yanlış ata oynamaya sevk ettiği kanısındayım.

Batı basınının Türkiye’nin etrafına sardığı düşmanlık ve dezenformasyon ağını, 31 Ekim Cuma akşamı 360TV’nin Haftanın Notları programında Oral Çalışlar’la da konuştuk. Orada da söyledim; bir daha ömür boyu (artık ne kadar ömrüm kaldıysa) İsrail’i, İsraillobby’sini ve Amerikan politikası üzerindeki İsrail etkisini küçümseme, önemsememe hatâsı yapmayacağım. Şu açık ki en başta ABD’nin, İslâmiyete (ve dolayısıyla Arap ülkelerine) Hıristiyanlık mirasından kaynaklanan kültürel uzaklığının yanı sıra, büyük ölçüde Soğuk Savaş kalıntısı çok ciddî bir İsrail kamburu da var. Bir türlü, bu “ileri karakol”un her şeyine kefil olurcasına yanında durmaktan vazgeçemiyorlar ve bu da bölgeye yaklaşımlarına, bir türlü üstesinden gelemedikleri sakatlıklara yol açıyor.

Nitekim Arap Baharı denen demokratikleşme dalgasını ilk ağızda destekledilerse de, bu yüzden (İsrail tümüyle yalnız kalmasın diye) bir süre sonra frene bastılar ve örneğin Mısır’da Mursi’nin Sisi tarafından devrilmesine arka çıktılar. (Yeri gelmişken belirteyim ki Arap Baharı hakkında ben Taraf’ta sadece şu iki şeyi yazmıştım, fazla büyüsüne kapılmaksızın: Geçmişe bir not. Yönsüz tarih, plansız devrim (HerTaraf, 346a, 28 Şubat 2011) ve Geçmişe ikinci not. Mısır, Libya ve KOKY [Kapitalist Olmayan Kalkınma Yolu] (HerTaraf, 346b, 1 Mart 2011)). Gene aynı nedenledir ki,  Arap baharı Suriye’ye de sıçradığında, kısa bir kararsızlık ânından sonra Esad rejiminin bütün “uluslar arası denge”leriyle birlikte sürmesini İhvan gibi daha radikal bir Sünni yönetimine tercih edecekleri sonucuna vardılar.

Türkiye’ye düşmanlaşmaları da son tahlilde buradan kaynaklanıyor. Mursi’ye karşı Sisi’yi, muhalif halk kalkışmasına karşı Esad’ı tuttukları gibi, önce “one minute,” derken Mavi Marmara ve Gazze olayları Erdoğan ve hükümetinden de yüz çevirmelerine yol açtı. Üzerine Suriye’de (gene son tahlilde İsrail bağlantılı) Esad yanlılığı/karşıtlığı sorunu da bindi ve sonuç, esaslı bir soğukluğun da ötesinde, en azından neo-con’lar açısından AKP’ye alternatif arama çabasının (ne kadar umutsuz gözükürse gözüksün) canlanması oldu. Tam bu noktada Markar Esayan güzel yazmış (bkz Sayın “Ermeni” vatandaşımız, danışmadan bekleniyorsunuz, 1 Kasım 2014): “Şu an elde kalan tek ümit genel seçimlerde hükümet ve sayın Davutoğlu’nu sarsmak, cephede Erdoğan’ı Çankaya’da hapsedecek bir gedik açmak… Bu son şans için Kandil kendini kullandırmaya ikna edilmiş görülüyor… Elde kalan ve şiddetli etkiye sahip tek manivela PKK’yı yeniden savaştırmak.”

Esayan devamla, bunun 2015’te alevlenmesi beklenen Ermeni soykırımı sorunuyla bağlantısına da değinmiş: “Kürtlere IŞİD üzerinden yapılan operasyon, 1915’i sanki AK Parti yapmış, Dink’i de AK Parti öldürmüş mertebesinde Ermeniler için hazırlanıyor.” Yeni bir tür Ermeni ultra-solculuğu tarafından kendisine ve Etyen Mahçupyan’a yöneltilen saldırı ve karalama çabaları da şüphesiz buralara bağlanmakta. Katılıyorum fakat şimdilik o patikaya girmeyeceğim; bu yazı çerçevesinde benim için önemli olan şu ki, kendi barış korkusu içindeki PKK önderliği gerçekten bu olasılığın üzerine atlamışa benziyor. Onun içindir ki İsrail yakını Batı basınının “Türkiye = IŞİD” davulunu onlar da bu kadar uzun süre çaldı ve çalmaya devam ediyor; onun içindir ki “Kürtler = laiklik” iddiası işlenmekte; onun içindir ki “Kobane olmazsa çözüm süreci yatar” diye duygusallık ateşleri yakıp 6 Ekim “sokak” çağrısıyla yeni bir kriz çıkarmaya kalkıştılar.

Tuğluk aslında yeni değil; 2011′in bayat, ikinci sınıf tekrarı

Fakat bunun en berrak ifadesi kuşkusuz Aysel Tuğluk’un 29 Ekim’de T24 sitesinde yayınlanan “Kobane’den sonra çözüm süreci ve AKP’nin tükenişi” yazısı. Bırakalım, başlıktaki ayağı zerrece yere basmayan hayalciliği, karanlıkta ıslık çalma tavrını; tükenme tehlikesiyle yüz yüze gelenin AKP mi, PKK mı olduğunu. Cengiz Alğan hemen aynı gün mükemmel yazıp verilebilecek en dolgun, en ağır cevabı verdi (Laik kuvvetler görev başına!); ardından Yeni Şafak’ta Markar Esayan  (Çözüm sürecinin Gezi ve 17-25 Aralık krizi, 30 Ekim) ve Radikal’de Oral Çalışlar da yazdı, daha yumuşak üslûbuyla (Bu nasıl çağrı: “Seküler güçler görev başına!”, 31 Ekim 2014). Haklı olarak hepsi, en çok o net, o fütursuz ulusalcılığı ve bir incir yaprağı dahi örtünememiş darbeciliği içinde dehşet verici “devletin geleceğini düşünenler ve seküler güçler hızla sorumluluk almalıdır” cümlesi üzerinde yoğunlaşıyor.

Buna benim eklemek istediğim bir şey var, tek bir şey ama önemli bir nokta: Bu sözümona tahlil yeni değil; çok ilginçtir, 2010 anayasa değişikliği referandumundan 2011 seçimlerine giden dönemde, PKK’nın kalıcı barış umutlarını sabote etmesi ve sonuçta legal kanadını hiç yoktan Meclis’i boykota sevketmesi sürecinde de, gerek Türk solunu ve gerekse kendi tabanını ikna etmek için aynı “yeni tahlil” — ki o zaman gerçekten görece yeniydi — ortaya atılmıştı. Çünkü o zaman da PKK önderliği, Batı karşısında Türkiye’nin başının dertte olduğu ve kendileri için çok elverişli bir dış konjonktürün doğduğu zannına kapılmış; bu yüzden fiilî barışı bozmuş ve yeniden bağımsız devlet hayallerine kapılarak (ama bunu açıkça telaffuz etmeyerek), ancak böyle bir platformla gerekçelendirilebilecek “halk savaşı” mecrasına dönmeye kalkmıştı.

Kısmen, IŞİD ile savaşmak açısından Batı gözünde kazandıklarını düşündükleri yeni değere, kısmen de gene Batı’daki (hayli abarttıkları) AKP karşıtlığı trendine  bakarak şimdi aynı hatâyı ikinci defa işliyorlar. Fakat yani ne olacak, Mursi’ye karşı Sisi benzeri darbe umutları gerçekleşebilir mi gerçekten? Kürtler “nihayet sokağa iner”se yetecek mi bu, bir kriz ve kaos ortamının oluşmasına? Basının ne dediği bir yana; Batı’nın ciddî karar merkezleri o kadar kolay mı vazgeçecek sanıyorsunuz, Ortadoğu’daki her türlü problemin çözümünün şu veya bu ölçüde anahtarını elinde tutan Türkiye’nin istikrarından? Ahlâksızlığı bir yana, bu öyle bir gaflet ve yanlış hesap ki, o denli mantıksız ve sağlıksız ki, bu “yanlış at” tercihini işte ancak Aysel Tuğluk gibi ikinci-üçüncü sınıf kadrolarına uygulatabiliyorlar. Dikkatli bakın: BDP ve HDP’nin hiçbir görece kişilikli, ağırbaşlı politikacısı yok ortalıkta. Hepsi arazi olmuş gibi; sadece Selâhattin Demirtaş’ın değil, Ahmet Türk’lerin, Sırrı Sakık’ların ve daha nicelerinin de sesi çıkmıyor. “Köprüden önceki son çıkış”ı kullanarak savaşa dönme çabasının 2011’den sonraki bu ikinci edisyonunun teorik gerekçesi, ancak Aysel Tuğluk’a anlattırılabiliyor.

Az kalsın unutuyordum. Bu yazıya ne başlık koyacağımı çok düşündüm. Bir şeyin cılkı nasıl çıkar dedim ilkin — Kürt hareketinin ikide bir sokağa dökülmenin, serhildancılığın, çözüm ile anti-çözüm arasında gidip gelmenin, çözüm bitti-biter-bitiyor diye tehdit etmenin nasıl cılkını çıkardığına; şaka olsun diye “kurt var” diye bağırıp duran yalancı çoban misali giderek sözüne inanılmaz hale geldiğine dikkat çekmek anlamında. Hele 1 Kasım’a yönelik ikinci “sokak” çağrısından sonra, Yetti artık diye de geçirdim aklımdan. Sonunda, Aysel Tuğluk ile Emine Ülker Tarhan’ın birbirlerine ne kadar yakıştıklarını düşünerek, “bari birlikte parti kursunlar,” kursunlar da durum basitleşsin, siyasal ortam netlik kazansın fikrinde karar kıldım.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar