Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Eğitim Şurası (2) Osmanlıca sembolizmi

  • 26.12.2014 00:00

 [23 Aralık 2014] Bitişikte iki çift görüntü yer almakta. En solda, 1450’lerin 42 satırlı Gutenberg İncili; onun yanında, bir Osmanlı tapu tahrir defteri. En sağda, yukarıdaDomesday Book’tan Latince (Ortaçağ Latincesi) bir sayfa ve altında, Ahmed Karahisarî’ye atfedilen ama oğluna da ait olabilecek bir 16. yüzyıl Kuran’ı. Kutsal kitaplar malûm; diğerleri izaha muhtaç. Timar sisteminin 15. yüzyıl ortaları ile 16. yüzyıl sonları arasındaki işleyişi çerçevesinde Osmanlı devleti, sancak veya kazalara 30-40 yıl aralarla “il yazıcıları” denen heyetler yollayıp erişebildiği bütün tarımsal gelir kaynaklarını kaydettirir; ortalama vergi akışını bu bilgilere dayandırmaya çalışırdı. Çok yeni ve özgün bir sistem değildi gerçi; yüzyıllar önce Avrupa’da da pekâlâ biliniyordu. Nitekim Normandiya Dükü William İngiltere’nin fethini tamamladığında, 1085 yılı itibariyle ülke çapındaki her türlü toprak tasarrufu ve vergi yükümlülüğünün saptanmasını emretmiş; çıkan sonuçların 1086 tarihli tutanağı, özgün adıyla Liber de Wintonia (Winchester Defteri), hükümlerinin itiraz edilemezliği nedeniyle 12. yüzyıldan itibaren (Orta İngilizce yazılışıyla) Domesday Book(Kıyamet Kitabı) diye anılmaya başlamıştı. Fakat demek ki bu “resim”lerde konular üç aşağı beş yukarı aynı: (a) tektanrıcı inanışlar; (b) bağımlı köylülerin artı-ürününe nasıl el konacağı. Ama iki değişik yazının salt görsellik boyutu, muazzam sembolik önem kazanıyor; ayırıcı bir rol oynuyor; farklı kültür ve kimlik dünyalarının hem simgesi hem kilidi haline geliyor.

Anlaşılabileceği gibi, “herkes gider Mersin’e, ben giderim tersine” misali, birkaç hafta rötarla Osmanlıca meselesine dönüyorum. Bu da çok oldu geçmişte. Her şey çok hızlı akıyor; gündem habire değişiyor; bir önceki aşama unutulup gidiyor. HB neden sonra, çok arkalardan, kör topal yetişiyor (veya yetişemiyor). Ama belki böylesi daha iyi. Bizde tartışma denen şeyler, tartışma değil zaten. Daha çok, el kaldırıp tavır alma, ben şu yanda veya bu yandayım deme gösterileri. Stand up and be counted (kalk, hazırolda dur, sayıma katıl). Kimsenin öğrenmeye, ufkunu genişletmeye, hele tutumunu değiştirmeye niyeti yok. Dostlar alış verişte görsün.

İşte böyle teselli ediyorum kendimi, olay soğuduktan sonra, sâkin kafayla biraz derli toplu şeyler yazmak yüzde bir daha yararlı olabilir diye. Tekrar pahasına: Eğitim Şûrası’nın kamusal alana bir dizi yeni İslâmî kültür ve inanç sembolü dikme atılımında en çok tepkiyi (3) Osmanlıca dersleri çekti (konu numaralamam 13 Aralık’tan devam ediyor). Her iki tarafta inanılmaz cahillikler sergilendi. Savunanlar insanların “hiç olmazsa” dedelerinin mezar taşlarını ya da cami, çeşme ve diğer anıtların üzerindeki kitabeleri okuyabilmesinden dem vurdu (asıl onları sökmenin çok zor olduğunu akıllarına dahi getirmeden). Karşı çıkanlar, ana dilini iyi bilen herkesin, o dilin daha eski biçim ve aşamalarını da rahatlıkla okuyabileceğini iddia etti — bu yolla, güya Osmanlıcanın “bir yabancı dil olmadığını,” dolayısıyla özel olarak öğretilmesi ve öğrenilmesi gerekmediğini ispatlamak için. Hattâ çoğu zaman, yazı ile dilin kendisi arasındaki ayırım bile gözetilmedi; Arap alfabesinden türetilmiş Osmanlı “eski yazı”sı ile Osmanlı Türkçesi arasındaki fark güme gitti.

Özellikle belirteyim; ben bir Osmanlı tarihçisi değilim. Öte yandan Osmanlı tarihçileri ve tarihçiliğiyle haşır neşirim; yıllardır, içinde çok seçkin Osmanlı tarihçilerinin yer aldığı Tarih bölüm veya programlarında bulundum, hattâ koordinatörlüğünü yaptım ve halen de yapıyorum; müfredatlarını hazırlamaya, Osmanlı Tarihi master ve doktorasının “araştırma dilleri yükümlülükleri”nin (kaç yıl ve hangi düzeye kadar Osmanlıca, kaç yıl Arapça, kaç yıl Farsça vb) belirlenmesine katkıda bulundum. Eh, diyelim ki ikinci elden de olsa belirli bir bilgim var bu konularda. Herhalde bu yüzden, en çok, ileri geri lâf yetiştirirken bunca Osmanlı tarihçisinin nasıl yetişiyor olabileceğini hiç düşünmeyen, üniversitelerin Tarih bölümlerine ve dil derslerine açıp bakmak zahmetini dahi göstermeyenlere hayret ediyorum.

(4) Çıkış noktası itibariyle, evet, bu sorunun kaynağında yatan, modernist Türk milliyetçiliğinin Türkiye’nin Doğu uygarlığına mı, Batı uygarlığına mı dahil ve ait olacağına dair, 1920’ler ve 30’lardaki tasavvurlarıdır. Yazı Devrimi veya Harf Devrimi denen olay bu açıdan problemlidir, tartışılmalıdır. Oral Çalışlar’ın da İsmet İnönü’den alıntılarla hatırlattığı gibi (12 Aralık: Osmanlıcayı neden yasakladılar?), “eski yazı”ya karşı ve Latin alfabesi lehine sayıp dökülen, ilkinin imkânsız denecek derecede zor olduğu ve ümmîliğe, cehalete yol açtığı, ya da ilkiyle değil ancak ikincisiyle çağdaş bilim yapılabileceği gibi gerekçelerin hemen hepsi palavraydı ve palavradır. Bu sis perdesinin ardındaki asıl neden bir kimlik mühendisliğiydi; Kemalistlerin modernizasyon uğruna Türkiye’yi İslâm kültür dairesinden çıkarıp Batı kültür dairesine aktarma projesi ve bu doğrultuda, ülkeyi mevcut toplumsal belleğinden koparıp üzerine yeni, Batılı bir toplumsal bellek ve kültür monte etme çabasıydı. Şart değildi, çünkü modernleşme pekâlâ geçmişle ve gelenekle farklı bir ilişki kurulmasıyla da elele gidebilirdi. Ama o gün içinsentezciler değil mutlakçılar kazanmış ve onların Batı toptancılığı egemen olmuştu. Çözüm bilimsel veya objektif anlamda değil, politik açıdan “biricik” hale gelmişti. En başta işaret ettiğim gibi, bu açıdan değişik yazı türlerinin farklı görselliği de başlı başına sembolik, bir yığın başka çağrışımla yüklü bir önem taşıyordu.

O zamanın galiplerine göre geri kalmışlığın sorumlusu olan eski kültür ve bellek “eski yazı”yla dokunmuştu; “eski yazı” üzerinden bütün bir İslâm, Arap ve Fars geleneğine bağlıydı. İlerlemenin önünün açılması uğruna, yeni kültür ve bellek “yeni harfler” üzerinden, Eski Yunan ve Roma temelleri üstünde yükselmiş Batı kültürü ve kimliğine bağlanacaktı.

Aşikâr ki bugün Osmanlıca dersleri dendiğinde bütün bu anılar yeniden canlanıyor ve Müslümanlar ile laikler arasındaki kutuplaşmaya bir de buradan su taşınmaya başlıyor. Birileri bunu, Türkiye’nin Batılı kimliğini (ve daha genel olarak, Cumhuriyetin bütün kazanımlarını) yok etmeye yönelik bir karşı-devrim gibi görüyor. Diğerleri ise, 1920’lerdeki haksız ve yanlış kopuşun haklı ve doğru rektifikasyonu sayıyor. İbre bir uçtan diğerine savrulmakta. Fakat acaba bugünün galiplerinin (bir kısmının) özlediği restorasyon, reel olarak gerçekleşebilir mi? Kimilerinin “sağcı” diye burun kıvırılp okumaya tenezzül etmediği Etyen Mahçupyan, Eğitim Şûrası hakkında peş peşe yazdığı beş önemli yazıda (Akşam, 11-14-16-18-21 Aralık), eskiden Batılılaşmacılar mutlakçılıkta israr eder, gelenekçiler ise savunma hattını sentezcilikte kurmaya çalışırken, bu sefer İslamcı kesimin sentezciliği bırakıp mutlakçılığa kaydığına; (benim “aradığımız bütün değerler Mehmed Âkif ve Necip Fâzıl’da mevcuttur” diye özetleyebileceğim) bir basitçiliğin vücut bulduğuna; bu değerlerin Türkiye’nin geleceğine nasıl güç katacağının ise hiç açıklanamadığına; her halükârda, büyük bir yüzeysellik tehlikesi doğduğuna, hem de defalarca işaret etti.

Hemen tamamen katılıyor ve Osmanlıca derslerinin 1920’lerde ampüte edilen eski kültürü, belleği ve kimliği neden geri getiremeyeceğini gösterebilmeyi umuyorum.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.