Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Büyük teoriler, küçük hayatlar

  • 23.02.2015 00:00

 [21 Şubat 2015] Herkesin yaşamı özel ve kişisel düzlemler ile açık, alenî ve kamusal düzlemler arasında sürekli gelip gider. Ama şair, romancı, besteci veya ressam değilsek, çoğu zaman bunlardan birini, özel ve kişisel olanı fazla dışarı vurmaz, duygularımızı saklı tutar, yazıp çizdiklerimize, ürettiklerimize pek yansıtmayız. Ortaçağ’da l’amour courtoise’ın, yani “saraylı” veya “divanî” aşkın belirli kuralları, formel ritüelleri vardı. Şövalyeler evli olsun olmasın soylu kadınlara (güya) âşık olur, perestişkârı kesilir, kibarca elini (parmaklarının ucunu) öper ve dizinin dibine oturur, elinden geliyorsa birkaç mısra döktürüp lâvta tıngırdatır – ve gerçek cenk koşullarının simülasyonu niteliğindeki turnuvalara, kolunda leydisinin arma renklerindeki (ve belki bizzat O’nun bağladığı) kurdelâlarla girerdi. Herhalde buradan türeyen ve İngilizcede wearing your heart on your sleeve denen, “kalbini yenine iliştirme” (= herkese teşhir etme) hali, günümüzde aşırı santimantalizm için kullanılır. Asla sulugözlü olmamak, olanı da görmemek, profesyonelliğin icaplarına girer. Böyle böyle, farklı çehreler peydahlarız ve hele Türkiye gibi önü ilikli; alt-üst kademeler arasındaki “iktidar mesafesi” (power distance) aşırı yüksek; “günah”ların için kendi vicdanınla hesaplaşmaktansa başkalarınca “ayıp”lanmamanın (ve dolayısıyla ne olursa olsun zevahir kurtarmanın) ağır bastığı; erkeklerin “ağır ol molla desinler” tavsiyelerince yetiştiği toplumlarda, “maskeli balonun sahte yüzleri” arasındaki mesafe tam bir uçuruma dönüşür.

Tâ ki çok basit bir nedenden sessizlik bozulup içimizde bir şeyler paramparça oluncaya — ansızın kaldırıma düşen bir metelik, susturduğu bir mutsuzluğun bilinçsiz yankısı, ya da rastgele sarfedilmiş, uyumsuz bir söz gibi çınlayıp, Aragon’u yerlere baka baka geçtiği yollardan geri dönmeye zorlayıncaya ve artık ondan sonra kuşlara, güllere, rüzgâra ve mevsimlerin geçişine dair ne derse desin, musikisi çatlayıp hıçkırıklara boğuluncaya kadar. Soudain c’est comme un sou tombant sur le bitume / Qui fait nous retourner au milieu de nos pas / Inconscient écho d’un malheur que nous tûmes / Un mot chu par hasard un mot qui ne vas pas… / Que je dise d’oiseaux et des métamorphoses / (…) / Que je dise du vent que je dise des roses / Ma musique se brise et se mue en sanglots.

“9 Mart’lar”ın ardından, bambaşka şeyler yazacaktım geçen hafta. Bir, Murat Belge ile yapılan uzunca bir röportajın (Taraf, 15-16 Şubat) ne kadar büyük bölümüne katıldığımı (katılmadığım önemli bir noktayı da, benim farklı formülasyonumun ne olabileceği ve aradaki mesafeyi ne kadar azaltabileceğiyle birlikte) anlatmaya çalışacaktım. İki, gerek (kuşağının ve bütün bir geleneğin temsilcisi olarak) babamla, gerekse 1970’lerdeki kendi halimle (hallerimizle) arama giren tarihsel mesafeden hareketle, geçmişte Marksizmin konumu ve problemleri ile bugün İslâmiyetin/İslâmcılığın konumu ve problemlerini karşılaştıracaktım.

Bunlar uzunca “boş” zaman süreleri bulup her bir cümle, her bir kelime üzerinde huzur ve sükûnet içinde düşünmeyi gerektiren serüvenlerdi. Yalnızlığa muhtaçtım.

Tam tersi oldu. Üzerimize büyük bir acı çöktü ve her yeri kapladı. Günler yasla, kederle geçti. Modern tıp hayatı habire ve çok aşırı uzatıyor. Ağır ve terminal hastalıklar olmasa bile, sırf kaçınılmaz olarak artan narinlik ve bedensel tükenişleri nedeniyle de yaşlı insanlar bir yerden sonra kendileri olmaktan çıkıp aygıtların, tüplerin, iğnelerin, oksijen maskelerinin esiri haline geliyor. Hiçbir umut kalmadığı halde acı çeker, daha doğrusu çektirilirlerken, çoğu ülke ölüm hakkı diye bir şey tanımıyor. Her bir aşamada, doktorlar ya hiç sormadan kendi bildiklerini yapıyorlar, ya da sorsalar bile aksini söyleyemiyor; hayır, durdurun, daha fazla örselemeyin ve son birkaç gün olsun rahat bırakın — diyemiyorsun zaten.

Derken bitiyor ve bu sefer bitmesine isyan ederken, yerini ölüm âyinlerinin, üzerine tektanrıcılık cilâsı vurulmuş da olsa yüz binlerce yıl derinlerden, avcılık ve toplayıcılıktan, totemizm ve şamanizmden gelen barbarlığı alıyor.

Ne çare, biz de böyle böyle geçtik bu yoldan; katlandık hepsine; çok soğuk, buz gibi soğuk bir havada, çok iyi, çok masum, çok sevilen, çünkü pamuk kadar yumuşak bir insanın çok küçülmüş, çok yaşlanmış bedenini, tabutundan durduğumuz çukura usulca indirip hafif döndürerek kendi ellerimizle verdik, lâhdinin ayak ucunda açılmış bir delikten karanlık toprağa. Kaç gecedir hep o resmi görüyorum, kafama saniyesinde çok keskin, çıkmayacağını bildiğim bir şekilde kazınan. Böyle durumlarda çok tuhaf şeyler geçebiliyor insanın aklından. Biliyorum, benim de karmakarışık akan ilk düşüncelerimden biri, belli belirsiz, yirmi yıl, herhalde en çok yirmi yıl sonra beni de birilerinin elden ele geçirip aynı soğuk ve ıslak zemine koyacağı, ama hiçbir şey hissetmeyeceğim oldu. Biraz ürperdimse de çok kısa sürdü, koyu hiçliğe bu cepheden, dümdüz bakış. Bugüne ve bambaşka şeylere döndüm.

Bir zamanlar teorisist ve dolayısıyla kollektivist biriydim; sırf genel ve büyük fikirlerle ilgilenir, tek tek insan hayatlarını görmezdim. Asla bir küçümseme değildi, ama merak da etmezdim işte; ânı yaşardım; ister yakın uzak akrabalarımız ve aile dostlarımız, ister lise ve üniversite ya da sonradan dâvâ arkadaşlarım, ister sevgililerim, her nasılsa bir yerlerden çıkagelmişlerdi ve duruyorlardı karşımda. Şimdi buradaydılar ve beraberdik ya; galiba sırf buydu benim algıladığım. Şu yıl, şu gün, şu saat, şu (x) noktası, sanki başsız ve sonsuz, hiç bitmeyecek bir geniş zamandı; farklı insanlar girip çıkacak ama sahne bir anlamda hep aynı kalacaktı. Zaten bu yüzden annemi babamı bile çok sormadım, veri kabul ettim, ezelî ve ebedî varlıklar gibi baktım. Daha yeni ilgileniyor ve birçok şeyi de kız kardeşimin arayıp çıkardıklarından, ya da nüfus kâğıtları ve evlilik cüzdanlarına baktığımda yer yer hayretle öğreniyorum — örneğin, bizlerde bıraktıkları izlenim hilâfına, aslında annemin babamdan küçük değil az da olsa büyük olduğunu, ya da benim, evlenmelerinin üzerinden dokuz ay geçmeden doğduğumu, yani hiç habersiz İstanbul’da evlenme kararını belki de bu yüzden aldıklarını. Yıl 1947. Bunu fark ettiğimde âdetâ şapkam uçtu; içimden ikisine de vay, bravo, aşk olsun, helâl olsun dedim.

Geçtiğimiz hafta boyunca benzer şeyleri eşimin annesi, kökleri, geçmişi, memleketi ve aşireti için düşündüm. Morg, hastane, cami, mezarlık, tekrar cami, tekrar mezarlık derken, sanki hiç görmeden baktım, defalarca içinden geçtiğimiz Ankara’nın yıllarca yaşayıp da unutmaya yüz tuttuğum çirkin, neşesiz, vasıfsız, vasat altı tekdüzeliğine. Onun yerine aklım hep, köyünden çıkıp enstitüye giden genç Muazzez’e, Kadirli’deki sülâlesine, evlendiği, 1940’ların tipik kahverengi, çapraz kayışlı üniforması içindeki genç jandarma subayı Mustafa’ya, “Şark hizmeti”nde bulundukları yerlerin 1950’lere özgü yoksulluk ve yoksunluğuna, Yenimahalle’de oturdukları evlere ve oğullarının gittiği mekteplere, mahalle arkadaşlıklarına, taşradan ve varoşlardan gelip orta sınıfa katılmalarına, sıra kendilerine geldiğinde yaptıkları evliliklere ve kurdukları ailelere, dahil oldukları ve sonraki bütün hayatlarını çerçeveleyen toplumsal-kültürel dokulara kaydı. Bir yandan da Elena Ferrante’nin Napoli romanlarına ilişkin bir kitap eleştirisini okumaktaydım. İki kız çocuğunun, sonra iki genç kızın, sonra iki kadının “Napoli’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sefil kenar mahallelerinde başlayıp, 1960’ların ekonomik kalkınma ve refah patlaması ile 1970’lerin siyasal kargaşasından geçerek bugünlere gelen” serüveni, bana (tabii bazı farklarla da olsa) Türkiye’nin 1940’lardaki geriliği ve sefaletini, sonra 50’ler ve 60’lardaki kalkınma ve büyümesini, sonra 70’lerdeki keşmekeşini çağrıştırdı. Çok gerilerde kalmış bir yaz gecesini anımsadım. Tatildi; Ankara yarı yarıya boşalmış, sanki bir biz kalmıştık. Biraz hava alalım diye çıkmış yürüyorduk ve ben büyük kısmı karanlık apartımanlardaki tek tük ışıklara bakarak buralarda kimler yaşıyor diye düşünüyor, göz göz hayatları tahayyül etmeye çalışıyordum. Marksizmi, devrimciliği, Maoculuğu içten içe sorgulamaya başladığım, ama kendime dahi itiraf edemediğim bir dönemdi. — Dünya ve toplum ne kadar büyük, ne kadar karmaşık. Homo sapiens’den bu yana (2011 yılı itibariyle) belki toplam 108 milyar insan doğmuş ve bunun 7 küsur milyarı, yani yüzde 6,5 kadarı halen hayatta (bkz Carl Haub, “How many people have ever lived on Earth?” [1995, 2002, 2011]). Karacaahmet, Zincirlikuyu, Cebeci, Karşıyaka — mezarlıklar almıyor artık. Nâzım’ın Doğu Berlin otobiyografisinde azıcık kabul eder olduğu gibi, özetleme ve genellemelerden uzak, ele avuca sığmayan, dolayısıyla rasyonalist açıdan baktığında garip de gelebilen bir “büyük insanlık.” Bu karmaşıklığı okumak için “sınıf” ne kadar yetersiz bir kategori! “İşçi ve emekçi sınıfları”na nasıl sömürüldüklerini anlatıp, onları sosyo-ekonomik çıkarları üzerinden kazanıp devrim yapmak, ne kadar küt, güdük, sınırlı, ya tutarsa diye göle yoğurt çalmayı andıran bir proje! Tam bir pozitivist-Aydınlanmacı “rasyonel tercih” projesi aslında, bütün diğer sosyo-kültürel kimlikleri, aidiyetleri, mensubiyetleri, okul-çevre-akrabalık örüntülerini yok sayan. Fakat sonuçta, kaç tarihsel kesitte ve kaç ülkede gerçekten devrim var ki? Bunu görmezden gelip, toplumsal kırılma noktalarının sırrının bulunabileceğini, tarifinin yapılabileceğini, reçetesinin yazılabileceğini; dolayısıyla devrimlerin planlanabileceği ve tekrarlanabileceğini sanmak, ne büyük hubris! Olmayınca da, devrimlerin zorladıkça darbeleşmesi, devrim ile darbe arasındaki sınırın silinmesi (bir bakıma, 1917 Ekim dahil) ne acı bir kader! (Bu, Solun 1960’lar ve 70’lerdeki darbecilik damarına ilişkin hemen bütün tartışmalarda, kimse devrime toz kondurmak istemediği için göz ardı edilen bir nokta.)

80’lerin o sıcak yaz gecesinde ve 2015 Şubat’ının ayazında, yirmi beş yıl arayla düşüncelerim işte böyle örtüşe karışa, gene öyle dalgın, rastgele, dikkatsizce bakıyorum Ankara’ya. Bütün büyüklerimiz gitti; terk edilmiş kentte tatil misali, alabildiğine küçülmüş bir aile olarak gene bir biz kaldık bu dünyada. Sanki etrafıma yeni uyanıyorum. Nedir, benim kuşağımın gerçek çehresi? Ferrante’nin romanlarını tanıtan Rachel Donadio, buna karşılık “aileden kalma o güzelim apartımanlarında oturan İtalyan solintelligentsia’sının kendini ancak yarım yamalak sorgulaması”ndan da söz etmiş. Ya bizim şu ruhen sığ ve kavruk toplumumuz ve “sol”umuza ne demeli? Hangi Ferrante’nin sathın altındakileri anlatmaya cesaret eden “berrak ve korkunç sesi,” bizi emel ve hayallerimizin iyiliği, haklılığı, doğruluğu ve emekten yanalığı üzerine kurulmuş, “ey halkım, biz senin için öldük, unutma bizi” tarzı masal ve destanlardan sıyırarak gerçek halimiz ve mevcudiyetimizi yazacak?

Es tan corto el amor, y es tan largo el olvido. Neruda. “Aşk öyle kısa, öyle uzun sürüyor ki unutmak.”

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar