Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Batı ve Müslümanlık; Gürbüz Özaltınlı ve Murat Belge

  • 24.03.2015 00:00

 [21-22 Mart 2015] Eski Taraf’ta, 15 Kasım 2007 – 28 Nisan 2013 arasının büyük bölümünde tutturduğum çalışma düzenine geri döndüm sayılır. Bundan böyleSerbestiyet’te muntazam yazı günlerim, oluşan çizelgeye göre Pazartesi ve Cuma. Ama bu boşluk görüntüsüne aldanmayın; hafta içi çok fazla ders ve başka işlerle dolu. Onun için olaylar veya aklıma gelen fikirler hakkında ancak kısa kısa notlar alabiliyor, sonra Cumartesi sabahı bilgisayar başına oturuyor ve bir seferde hem Pazartesi’nin, hem Cuma’nın yazılarını bitirip yolluyorum. Bunun bazı dezavantajları var tabii; hem politik hem düşünsel gündem eskiyebiliyor; aradaki o üç günde gerek olup bitenleri, gerek yazılan ve söylenenleri hesaba katamıyorum.

Özaltınlı’nın yazılarına toplu bakış

Nitekim bu sefer de öyle oldu; Gürbüz Özaltınlı’nın Seküler aydının derin korkuları’na ilişkin çözümlemesini (18 Mart 2015), Pornografik neo-oryantalizm ve Müslüman kadınlar üzerine kendi gözlemlerimi 15 Mart’ta yazıp gönderdikten sonra okuyabildim. Amacım ne kadar benzer bir yerde durduğumuzu vurgulamak değil; bu çok açık zaten. Ben bu noktaya, gerek kendi yaşam serüvenime ve gerekse tarihçi olarak ilgilendiğim meselelere bağlı olarak, daha çok solu, sosyalizmi ve Marksizmi sorgulaya sorgulaya geldim. Özaltınlı ise daha çok, solcular dahil bütün aydınları; âdetâ, Tanzimat modernleşmesinden başlayarak alla franca aydın kesiminin genel çizgisinin olanca tarihsel arkaplanını sorgulayarak geldi — ve bu gerçekten daha esaslı, daha kapsayıcı bir yaklaşımı ifade ediyor.

Serbestiyet kurulalı beri Özaltınlı, ya sırf bu konuda veya bu konuya da değinen on beş kadar yazı yazdı: Gençliğe hitabe (20 Aralık 2013); Doğu Batı çatışması ve derin devlet(27 Aralık 2013); Vicdanlı aydınlara sorular (4 Şubat 2014); Yakın tarihimizden bugüne bakmak (2 Mart 2014); Tarihe devam… (9 Mart 2014); Çatışmanın kökleri (18 Mart 2014); Hababam Sınıfı’nın çuvallayanları (6 Nisan 2014) Karamsar aydınlar üzerine(23 Nisan 2014); Muhalif aydınlar ve sol: Bir savrulmayı anlama çabası (5 Mayıs 2014);Nefret tuzağı ve farklılıkların silikleşmesi (25 Mayıs 2014) Kutuplaşma (31 Mayıs 2014);Bu aydınları okumayı reddediyorum (27 Aralık 2014); ‘Yan yana durmak’ üzerine (4 Mart 2015) ve nihayet şimdiki Seküler aydının derin korkuları. Bugün (Pazar) oturup hepsini baştan okudum (ki bu egzersizi, gerçekten düşünmek isteyen herkese öneririm); kendi payıma, içsel ve hayli sağlam bir sezgiyle başlayan düşünme çabasını, hiç korkmadan nasıl sonuna ve sınırına kadar götürdüğünü daha net gördüm. Özaltınlı, kendi deyimiyle “muhalif aydın”ların — meselâ Gezi gösterileri veya 17-25 Aralık 2013 “yolsuzluk operasyonu” gibi — siyasî olaylar karşısındaki tavır alışlarının yanlışlığını; daha somut olarak, AKP’ye eğreti ve mütereddit bir destek vermekten alabildiğine sert bir AKP düşmanlığına geçivermelerindeki olağanüstü kolaylığı, sırf tek tek o olaylara özgü tahlil hatâlarıyla açıklamıyor. Daha derinlerdeki bir ideolojik, hattâ kültürel determinasyonu vurguluyor.

Yukarıda değindiğim Karamsar aydınlar üzerine (23 Nisan 2014), bu kavramlaştırma sürecinde önemli bir dönüm noktasıydı. Kendi sözcüklerimle özetleyeceğim; Özaltınlı ilk defa orada, son iki yılda belirginleşen muhalif aydın karamsarlığının, “tarihin yönünün, Batı modernitesinden yana ve ona doğru olduğu” inancıyla, daha doğrusu bu inancın çöküşüyle ilişkisine dikkat çekti. Bu tip aydınların içine işlemiş, hep akıllarının gerisinde duran düşüncelere göre, tarihin sahibi aslında AKP değil kendileriydi (veya öyle olmalıydı). AKP bir yere kadar (doğrudan vesayet rejimiyle kapıştığı sürece) demokrat olabilir; (Batılı olmayan, İslâmî) tabiatı gereği oradan öteye demokrat olamaz, uzun vâdede demokrat kalamazdı. Dolayısıyla demokratik atılımının tükenip gericileşeceği noktaya mutlaka varacaktı. Sonrasında “bizim” sıramız gelecek; siyaset yeniden “asıl [= Batılı] demokrasi”ye doğru yürümeye başlayacak; bu geçici AKP deformasyonu veya yan pistinden sonra tarih gene yönünü bulmuş ve esas mecrasına oturmuş olacaktı…

Batının bir varyantı olarak sosyalizm/komünizm

Aşağı yukarı bu tesbitleri Özaltınlı’da okuduğumda çok heyecanlanmış; tamamlayıcı bir şeyler de yazmak istemiş; ama hem araya başka şeyler sokmuş, hem de bir türlü istediğim bütünlük içinde toparlayamamıştım. Yapabilseydim, Marksizmin ve/ya Marksizan solun bu işin neresinde durduğunu anlatmaya çalışacaktım. Çünkü tarihin yönü fikrini en fazla teorileştiren, tabii Marksizmdi. Liberalizmden şu farkla ki, kapitalizme ve burjuva demokrasisine doğru değil, sosyalizme ve komünizme doğru akıyordu tarih, Marksist paradigmada. Ama sonuç olarak bu da bir tür Batıcılıktı, (a) son tahlilde Batı modernitesinin içinden konuştuğu; (b) piyasacı ve özel mülkiyetçi Batı modernitesinin karşısına, piyasacı ve özel mülkiyetçi olmayan, bu ölçüde alternatif bir Batı modernitesini diktiği; (c) Batının ve Batıyla birlikte bütün dünyanın, piyasacı ve özel mülkiyetçi kapitalizm konağında durmayıp, aynı çizgi üzerinde daha ileri bir konak olarak sosyalizme yürüyeceğini tasavvur ettiği için.

Bu çerçevede Marx, Adam Ferguson ve Adam Smith’lerin aşamalı-ilerlemeci düşünüşünün ana mecrasının hem içindeydi, hem de o gövdeden sola doğru çıkan bir dalı temsil ediyordu. Dahası, gerek klasik liberal düşünce, gerekse Marksizm, Batı dışına (ve bu arada İslâm âlemine) aşağı yukarı aynı bakış içindeydi: Bu geri ülke ve toplumlar da er veya geç moderniteye iltihak edecek, bu sayede hızlanıp yetişecek, tarih nehrinin esas yatağı içinde akmaya koyulacaktı. Marx’ta sürdüğünü aslında pek çok yorumcunun saptadığı bu Avrupa-merkezciliğe ve Oryantalizme, Leninizm belki sadece şu fark veya ilâveyi getirdi: Şarkın moderniteye söz konusu iltihakı veya eklemlenmesi, artık olağan kapitalist kalkınma üzerinden değil, kurtuluş savaşları veya “anti-emperyalist, anti-feodal” devrimler [Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarının devrimci fırtınası] üzerinden — yani asıl (liberal) Batı üzerinden değil, Doğuya yakın durmaya (ya da kendini öyle göstermeye) çalışan sosyalist-komünist bir Batı, ersatz (taklit) veya surrogate (ikame) bir Batı üzerinden olacaktı.

Öyle veya böyle; sadece (Murat Belge’nin çok vurguladığı gibi) Türkiye’de ve Kemalizm ile sosyalizm arasında değil, henüz oralara gelmeden daha Batının kendi içinde bile, liberal Batılı/Batıcılar ile sosyalist Batılı/Batıcılar arasında, en fazla Batı-dışı “öteki”lere bakışta kendini gösteren bir sıhriyet, ailevî bir yakınlık söz konusuydu. Nitekim biraz önce sözünü ettiğim Üçüncü Dünya kurtuluş savaşları veya millî-demokratik devrimleri, 1920-21’den itibaren Komintern’in gözünde (i) ancak (Batı medeniyetinin tektonik levhasına oturmuş) yerli komünistlerin önderliği sağlandığı ölçüde tamamen meşru ve muteber; (ii) güçlü bir komünist partisi mevcut değilse, hiç olmazsa (Mustafa Kemal gibi) dindar olmayan Batıcı modernistler öne çıktığı ölçüde, daha az da olsa hâlâ meşru ve müttefik; (iii) Cemaleddin Afganî gibi, kısmen ehlileştirilmiş İslâm modernistleri söz konusu ise, eh, belki üçüncü dereceden meşru ve yarı-müttefik sayılıyor; ama faraza Stalin açısından bu kabul edilebilirlik ıskalası (iv) Sultan Galiyev’in Doğu halkları için önerdiği özerklik kertelerine asla ulaşmıyordu.

AKP düşmanlığına dönüş ve Özaltınlı’nın eleştirileri

Olmadı, 2014’te yazamadım bütün bunları. Özaltınlı’nın işaret ettiği aydın karamsarlığının hem dünya çapında, hem Türkiye’ye özgü kaynaklaru vardı. Dünya çapındaki kaynakları şüphesiz Sovyetler Birliği’nin ve genel olarak komünizmin çöküşüyle ilgiliydi. Daha çok Türkiye’ye özgü kaynaklarıyla ise, Kemalizmin çöküşünün üzerine, bir de AKP’nin 2007-2008 dönemecinden galip çıktıktan sonra arzu edilen liberal-Batıcı çizgide kalmamasını kapsıyordu. “Tarihin yönü” inanışının iflâsının bu üç boyutunu sistematik bir şekilde birleştirecek vakti geçen yıl bulamadım; ancak şimdi, biraz olsun yapabiliyorum.

Daha Taraf’tayken, AKP’nin ilericiliğinin bittiği iddiasının, klasik Marksist aşamalı devrim şemasındaki “burjuvazinin devrimci barutunun bir yerde tükenmesi ve gericileşmesi” öngörüsünden devşirildiğini; oysa bu öngörünün olsa olsa “anormal politika” çerçevesinde bir anlam taşıyabileceğini; solcuların “burjuva” diye küçümsediği “normal” demokratik, parlamenter politika süreçlerinde ise bunun hiç böyle olmayabileceğini söylemiştim gerçi. Ama hem çok kısmî, dar siyaset pratiği kertesiyle sınırlı bir uyarıydı, hem de tabii fark edeni, aldıranı, umursayanı pek olmadı. Sosyalist-komünist ittifaklar ve birleşik cephe anlayışının “İstanbul-Ankara yolu üzerinde, olsa olsa Bolu’ya kadar beraber” metaforu, kendi kendini doğrulayan bir kehanet (self-fulfilling prophecy) rolünü oynamayı sürdürdü. Liberal-modernist aydın ve solcuların en azından bazıları, böyle ifade etmeseler de, Türkiye’nin kendi anlayışlarına göredemokratikleşmesi sürecinde AKP’yi — doğru yönde etkilemeye devam edecekleri — bir “kullanışlı aptallar potansiyeli” olarak değerlendirmişlerdi belki. Öyle olmayınca tam tersi bir yanlışlığa, asıl AKP’nin kendilerini “kullanışlı aptallar” yerine koyduğu algısına savruldular. Daha 2011-2012’de bu noktaya gelmiş; (mealen) artık yeter, devrini doldurdu ve tamamen gericileşti, bundan böyle iflâh olmaz, esas mücadeleyi AKP’ye karşı vermeye başlamak lâzım demeye başlamışlardı. Bu da meselâ eski Taraf’ın son dönemlerinde benimsediği aşırı sertlik çizgisine çok berrak bir şekilde yansımış; bir sonraki aşamada, bizler gene bu yüzden ekarte edilmiştik (ilginçtir, hemen tam Gezi öncesindeki bir Cemaat operasyonuyla). Buna karşılık diğer bazı liberal-modernist “muhalif aydınlar” kendilerini bir şekilde tehlikede hissediyorlardı ki, aynı Gezi onlara umut ve güven verdi; yeni Taraf da topyekûn destekçisi kesildi ve alabildiğine sert yaşanmasına ciddî katkıda bulundu. 2013’ün Haziran ayında Gezi, 17-23 Aralık’ta da “yolsuzluk operasyonu”yla, işte Bolu’ya vardık; zaten askerî vesayetten kurtulmuştuk ve şimdi de AKP’den kurtuluyoruz havasına kapıldılar.

