Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Öylesine bir makale çevirisi (Isaiah Berlin)

  • 11.12.2014 00:00

 [6-9 Aralık 2014] Bir başka okuma ve düşünme egzersizi, Graz gidiş-dönüşünden kalma. Bütün tarihsel olgular başlı ve sonludur (tarihsel olmaları da bu demektir zaten); büyük tektanrıcı dinler ve din benzeri inançlar ne derse desin, aşkın (transandantal) hiçbir şey yoktur, ezelî ve ebedî hiçbir şey yoktur insanlığın gelişiminde. Ne ki, en derin, en yumuşak ve plastik düşünenlerimiz (düşünmüş olanlarımız) bile zaman zaman bu hayale kapılır, gençlik nostaljisine yenik düşer; yanlışlandıysak yanlışlandığımızı, bir şeyler bittiyse bittiğini, çöktüyse çöktüğünü, çağ değiştiyse değiştiğini, sosyalist bir ekonomik model ve program diye bir şey kalmadıysa kalmadığını kabul etmek istemeyiz bir türlü. Bu da çok insanî bir şeydir elbet; ne ki, bizi içten içe çürüdüğünü pekâlâ bildiğimiz bir “mahalle”ye hapseder ve bütün o “cemaat”imizle de birlikte geçmişte yaşamaya, bugüne ve geleceğe cesurca bakamamaya sürükler.

Eski Taraf’ta defalarca anlatmayı denemiştim, geldiğim noktada Marksizme ve sosyalizme nasıl bakmaya çalıştığımı. İki amacı vardı bu denemelerin: biri, doğrudan doğruya tarihçilik tutkusu; (tabii 19. yüzyıl ortalarından başlayarak) 20. yüzyılda tam ne olup bittiğini, artık her şeye Marksizmin içinden bakmayan, sırf sosyalizmin zaferlerine sevinmeyen ve gene sırf sosyalizmin yenilgilerine ağlamayan, bir adım ötede kendini sürekli haksızlığa uğramış, mutlak mazlum ve mağdur gibi algılamayan, komünizm yerine Stalinizm demenin ucuzluğuna sığınmayan, “bizim” kurduğumuz diktatörlük rejimlerinin “yoldaş”larımızı (parti ve hattâ merkez komitesi üyelerini) dahi katletmiş olmasını kınamakla yetinmeyip, asıl sıradan halka (gerici, karşı-devrimci, dindar Hıristiyan veya Müslüman, kulak vb oldukları gerekçesiyle) reva gördükleri — reva gördüğümüz — zulme parmak basan bir gözle yerli yerine oturtmak. İkincisi ise daha güncel: olabildiği, daha doğrusu belki olabileceği kadarıyla yeni bir sol-demokrat siyaset anlayışını, devrim, sosyalizm ve “tarihin yönü” anlayışlarının kamburundan, ölü ağırlığından kurtarıp, eski sosyalist soldan kaldığı kadarıyla birkaç bin insanın (çok umutlu olmasam da) daha özgür ve esnek bir şekilde liberal-demokratik siyaset yapmasına olanak sağlamak, yeni bir teorik zemin hazırlamak. Esasen bu amaçla, Serbestiyet’te de başlamıştım bu konuları tekrar toparlamaya. Geleceğe bakış (1) Devrim planları olmayan bir dünya’yı (14 Ağustos 2014) bu çerçevede yazdım; arkasını da adım adım getirerek, “aydınların [tarihin beklediğimiz gibi gelişmemesi karşısındaki] karamsarlığı” konusunda Gürbüz Özaltınlı’nın (2-9 Mart ve en son 23 Nisan 2014’te) ve daha yakın zamanda Kemal İnan’ın (Beyaz Türkler, 11 Ekim 2014) yazdıklarıyla da buluşup, oradan “tek yol reform — öyleyse nasıl bir politika?” irdelemesine sıçrayacaktım.

Hâlâ da yazarım (sanıyorum); ne ki, her nedense benim bu tür evdeki hesaplarım hemen hiç çarşıya uymaz; kâh başka işlerin altında ezilir, kâh daha kısa vâdeli tepkiler yüzünden yan pistlere saparken haftalar, aylar geçer — ve sonra karşıma öyle bir şey çıkar ki, bütün planlarım altüst olur; çok sonra gelmeyi umduğum fikirleri durup her şeyin önüne almak zorunda kalırım. İşte bu sefer de öyle oldu; uçakta, havaalanında ve sonra gene uçakta, Isaiah Berlin’in (1909-1997) tanıdık bazı fikirlerini çok derli toplu biçimde ifade eden kısacık bir yazısına rastladım. Tekçi (monist) düşünceye karşıtlığını da, “değerler çoğulculuğu” (value pluralism) yaklaşımını da bilmiyor değildim gerçi. Zaten Tolstoy’dan yola çıkan ünlü The Hedgehog and the Fox (1953; Kirpi ve Tilki) denemesi pek çok şey söylüyordu bu konularda. Eski Yunan şairi Arkhilokhos’a göre tilkinin pek çok şey bilmesine karşılık, kirpi tek ama çok büyük bir şey bilirmiş. Berlin buradan giderek, engin entellektüel ufkuna giren pek çok düşünürü tilkiler ve kirpiler diye ikiye ayırır. Bir bakıma bu, her sorunun biricik sırrı ve çözümünü bildiğine inanmak gibi aşırı bir epistemolojik özgüven ile daha eklektik bir “belki”cilik, geniş bir açık fikirlilik arasındaki farktır. Örneğin (Londra’da, Highgate’teki, yıllar önce benim de ziyaret edip çiçek koyduğum mezarı ve heykelinin fotoğrafını gene New York Review’dan alıp bu yazının başına koyduğum) Marx, yüzde yüz bir kirpiydi kuşkusuz (ama Engels galiba biraz daha fazla tilkilik öğeleri taşıyordu).

fft5_mf48669

Bir de hayat ve toplum karşısında her iki duruşu karıştıranlar, ya da birinden diğerine geçmeye kendini zorlayanlar vardır. Bu da daha çok monistliğe heves etmek ve o yolla hidayete varmayı düşlemek şeklinde olur. Nitekim Berlin’e göre Tolstoy yetenekleri ve doğal eğilimi itibariyle tilki (yani insanlık halinin sonsuz çeşitliliği ve belirsizliğini kucaklamaya yatkın) olduğu halde, illâ kirpi (yani determinist) olmaya kendini zorlamış, bu da özellikle son yıllarında trajik kırılmalara yol açmıştır.

Pencereden altımdaki Tirollerin karlı tepelerine dalıp gittim; son 25-30 yılımın derece derece Maoculuktan, aktivist solculuktan, sol aktivizmden, nihayet Marksist teoriyi ve gelecek projesini itirazsız kabullenişin kendisinden kopma sürecinde algıladığım, evirip çevirdiğim, içime sindirdiğim her şey, burada, şu elimdeki (aşağıda okuyacağınız) metinde o kadar iyi ve özlü, akıcı ifade edilmişti ki, Berlin’in sezgilerini hem kendime çok yakın hissediyordum, hem de doğrusu çok ama çok canımı yakıyordu. Bir zamanlar ben de büyük bir coşku ve adanmışlık duygusuyla kirpi olmaya kalkışmamış mıydım, ilk gençliğimin ve üniversite yıllarımın olanca tilkiliğine karşın? Buna “kendi içimizdeki burjuvaziyi yenilgiye uğratmak” demiyor muyduk (ve büyük monoteizmlerin dıştaki değil, asıl “kendi nefsindeki şeytanı taşlama” çağrısından ne farkı vardı)? O dönemde benim ve bizim tek büyük gerçekliğim/iz Marksizmimizdi elbet; bu yüzden Isaiah Berlin’i de küçümsemiyor, “adam sen de, bildiğin banal, yüzeysel liberalizm, ne olacak” diye omuz silkmiyor, okumaktan inatla kaçınmıyor muydum? Fakat sonuçta gene de (hepimizi yüzde yüz esir alabilmek için toplum ve dış dünya ile bütün bağlarımızı yok etmeye kalkışan parti disiplininin dahi bastırıp silemediği) o tilkilik kurtarmadı mı beni kirpilik hallerimden? Tony Judt, Eric Hobsbawm’ı “çağın dehşet ve utancını uykuda geçirmek”le eleştirmişti (Hobsbawm öldüğünde bu yazıyı da çevirip Taraf’ta yayınlamıştım; bkz Eric Hobsbawm ve Komünizm Romansı, 11-12 Ekim 2012). Isaiah Berlin gibi neredeyse tamamını değil ancak yarısını bilfiil yaşayıp görmüş olsam da bu boşluğu komünizmin kollektif hafızası ve geleneklerini içeriden tanımışlıkla telâfi edebildiğim 20. yüzyıl tarihi, Berlin gibi bana da ve aynı nedenlerle korkunç gelmiyor mu? Son yıllarda tam da bu nedenle orasından burasından çeşit çeşit 20. yüzyıl dersleri tasarlayıp vermeye koyulmadım mı? 2007’den beri solun en temel illetlerinden biri olarak maksimalizm (azamîcilik) üzerinde defalarca durdum. Birazdan okuyacağınız yazısında Berlin, maksimalizmin olabilecek en saf ve en doruk şeklini — bütün evrensel değerlerin hep bir arada ve aynı ölçüde gerçekleşebileceği tasavvurunu eleştirmiyor mu?

The New York Review of Books’un 23 Ekim – 5 Kasım 2014 sayısından aldığım bilgilere göre, 25 Kasım 1994’te (yani bundan yirmi yıl önce) Toronto Üniversitesi Isaiah Berlin’e Hukuk Doktoru onursal ünvanını vermiş. 85 yaşındaki ve üç yıl sonra ölecek olan Berlin ödül törenine gidememiş ama yazıp yolladığı kabul konuşması onun adına okunmuş. Fakat acaba 21. yüzyıla ilişkin iyimserliğinde acele etmiş mi biraz? Bugün Batı (İsrail’den, Suriye ve Irak’tan, Türkiye’den Ukrayna’ya kadar her yerde) iyiden iyiye yolunu şaşırmış vaziyette; Batı dışında pek çok yerde ise bu boşluk veya vizyonsuzluktan da yararlanarak yeni “otoriter demokrasi” veya “militan demokrasi”ler yükseliyor. Ve tabii Türkiye ayrı bir âlem. Hazreti İsa’nın Eboli’ye hiç uğramamış olması gibi, liberalizm ve hele Isaiah Berlin tarzı bir liberal, evrenselci hümanizm de Türkiye’ye hiç uğramamış anlaşılan. Geçmişte ve bugün, ortalık her şeyin cevabını bildiğini sanan kirpilerden geçilmiyor. Atatürkçü modernizm kirpileri. Solcu “tek yol devrim” kirpileri. Silâhlı Kürt milliyetçiliği kirpileri. Ve şimdi de bütün cevapları dinde, İslamiyette buldukları inancıyla başlarını almış giden başka kirpiler (örneğin şu yeni biten Millî Eğitim Şûrası). Hem Osmanlıcayı, hem din derslerini (üstelik birinci sınıftan itibaren) zorunlu yapacak, “istesek de istemesek de bu memlekete zorla öğretecek” bir kirpilik düşüncesi.

Evet, böyle bir dönemden de geçeceğiz sonunda. Fakat işte asıl bu yüzden, Isaiah Berlin’in yüzyılımıza şu süssüz mesajını herkesin döne döne okuması gerekli.

21. YÜZYILA BİR MESAJ

“Olabilecek en iyi zamandı, olabilecek en kötü zamandı.” Charles Dickens ünlü A Tale of Two Cities [İki Şehrin Öyküsü] romanına bu sözlerle başlar. Fakat heyhat, aynı şeyi kendi korkunç yüzyılımız hakkında söylememiz olanaksız. İnsanlar birbirlerini binlerce yıldır imha edip duruyorlarsa da, Attila’nın ve Hunların, Cengiz Han’ın, ya da (savaş sırasında toplu kıyım yapmanın mucidi) Napolyon’un yaptıkları, hattâ Ermeni katliamları dahi, Rus Devrimi ve sonrasında olanlarla karşılaştırdığımızda solda sıfır kalır. Lenin’in, Stalin’in, Hitler’in, Mao’nun, Pol Pot’un hesabına yazılması gereken baskı ve zulümler, işkenceler, cinayetler ile bütün bu dehşetlerin duyulmasını yıllar boyu önleyen sistematik bilgi tahrifatı — bunlardır benzersiz olan. Doğal felâketler değil, önlenebilir insanî suçlardı hepsi; tarihsel determinizme inananlar ne derse desin, pekâlâ kaçınılabilir bir nitelik taşıyorlardı.

Bunları özellikle duygulanarak söylüyorum, çünkü çok yaşlı bir insanım ve bu yüzyılın neredeyse tamamını görmüş bulunuyorum. Kendi hayatım huzur ve güvenlik içinde geçti ve daha nice insanın başına gelenler karşısında bundan neredeyse utanç duyuyorum. Tarihçi olmadığım için bunca dehşetin nedenlerine yetkin bir şekilde eğilemem. Gene de deneyebilirim sanıyorum.

Kanımca bu olayların temelinde, her ne kadar kendi meşum katkılarını yapmış da olsalar, korku, açgözlülük, kabilesel nefretler, kıskançlık, iktidar tutkusu gibi — Spinoza’nın deyişiyle — sıradan olumsuz insan duyguları yatmıyor. Zamanımızda bu gibi olaylar, fikirlerden, daha doğrusu bir özel fikirden kaynaklandı. Paradoksa bakın ki, anonim sosyal ve ekonomik güçlere kıyasla fikirleri görece önemsiz sayan Karl Marx, eserleri aracılığıyla yirminci yüzyılın hem kendi istediği yönde, hem de doğurduğu tepkilerle karşı yönde dönüşmesine o kadar büyük katkıda bulundu. En ünlü yazılarından birinde Alman şairi Heine, çalışma odasında sessizce oturan filozofu küçük görmemeyi öğütler; eğer Kant teolojinin altını oymuş olmasaydı, Robespierre Fransa Kralının kafasını zor uçururdu.

Devamında Heine, Alman filozoflarının — Fichte’nin, Schelling’in ve Alman milliyetçiliğinin diğer babalarının — silâhlı müritlerinin, bir gün gelip, Fransız Devrimine rahmet okutacak derecede büyük bir fanatik yıkıcılık dalgası içinde Batı Avrupa’nın en büyük anıtlarını yerle bir edeceğini öngördü. Alman metafizikçilerine biraz haksızlık etmiş olabilir ama Heine’nin temel fikri bana geçerli gibi geliyor: Nazi ideolojisinin kökleri, yozlaşmış bir biçimde de olsa Alman Aydınlanma karşıtlığında yatıyordu. Ve mükemmelliğe ulaşılabileceğinden emin olan kimilerinin söz ve yazılarının etkisi altında, vicdanen huzur içinde adam vurup öldürebilecek insanlar gerçekten var.

Açıklamaya çalışayım. Eğer insanlığın bütün sorunlarına herhangi tek bir çözüm bulunabileceğine, insanların sırf ulaşmak için tam ne gerekiyorsa yapmaları halinde ulaşabilecekleri ideal bir toplum kurgulamanın mümkün olduğuna gerçekten kanaat getirmişseniz, o zaman sizin ve takipçilerinizin böyle bir cennetin kapılarını açmak için ödenecek hiçbir bedelin fazla yüksek olmayacağına da inanmanız gerekir. Bir kere bazı basit gerçekler önlerine konduğunda, ancak aptallar veya kötü niyetliler direnmeye devam edebilir. Karşı koyanlar ikna edilmek; ikna edilemiyorlarsa onları hizaya getirmek için yasalar çıkartılmak; o da olmuyorsa cebire, gerekiyorsa şiddete — teröre, katliamlara — başvurulmak zorundadır. Lenin Das Kapital’i okuduktan sonra tam da bu sonuca varmış ve eğer âdil, barışçı, mutlu, özgür ve erdemli bir toplum kendi önerdiği yöntemlerle kurulabilecekse, o zaman bu amaç uğruna başvurulması gerekli her, ama gerçekten her yol ve araca başvurulmasının mübah olduğunu kendi kendisiyle tutarlılık içinde savunmaktan geri durmamıştı.

Bunun ardında yatan köklü inanç, insan hayatının ister bireysel ister toplumsal bütün temel sorunlarının tek bir gerçek cevabı olduğu ve bunu da keşfetmenin mümkün olduğudur. Bu da uygulanabilmeli ve uygulanmalı, bunu keşfedenler de her sözü kanun hükmündeki liderler sayılmalıdır. Bütün gerçek sorunların tek bir doğru cevabının olabileceği düşüncesi, çok eski bir felsefî nosyondur. Atinalı büyük filozoflar, Yahudiler ve Hıristiyanlar, Rönesans düşünürleri ve XIV. Louis’nin Paris’i, onsekizinci yüzyılın radikal Fransız reformcuları ve ondokuzuncu yüzyılın ihtilâlcileri — cevabın ne olduğu veya nasıl bulunabileceği konusunda ne kadar ayrı düşünürlerse düşünsünler (ve bu yüzden ne kadar kanlı savaşlara tutuşurlarsa tutuşsunlar) — cevabın ne olduğunu bildikleri ve gerçekleşmesini ancak insanların kötülüğü ile salaklığının önleyebileceği kanısındaydılar.

Sözünü ettiğim [o özel] fikir işte budur ve şimdi size, bunun yanlış olduğunu söylemek istiyorum. Bu yanlışlık, sadece farklı toplumsal düşünce ekollerinin farklı çözümler önermesinden ve hiçbirinin rasyonel yöntemlerle kanıtlanamamasından kaynaklanmıyor; çok daha derinde yatıyor. Pek çok ülkede ve çok değişik zamanlarda insanların çoğunun bağlandığı, yüzde yüz değilse bile büyük ölçüde evrensel sayabileceğimiz değerler, her zaman birbiriyle uyumluluk göstermeyebiliyor. Ya da bazıları uyumlu, bazıları ise uyumsuz olabiliyor. İnsanlar her zaman özgürlük istemiş, güvenlik istemiş, eşitlik istemiş, mutluluk istemiş, adalet istemiş, bilgi istemiş vesaire. Ne ki, mutlak özgürlük ile mutlak eşitliğin bağdaşması olanaksız — eğer insanlar tamamen özgür olsalardı, kurtlar da kuzuları yemekte özgür olurdu. Mutlak eşitlik ise insan özgürlüklerinin kısıtlanması yoluyla, en becerikli ve en yetenekli olanların rekabet durumunda mutlaka okkanın altına gidecek olanların önüne geçmesine izin verilmemesi anlamına gelirdi. Güvenlik ve güvenlikle birlikte özgürlükler de, bu güvenliği ve özgürlükleri yıkma özgürlüğü tanınırsa korunamaz. Aslına bakarsanız, herkes de güvenlik veya barış istemez zaten; aksi takdirde savaş yoluyla veya tehlikeli sporlar yoluyla şan ve şeref peşinde koşanlar çıkmazdı.

Adalet her zaman insan idealleri arasında yer almışsa da, merhamet ile tam bağdaşmaz. Yaratıcı hayal gücü ve doğallık, kendi başlarına harika olabilirse de, planlama, örgütleme, sorumlu ve dikkatli hesaplama ihtiyacıyla kolay kolay uyuşmayabilir. Amaçların en soylusu diyebileceğimiz bilgi veya gerçeği arayış, insanların özlediği mutluluk ve özgürlükle tamı tamına özdeş değildir, çünkü tedavisi olmayan bir hastalığa yakalandığımı bilmek beni daha mutlu veya daha özgür kılmayabilir. Daima bir seçim yapmam gerekir: huzur ve sükûnet ile heyecan arasında, veya bilgi ile her şeyden habersiz bir mutluluk arasında.

Öyleyse bu değerlerden kâh biri ve kâh diğerinin, bazen son derece fanatik kesilip — tıpkı gözlerini nihaî bir amaca, altın yaldızlı bir geleceğe diken yirminci yüzyılın büyük zalimlerinin, bu uğurda milyonların hayatını, özgürlüğünü ve insan haklarını ayaklar altına almaları gibi — diğer hepsini ayaklar altına almaya kalkan savunucularını zaptetmek için ne yapmalı?

Bu soruya verecek hiçbir dramatik cevabım yok, korkarım. Belki sadece şu: Eğer yaşamımıza esas aldığımız bu temel insan değerlerine sahip çıkılacaksa, o zaman başımıza en kötüsünün gelmemesi için takaslar, uzlaşmalar, düzenlemeler kaçınılmaz oluyor. Şu kadar eşitliğe karşılık şu kadar özgürlük; şu kadar güvenliğe karşılık şu kadar kendini birey olarak serbestçe ifade edebilmek, şu kadar adalete karşılık şu kadar sevecenlik. Altını çizmek istediğim nokta şu ki, bazı değerler çelişir, çelişiyor: insanları peşinden koşturan bütün amaçların kaynağında ortak doğamız var, ama bu peşinden koşma olayının bir nebze kontrol altına alınması zorunlu — özgürlük ile mutluluk, tekrar edeyim, birbiriyle tam uyuşmayabilir; aynı şekilde, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik de.

Öyleyse ölçüp tartmamız, pazarlık yapmamız, uzlaşmamız ve bir yaşam biçiminin rakiplerince ezilmesini önlememiz şart oluyor. Bunun, idealist ve coşkulu genç erkek ve kadınların ardında yürümek isteyeceği bir bayrak olmadığının fazlasıyla farkındayım — çok evcil, çok akıllı uslu, çok burjuva gözüktüğü; insanın iyi ve olumlu duygularını cömertçe angaje etmediği için. Ama lütfen bana inanın ki gerçekten, istediğiniz her şeye sahip olamazsınız, hem sadece pratikte değil, teoride de. Bunun inkârı ve insanlık için biricik gerçek amaç olabilecek tek bir yüce ideal arayışında israr, daima ve mutlaka şiddete, cebire götürür. Oradan da kan ve yıkıma — yumurtalar kırılıp durur ama omlet yoktur ortalıkta; sadece kırılmaya hazır sonsuz sayıda yumurta, yani insan hayatları vardır. Ve sonunda o tutkulu idealistler de omlet yapmayı unutur, sadece yumurta kırmaya devam ederler.

Hayli uzun yaşamımın sonlarına doğru bunun biraz olsun idrak edilir gibi olduğunu kaydetmekten mutluluk duyuyorum. İnsanlık tarihinde her halükârda nadir görülen rasyonellik ve hoşgörü, o kadar horlanmıyor artık. Liberal demokrasi her şeye rağmen ve özellikle çağımızın en büyük vebası olan fanatik, köktenci milliyetçiliğe rağmen yayılma gösteriyor. Büyük tiranlıklar ya yıkıldı, ya yıkılmak üzere — Çin’de bile o gün çok uzak değil. Burada hitap ettiğim sizlerin, insanlık için benim korkunç yüzyılımdan ancak daha iyi bir dönem olabileceğini düşündüğüm yirmi birinci yüzyılı göreceğinize memnunum. İyi talihinizden ötürü sizleri kutluyor; gelmekte olduğuna inandığım bu daha parlak geleceği göremeyeceğime hayıflanıyorum. Yaydığım onca kasvetten sonra, sözlerime böyle iyimser bir havada söz verebildiğime seviniyor; gerçekten haklı nedenlerim olduğuna inanıyorum.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.