Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Amerikan futbolunun ‘ruhsuz beyaz’ oyun kurucuları

  • 18.01.2015 00:00

 [17 Ocak 2015] Şimdi her şey bitti de Amerikan futbolu ve NFL mi kaldı? Bir kere, sırf spor çerçevesinde bile bu, ne kadar gayri millî bir snobizm? Asıl önemlisi, terör, düşünce özgürlüğü ve inançlara saygısızlık; buradan hareketle Avrofobi ve İslâmofobi gibi son derece ağır ve vahim konuların ortasındayken bu ne hafiflik ve ciddiyetsizlik?

Demeyin lütfen. Bizim neslimiz gözü politikadan başka bir şey görmeyen tek-çizgili bir darlıktan hayli çekti geçmişte. Hayat sonsuz çeşitliliği içinde çok karmaşık bir bütün. Ve hep aynı derunîlik düzeyinde seyredemez. Sıkar, bezdirir. Ayrıca, sözünü edeceğim küçük olayın, bir “tersten ırkçılık” örneği olarak, çok da alâkası var, Charlie Hebdo katliamı ve büyük Paris yürüyüşünden, “asıl fail Batıdır” yayınları ve “Haçlı Seferi” yorumlarından bu yana konuştuğumuz meselelerle.

Benimse bir, “ağır ol, molla desinler” tavsiyelerinin yararlı olabileceği yaşlarım (ah ah) çok gerilerde kaldı; iki, Euroleague’in sponsorluğunu THY’nin yaptığı ve reklâmlarına (yerli tüketime yönelik Onaltı Türk Devleti askerlerini değil) elbette Messi ile Kobe Bryant’ı çıkarmakla övündüğü, futbolda bütün kulüplerin sahaya dört-beş-altı “yabancı” çıkardığı, bütün uzun mesafe koşucularımızın ise Kenya’dan geldiği bir küreselleşme ortamında, “millî spor”u koydunsa bul artık; üç, bilinçli tercih ve düşüncelerim bir yana, gençliğim, yetişme tarzım ve halen de yaşam tarzım itibariyle, maalesef gayet kozmopolit, sol kökenli bir Beyaz Türk olduğum zaten herkesin mâlumu. Komünist bir ailede büyüdüm ve çocuktan Marksist oldum; üstüne bir de liseyi Robert’te, üniversiteyi Yale’de okudum; yani insan daha ne kadar “kökü dışarıda” olabilir, değil mi? Amerikan spor âlemine öyle uzaktan ve kağıt üzerinde değil, çok yakından, içeriden ve bire bir âşinalığım işte o öğrencilik yıllarımdan kalma. Tabii (kıyısından köşesinden de olsa şahsen içinde sayılabileceğim) yüzme ve sutopunu, ama ayrıca basketbolu ve Amerikan futbolunu da yakından izledim. Her şey bir yana; esasen sosyal hayat bakımından buna az buçuk mecburdunuz. Hafta sonu maça ve maç sonrası partiye değil de nereye götürecektiniz kız arkadaşınızı? İkide bir sarılıp öpüşmek için, kendi takımınızın sayı yapmasından daha iyi bahane mi vardı, daha maçın sonuna varmadan?

Gençlik işte. Öyle veya böyle, hem beyzbol, buz hokeyi ve Amerikan futbolu gibi, o zamana kadar pek bilmediğim sporların bütün teknik yanlarını öğrendim, hem de, âdeta farkına varmaksızın bir yığın sosyo-kültürel gözlemde bulundum. Bulunmuşum; şimdi dönüp de o 1964-69 aralığına yeniden ve ince ince hatırlayarak baktığımda, çok daha iyi anlıyorum. Liseyi bitirip Amerika’ya gideli tam elli yıl oluyor. Her şey bir yana; gerek NBA’si, MLB’si, NHL’si ve NFL’siyle profesyonel ligleri, gerekse bütün NCAA (kolej) sporlarıyla, belki sadece atletizm hariç, çok ama çok beyaz, bugün tiryakisi olan gençlerin tasavvur edemeyeceği derecede beyaz bir dünyaydı. Yurttaşlık Hakları (Civil Rights) hareketinin en civcivli zamanıydı (henüz toplumsal kültürü derinden değiştirmemişti); Güney eyaletlerinin kamusal alanında, toplu taşıma araçlarında ve okullarında ırk ayırımı daha yeni ve zar zor sona erdirilirken bir yandan da Martin Luther King Jr bu uğurda canını veriyor; negro (zenci) ve daha kötüsü (“kıro”yı andıran) nigger deyimleri hâlâ hiç çekincesiz kullanılıyor; black (siyah) ufak ufak devreye giriyor; African American (Afrika kökenli Amerikalı) ise henüz ufukta gözükmüyordu. Liberal hoşgörünün kalesi sayılan kuzeydoğuda, New England’da bile, üniversite gençleri arasında “siyah bir kızla çıokmak ister miydiniz” veya “siyah bir erkekle çıkmak ister miydiniz” türü, hiç olmayacak sanılan durumları kurcalama tarzları bugün hayli tuhaf gelen anketler yapılabiliyor; dahası, “beyaz erkek + siyah kadın, eh, hadi neyse, belki olabilir de siyah erkek + beyaz kadın asla olmamalı” diye özetleyebileceğim, “bu siyah erkekler bizim beyaz kadınlarımızı elimizden alacaklar” tarzı bir macho ırkçılık, söz konusu anketlerin sonuçları ve yorumlarına kuvvetle yansıyordu.

Spora gelince, altmış yıllık özel Negro Leagues (Zenci Ligleri) utancından sonra, beyzbolda ırk ayırımı duvarını ilk defa 1947’de Jackie Robinson’ın (nice hakaret ve aşağılamaya göğüs germek pahasına) delmesinin ardından, MLB, NBA ve NFL’de siyahların varlığı artmaya başlamıştı gerçi. Öte yandan, bu gelişme henüz belli bölgeler ve rollerle sınırlıydı. 1861-1865 İç Savaşı’nın kölelik karşıtı Kuzey eyaletlerinde dahi, “beyaz” kalmaya çalışan kulüpler vardı (Bill Russell, Sam Sones ve K. C. Jones’un varlığına karşın kimliği daha çok Bob Cousy, Tommy Heinsohn ve John Havlicek ile özdeşleşen Boston Celtics, ya da gene aynı şehrin İtalyan-İrlandalı çoğunluğuna hitap eden Boston Red Sox gibi). “Derin Güney”de ise ırkçılık hemen hiç sorgulanmazdı. Güney üniversitelerinin Amerikan futbolu maçlarından önce, İç Savaşın âsi ve kölelik yanlısı CSA (Confederate States of America) devletinin bayrağı çekilir; “Johnny Reb” ve “Dixie’s Land” gibi marşları çalınır; haliyle bu üniversitelerin basketbol ve Amerikan futbolu takımları çok büyük ölçüde beyazlardan kurulurdu. 2006’da çevrilen Glory Road filmi, 1966 NCAA basketbol şampiyonasını konu alır. Finali Kentucky Üniversitesi’ni 72-65 yenen Texas Western kazanmış ve yer yerinden oynamıştı. Ben bir anlamda “orada”ydım; Yale’de ikinci sınıf öğrencisiydim, ikinci sömestirin ortalarındaydım ve maçı televizyondan nasıl seyrettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Siyahlardan “maymunlar” diye söz etmesi zamanında gayet normal karşılanan Adolph Rupp ve sırf beyazlardan oluşan takımı, Beyaz Amerika’nın kutsal sembollerindendi. Karşılarında ise, çoğu siyahlardan oluşan Texas Western bütün sezon boyunca her gittiği yerde ırkçı tâcizlere uğradığı yetmiyormuş gibi, final maçına sırf siyah bir ilk beşle çıkmaya cüret etmişti ve bu, düşünün, ABD basketbol tarihinde ilk defa oluyor, tabii kazanmaları da üzerine tüy dikerek bir dönemin sonunu simgeliyordu. Gene aynı yıllarda, yani 1950’ler ve 60’larda, ister (geçmişte özel olarak siyahlar için kurulmuş olanlar hariç) kolej ve üniversite sporlarında, ister profesyonel liglerde, siyah koç veya antrenör diye bir şey mevcut değildi. Olamazdı, çünkü eğitim, kültür ve zekâ bakımından aşikâr ki “geri”ydiler; böyle zihinsel üstünlük, bilgi ve planlama gerektiren işleri yapamazlardı. Aynı ırkçı varsayımlardan ötürü, örneğin basketbolun akıcı işlev değişiklikleri içinde bile, oyun kurucu gard pozisyonu mümkünse beyaz oyuncular için rezerve edilirdi de, bu önyargıyı Magic Johnson’dan çok önce ilk delen Oscar Robertson olmuştu.

Oysa Amerikan futbolunda söz konusu “işbölümü” çok daha mutlak ve belirgindi. Bu dalda en kritik pozisyon quarter-back denen ofansif oyun kuruculuktur. İsminin artık çok gerilerde kalmış bulunan kökeni, diğer “bek”lere (half-back, full-back) göre oyunun başlangıç hattına (line of scrimmage) en yakın noktada durmasından gelir. Quarterbackveya oyun kurucu, takımın mutlak kaptanıdır. Arada sürekli kesintilerle, dura-kalka oynanan Amerikan futbolunda, iki “oyun” (play) arasındaki fasılada, bir sonraki sekansta hangi “oyun”u uygulayacaklarını takım arkadaşlarına dikte eder; sonra gelip kendi ön hat oyuncularından ortadaki center’ın hemen arkasında dikilir; karşı takımın savunmadaki dizilişini gözden geçirir; gerekirse hazırladıkları “oyun”u değiştirir ve başka birini, şifresini bağırarak devreye sokar; geriye sayım yapar; center’ın bacaklarının arasından geri beslediği topu kapar; ya koşarak top taşıyan “bek”lerinden birine verir, ya da ofansif ön hat (offensive line) oyuncularının oluşturduğu barikatın ortasındaki “cep”te birkaç saniye bekleyerek etrafına bakar ve boşa kaçmış bir “reseptör” (receiver) bulursa topu ona havadan pas olarak atmaya çalışır. Bu da, her şeyin üzerine, bir de basketbolda çok üstün bir üçlükçüye eşdeğer bir top hâkimiyeti ve atış becerisi anlamına gelir.

Özetle, evet, quarterback oynamak çok özel bir beceriler bileşimini gerektirir ve bütün takım sporları içinde hiç kuşkusuz en zor, en karmaşık pozisyon demektir. Bu çerçevede, ilginçtir ki 1960’larda tek bir siyah quarterback yoktu Amerikan futbolunda – ne profesyonel ligde, ne de (gene özel siyah kolejleri hariç) üniversite takımlarında. Efsanevî antrenörlerin nasıl “bek” seçtiklerini anlatan espriler dolaşırdı ortalıkta. Güya biri, oyuncularını bir tuğla duvarın önüne dizer ve “koşup içinden geçmelerini” emredermiş. Bunu tereddütsüz ve gerçekten yapanlar, yani duvara çarpıp yıkanlar fullback, duvara çarpıp geri tepenler halfback, duvara şöyle bir bakıp etrafından dolananlar ise (bu zekâ belirtisi sonucu) quarterback olurmuş. Anladınız işte; quarterback’lerin hep beyaz, yerde koşarak top taşıdıkları için en ağır şarjlara maruz kalan fullback ve halfback’lerin görece daha çoğunun siyah, çok hızlı koşup açığa kaçması ve sonra, havadan atılan pasları bazen sıçrayarak yakalaması gereken kıvrak receiver’ların ise daha da fazla siyahlardan olması işte bu yüzdendi. Adolph Rupp’ın dediği gibi, “maymun”dular alt tarafı; sadece “ırkî özelliklerine bağlı” olduğu iddia edilen fiziksel kapasiteleriydi önemli olan; kıt zekâlı olmaları çok bir şey fark etmiyordu.

İşte bu denli ırkçı bir ortamdı, 1960’ların Amerikan sporu ve özellikle Amerikan futbolu dünyası. Ama paradoksal olarak spor, aynı zamanda ırkçı önyargıların en erken ve en hızlı kırılmaya başladığı, dolayısıyla toplumun kalanını da kuvvetle etkilediği alan oldu — kısmen, takım oyununun icapları ve beraberinde getirdiği iç dayanışma sonucu; kısmen, gerek profesyonel kulüp ve yarı-profesyonel üniversite takımı yöneticilerinin, gerekse taraftarın ne olursa olsun kazanma ihtiyacı (ve bu yüzden, “fare yakalayabildiği sürece kedinin siyah mı beyaz mı olduğuna aldırmayan” Deng Şiaoping misali, en iyi oyuncularının Afrikalı-Amerikalı mı, Asyalı-Amerikalı mı, Hispanik mi olduğuna bir noktadan sonra boş verebilmesi) yüzünden; kısmen de çok yüksek görünürlük (kitle sporlarında ne olup bittiğini televizyon ortamında on milyonların izlemesi ve bundan etkilenmesi) sayesinde. Yurttaşlık Hakları hareketinin genel kazanımlarının ve ABD politikasında “beyaz olmayan”lardan oy alma zorunluluğunun giderek ağır basmasının yanı sıra, salt spora özgü bu üç faktörün de toplamı, işaretleri daha 70’ler ve 80’lerde görülmeye başlayan bir değişime yol açtı. Şimdi eminim, dünyadan habersiz ve hele tarih hiç bilmeyen sıkı solcu gençlerden biri, çıkıp bana rakamlarla aslında “hiçbir şeyin” değişmediğini, zira kişi başına millî gelir, eğitimde fırsat eşitliği, işsizlik oranı, suç oranı vb göstergelerin hepsinde bir bütün olarak siyahların bir bütün olarak beyazlardan kötü (ve oldukça kötü) durumda gözüktüğünü, dolayısıyla ABD’de ırk ayırımının “aynen” devam ettiğini (ve zaten kapitalizmden de başka bir şey beklenemeyeceğini) bir güzel ispatlamaya kalkar. Ne yapsam nafile; ben bardağa yüzde 25 dolu desem o yüzde 75 boş diyecek; ben yüzde 50 doldu desem o gene yüzde 50 boş diyecek; ben bak yüzde 75 doldu desem o hâlâ yüzde 25 boş demeye devam edecek.

Fakat ne olursa olsun, gerçek şu ki, tam da o kamusal profili çok yüksek spor alanında, gözle görülür bir gelişme söz konusu. Örneğin bugün İç Savaş’ta Confederacy tarafında yer alan ve almayanlarıyla bütün Güney eyaletlerinin bile — Virginia, Kuzey ve Güney Carolina, Georgia, Kentucky, Alabama, Arkansas, Tennessee, Missouri, Mississippi, Louisiana, Texas ve Florida dahil — hemen bütün kolej ve üniversiteleri, en popüler iki spor dalından basketbolda neredeyse tamamı, Amerikan futbolunda ise çoğunluğu siyah takımlarla sahaya çıkmakta. Dahası, bunların birçoğu siyah quarterback’lerle oynamakta. 1980’ler ve 90’larda, lisede quarterback oynayan yetenekli siyahlar üniversitede hızlı-açık pas receiver’lığına ya da savunmadaki muadili olan cornerback’liğe geçirilirken artık geçirilmeyip oyun kuruculuğa devam ediyorlar. Daha dahası, ister basketbolde, ister Amerikan futbolunda bu Güney üniversite takımlarının birçoğunun baş ve yardımcı antrenörleri de siyah. Aynı şey, Amerika genelinde de belirgin. 2000’lerin başlarına kadar, başarı istatistikleri ne olursa olsun siyah baş antrenörlerin işe alınma olasılığı hâlâ beyazlardan daha düşük, işten çıkarılma olasılıkları daha fazlaydı. Bunun güvenilir raporlarla tesbit edildiği 2002 yılından bu yana, bu konuda da bir iyileşme yaşandı ve NFL’deki siyah baş antrenör oranı yüzde 22’ye çıktı. Quarterback’ler açısından ise dönüşüm daha çarpıcı. Bir kere üniversite düzeyindeki siyah oyun kuruculuk fideliği garantilendikten sonra, NFL bunun meyvalarını toplamakta gecikmedi. Walter Moon, Donovan McNabb, Randall Cunningham, Steve McNair, Michael Vick, Doug Williams, Daunte Culpepper ve Kordell Stewart gibi büyük siyah quarterback’ler birbirini izledi. Vick hâlâ oynuyor ve Russell Wilson, Cam Newton, Robert Griffin III ya da Terry Bridgewater gibi diğer Afrikalı-Amerikalılarla birlikte, NFL’nin önde gelen oyun kurucuları arasında yer alıyor.

İyi de, bütün bunların en başta anons ettiğim “tersten ırkçılık” sorunuyla ne ilgisi var? Şu: NFL sezonu sonuna yaklaşıyor. Bu Pazar (yani yarın, ya da bugün, 18 Ocak 2015) yarı-final demek olan grup şampiyonluğu maçları oynanacak. AFC şampiyonluğu için New England Patriots ile Indianapolis Colts, NFC şampiyonluğu için de Green Bay Packers ile Seattle Seahawks karşı karşıya gelecek. Kazananlar 1 Şubat’ta Super Bowl’da kozlarını paylaşacak.

Bunlardan daha dramatik olanı, Green Bay – Seattle karşılaşması. Nedeni, Packers’ın bütün zamanların en büyük pasör oyun kurucularından biri sayılan (beyaz) quarterback’i Aaron Rodgers’ın üç haftadır sol baldırından sakat olması. Bu yüzden hareketliliği çok kısıtlı; doğru dürüst koşamıyor, yer değiştiremiyor, şarjlardan kendini yeterince sakınamıyor; sadece birkaç geri adım atıp “cep”e çekildiğinde dahi, uzun hava pası atacağı zaman sol ayağını öne çıkarıp sağlam basarak kuvvet alamıyor. Bu da pas dağıtım menzilini ve isabet yüzdesini hayli olumsuz etkiliyor. Kendi sahasında oynayacak olan Seattle Seahawks’un zaten çok güçlü olan hem ön hat, hem arka alan savunması bu koşullarda büsbütün avantajlı kabul ediliyor.

Dolayısıyla maç öncesi çoğu tahlil ve yorum, Seattle savunmacılarının Aaron Rodgers’a çok acı çektirebileceği ve hayatı zindan edebileceği yönünde. NFL web sitesinden bir muhabir (Chris Wesseling), gitmiş o müthiş arka alan savunmacılarından biriyle, ünlü (siyah) safety (bizim futboldaki stoper veya liberoya denk gelen son defans adamı) Earl Thomas’la konuşmuş. Bir yere kadar, düzgün gitmiş röportaj. Thomas, Aaron Rodgers’in sakatlığı nedeniyle hiç kolay galibiyet hayallerine kapılmadıklarını anlatmış uzun uzun. Rakibine ne kadar saygı duyduğunu vurgulamış. Bu çerçevede, You don’t really see a lot of quarterbacks of his skin color with soul like that, yani (soul sözcüğünü ruh diye mi, yürek diye mi çevirdiğinize bağlı olarak) “Derisi onunla aynı renkten olan quarterback’ler genellikle onun kadar yürekli olmuyor” ya da “Onunla aynı renkten quarterback’lerde genellikle böyle bir ruh göremiyorsun” gibi bir şey söylemiş. Özetle, beyaz oyun kurucuları toptan “yüreksiz” veya “ruhsuz” kategorisine sokuvermiş.

Şimdi bu, inanılmaz derecede naif, inanılmaz derecede fütursuz, ağzından çıkanı kulağı duymayan bir “tersten ırkçılık” değil de ne? Dahası, Thomas’ınki artık bir mağdur ve madun söylemi değil, üsttenci bir muktedir söylemi değil de ne? Fakat hayır, kimine hiç de öyle gözükmüyor anlaşılan. Bu yazıyla uğraşırken, birkaç defa dönüp NFL sitesindeki okuyucu yorumlarına baktım. Önemli bir kesim sırf savunmaya çekilmiş. Earl Thomas’a arka çıkmak için binbir dereden su getiriyor; soul kavramının siyah duygusallığı ve vokabülerindeki özel yerinden de hareketle (bkz soul music) “canım ne var, beyazların [da] ruhu olabileceğini söylemiş, onları da soul kapsamına almış ya, daha ne istiyorsunuz, bunun neresi ırkçılık” dahi diyebiliyorlar. Bir adım ötede, asıl Thomas’ı eleştirenleri ırkçılıkla suçluyorlar: “Tabii, adam siyah değil mi, vur gitsin.” Ve maalesef, Thomas’a tepki gösterenlerin herhalde büyük ölçüde beyaz, kol kanat gerenlerin ise büyük ölçüde siyah olduğu hemen anlaşılıyor.

Kıssadan hisse? İllâ bir çatı altından konuşmayıp, daha çok kendini ve kendi “taraf”ını gözden geçirmeye eğilmek mümkün mü? Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Nâzım’ın komünist sempatizanı “üniversiteli”si, sıradan halkı temsil eden Çanakkale gazisi “Tatar yüzlü adam”ın bütün çektiklerine karşın devlete güven duymaya yatkınlığı karşısında Ne yazık, / ne çabuk affediyorlar diye geçirir aklından.

Ben de bir yandan Earl Thomas’lara, bir yandan İsrail’e, bir yandan Taliban – El Kaide – IŞİD fasilesine, bir yandan onlara mazeret bulanlara bakıp, ne yazık, mağduriyet ve maduniyetten (küçük-büyük, her biri kendi alanı ve çapında) kahhar ve kibirli bir muktedirliğe ne kolay geçiyorlar diye düşünüyorum.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (1)

  • Hrac Madooglu
    Hrac Madooglu
    18.01.2015 02:42

    AK Partiyi elestirmekten kacinmak icin yazilmis bir yazi gibi geldi bana. insallah yaniliyorumdur. Erdoganin her gun yaptigi ters isleri savunmak yorucu, yipratici bir is olsa gerek. Elestirilecek cok seyleri var, Erdoganin da AK Partinin de. Arasira elestiriyorsunuz ama cogunlukla ya susmayi, ya da bu yazinidaki gibi konuyla ilgisiz seyler yazmayi tercih ediyorsunuz. Kurtarin kendinizi bu cukurdan. Gunun birinde sizi de pisman eder bu hukumet. ABDdeki zencilerin durumu da 50 sene oncesine gore daha iyi ama icinde yasadigimiz domem icin hic de yeterli degil. Zencilerin %80i hala yoksulluk sinirinin altinda yasiyor o ulkede. Olum mahkumlarinin %84u zenci. Yetiskin zenci nufusunun %40inin en az bir sabikasi var. Zencilerin yogun olarak yasadigi yerlerde devlet okullarinin hali icler acisi. Zencilerde issizlik orani beyazlardan 5 kat yuksek...Liste uzayip gidiyor. NFL ve NBAdeki oyuncularin cogunun veya ABDnin Cumhurbaskaninin zenci olmasi bu gercegi degistirmiyor. Zenci nufusunun cok kucuk oraninin zengin veya basarili olmasi sizi aldatmasin.