Bu noktada sözü tamamen Gürbüz Özaltınlı’ya bırakıyorum. Seküler aydının derin korkuları’ndan bence en kritik beş alıntı: (1) Bu iç dünyanın kilit taşını Batı’cılığın oluşturduğunu düşünüyorum. Bu taşı çekin, Türkiye’de seküler aydının tüm düşünce ve tahayyül evreni çöker. Şuna dikkat: Batı’nın tarih içinde büyük bedeller ödeyerek geliştirdiği ve evrensellik payesi biçilen değerlere bağlılıktan ibaret değil bahsettiğim Batıcılık. Doğuya derin bir güvensizlik, yabancılık duygusuyla kuşatılmış bir düşünce evreni bu aynı zamanda. Batı değerlerinin, bu coğrafyada tarihsel, kültürel güvenilir bir karşılığının olmadığı kabulüne dayanıyor. (2) Doğuya, İslama ait olana yabancılaştırılmış; değersizlik ve korkutuculuk kodlarıyla inşa edilmiş bu düşünce ve duygu dünyası öyle algı filtreleri yaratıyor ki, Türkiye korku tüneline dönüyor. (3)“Doğuya ve İslama güvenemeyiz. Hiçbir ayrım Doğu/Batı, seküler/dindar ayrımının üstünde olamaz…” Söylenmeyen gerçek budur… (4) Onlar bize “despotizmden kaçın” diyorlar; “Batıya sığının, çoğunluğu terk edin”… Ve özel olarak Paralel Yapıyı bir türlü “görememek” ile “yolsuzluk operasyonu”na destek vermek arasındaki ilişki hakkında: (5)İşin sırrı bence şu: Gülen örgütünün “Batı denetimi” noktasında “karnesi temiz”. Gülen hamlesini Batının kararı olarak okudular. Örtük alkışları, mahcup susuşları bundan. 17-25 Aralık’a aşırı bel bağlamalarının; Erdoğan’ın bitişini şen şakrak erkenden ilan edişlerinin nedeni de bu. 

Benim ve neslimin yaşadıklarımız

Gürbüz Özaltınlı’nın bu tahlilinin hedefi tam 12’den — bu arada beni ve bizleri de canevimizden — vurduğu kanısındayım. İnsan bazı şeylerin has ve halis gerçekliğini, yüzde yüz doğruluğunu, söylendiği anda anlar, çünkü çocukluğundan beri biriktirdiği en gizli saklı anılarının olsun, okuduklarından aklında kalmış bir yığın parçacığın olsun birleşerek satha çıkmasını tetikler; özetle, o sözlerde dolaylı-dolaysız olanca hayat tecrübeniz ve teorik birikiminiz yankılanır. On yılların nice sohbetlerini, gençlik kavgalarını, dede sofrası, baba sofrası ve yazı kurulu tartışmalarını, akademik konferans ve seminerlerini playback’liyor; bugün “muhalif” konumda olup olmadıklarına bakmaksızın, kafamdan tanıdığım hemen bütün sol kökenli aydınları geçiriyorum, kendim de dahil (sırf deneysel mahiyette, düşüne düşüne uzun bir liste de yaptım bu arada, asla yayınlamayacağım) — Özaltınlı’nın tesbit ve genellemelerinin hepsine, hepimize cuk oturduğu kanısındayım.

Başka her şey bir yana, bizzat kendimden çok iyi biliyorum, sürekli Batının kültürel ve zihinsel uzantısı sayılabilecek bir saçak altında, bir safe haven’da, tanıdık ve tanıdık olduğu için güvenli bir mekânda yaşamanın ne demek olduğunu. 1920 ve 30’ların Girit muhaciri alla franca’lığının üzerine 1940 ve 50’lerde komünist olmuş bir ailede büyümek böyle bir şeydi zaten — her ne kadar Soğuk Savaş McCarthyciliği “bizi” içeri attırsa da, arka planda hep Derviş Vahdetî’si ve 31 Mart ayaklanmasıyla; Menemen Vakasının anlatılış biçimleriyle ve “kör testere” korkusuyla; İzmir’in Cumhuriyet Meydanı’nda tek tük beliren çarşaflı kadınlara her gün Kuran’ını okusa da süper-laikliği elden bırakmayan babaannemin “kahrolasıcalar” diye homurdanmasıyla, Reşat Nuri’nin Yeşil Gece’si, Nâzım’ın kara trenindeki “halı heybe” sahibi ve Demokrat Parti’nin “dini siyasete âlet etme”siyle… hep irtica, irtica ve gene irtica vardı. Kendim ölünceye kadar unutmayacağım babam, bu yüzden kendini en çok (Nâzım’ın heroik tavrında değil) Orhan Veli ve diğerGarip’çilerin kırılganlığında, bir de François Villon’un (Ortaçağ imlâsıyla) Je meurs de seuf aprés de la fontaine / En mon pays je suis en terre loingtaine mısralarında bulurdu: “Çeşmenin yanıbaşında susuzluktan ölüyorum / Yabancı bir diyarda gibiyim, kendi ülkemde.”

Vatanında kendini sürgünde gibi hissetmek: açık konuşalım; bu, Amerikan emperyalizminin değil, bizatihî o yerli (geri, ilkel, bâtıl, Şarklı, Müslüman) toplumun yarattığı bir dışlanmışlık ve yadırgılıktı. Böyle bir yalnızlık ve marjinalliği birey olarak yaşayıp kaldırabiliriz de, parçası olduğumuz toplumun buna göre şekillenmesini istemek başka bir şey. Sovyetlerin Afganistan işgali yıllarında, o zamanın Maocuları olarak bizler iki ayrı düzeyde konuşurduk bunu. Bir, resmî söylemimiz vardı: Sosyal-emperyalizm. Güya Sovyetler Birliği Stalin’e kadar iyi ve doğruydu da, Kruşçev-Brejnev revizyonizmi ile Marksizm-Leninizmden sapılmış ve yeni bir bürokrat-burjuvazi iktidara gelmişti; her şey bundan oluyordu. ÇKP açısından, kabahati sosyalizmin ta kendisine değil ne yapıp yapıp kapitalizme bağlama demagojisinin yol açtığı; bizim açımızdan ise, saf ve temiz bir Marksizm hayalini daha fazla demokrasi değil daha fazla diktatörlük istemine bağlayan; dolayısıyla gerçeği en olmayacağı yerde arayan; tam bir idealist, teorisist, apriorist zırvalıktan ibaretti. Ama dışarıya sürekli bunu satarken, bir de içeride, kendi aramızda geçenler vardı, karşılıklı gardların düştüğü nisbî samimiyet anlarında. Örneğin lâf Babrak Karmal’dan açılır ve “geri, Müslüman bir toplum”da hem kendini halka yabancı hissedip hem de illâ devrim ve bir an evvel modernleşme diye tutturmanın nasıl bir trajediye yol açtığını daha insanî bir düzeyde anlamaya çalışırdık. İşte böyle, derdik, ya 19. yüzyılın Tanzimat ricali ve münevverleri gibi, gidip Batıya, ya da 20. yüzyılın ikinci yarısında bir ordu darbesine ve oradan da SSCB’ye bel bağlarlar. Bırakalım şimdi, bu özel sohbetlere taraf olan Doğu Perinçek’in, hiçbir baltaya sap olamamış olanca loser’lığı içinde, nereden ve nasıl en kinik, en amoral, en Makyavelist darbeciliğe dönüş yaptığını. Kendi kendimize toz kondurmasak da, o genç ve toy hallerimizde bile bizim kendi dramımızın ne olabileceği konusunda belki sathın altında bir önsezimiz vardı.

Murat Belge’nin Gürbüz Özaltınlı’yla birleştiği noktalar

Benzer şeyleri Türkiye solunda en fazla ve en erken — en azından, 1960’lar ve 70’lerde herkesten önce düşünen, Murat Belge’dir kuşkusuz. Daha çok akademik yayınlarıyla Mete Tunçay’ın, keza Çağlar Keyder’in ve başkalarının da hakkını yememek lâzım; ama içlerinde solu militanca yaşayan ve gene o sola dert anlatmaya çalışan Murat Belge vardı. Kemalizmi, etrafında oluşan “tarihsel blok”u ve bu “blok”ta solun yerini de o sorguladı; Enrico Berlinguer önderliğindeki İtalya Komünist Partisi’nin Hıristiyanlıkla “tarihsel uzlaşma” arayışını da Türkiye’ye o tanıttı; İslâmcılığın siyaset sahnesinde temsil hakkını da inat ve israrla o savundu. (Biz ise bu arada ona neler diyorduk; hiç açmayalım solun utanç tarihi içinde yer alması gereken o fasılları.)

Buradan geliyorum, Ertan Altan’ın 15-16 Şubat 2015’te yaptığı (ve daha önce de sözünü ettiğim) uzun röportajda Murat Belge’nin söylediklerine. Birkaç kere okudum; ikiye ayırarak değerlendirmekten yanayım. Bir, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik eleştirileri ve bu eleştirilerden hareketle 7 Haziran seçimlerinde “CHP ile yan yana durmak” önerisi var ki, benim de Erdoğan’a yönelik (geçmişte yazdığım ve gene yazacağım, zira habire çoğalan) bir yığın eleştirim olmakla birlikte, çıkardığı temel sonuca katılamıyorum. Öte yandan iki, genel olarak muhalefete, bu arada CHP’ye, hattâ HDP’ye, nihayet sola ilişkin öyle eleştirileri var ki, bunların yer yer Murat’ın dahi geçmişte söylediklerini aştığı ve belki en sert, en keskin, en çarpıcı saptamalarından bazılarını içerdiği kanısındayım. Örneğin şöyle diyor, özel olarak İslâmiyet, solun İslâmiyetle ilişkisi ve bunun solu nasıl Kemalizmin kucağına attığı (üstelik, bu süreçlerin bugün de işlemeye devam ettiği) konusunda; bir kere daha, en sevdiğim bölümleri numaralayarak aktarıyorum: (1)Türkiye’nin önemli sorunlarından biri şudur: “Burada iki ayrı millet yaşar” denir. Dünyada başka yerlerde de var bunun örneği. Bir önemli sosyolog, “Bel-India” diye bir laf buldu. Bir kesim var ki Belçika gibi. Bir kesim de Hindistan gibi. Türkiye böyle bir toplum… Türkiye’de “Beyaz Türk” diye bir laf icat ediliyor, hemen de tutuyor. Çünkü buranın gerçekliğine uyuyor. Geleneksel yaşayan insanlarla Batılılaşmış insanlar arasında ciddi bir kopukluk var. İdris Küçükömer gibi benim sol içinde kendimi yakın hissettiğim insanların derdi, bu kopukluğu gidermekti. (2) Burada ise Kemalizm var. Bizim iç koşullarımız içinde komünistler oraya bakar olmuşlar. Ayrıca, Kemalist kadrolarla komünizmi benimseyenler fiilen akraba, kardeş çocuğu falan. Aynı zamanda Sovyet devrimi yaşanmış, Komintern kurulmuş. Uluslararası komünist hareket bakıyor ki, bizim memlekette ne kapitalist var ne de proleter. Burada bir takım aydın adamlar cumhuriyet ilan etmişler, İslâma karşı modern bir toplum yaratmaya çalışıyorlar… Diyorlar ki, “Kemalizm desteklenmeli.” Uluslararası komünist hareketin de bizim komünistlere gösterdiği yol bu. Dolayısıyla Kemalist bir sol çıkıyor ortaya. (3)Türkiye’de yaygın genel ideoloji öteden beri İslam. Evlenmede, cenazede hep İslam inancı rol oynar. Türkiye’de bir genç, “ben solcu olacağım” dediğinde bunu İslam’a karşı yapıyor. Doktriner bir İslam değil ama bir tür İslam yine. Solcu olmak dine karşı olmaktır. Solcu olmaya karar vermiş bir adam diyor ki, “birinci vazifem bu adamlarla mücadele etmektir.” Ben 70’li yıllarda solun liderlerinden Harun Karadeniz’le tanışıyorum. Başta çok dindar bir genç. Benden büyük Rasih Güran’la tanışıyoruz. Rasih Güran gençliğinde çok dindarmış. Bach dinlemezmiş, Handel dinlemezmiş. Çünkü onlar kilise müziği yapıyormuş. Aralarında kırk elli yaş fark olan insanlar hep aynı hikâyeyi anlatıyorlar. İslamdan kaçmak için Kemalist oluyor insanlar. Ondan sonra da Kemalizm paçalarını bırakmıyor.

Farklar, güncel siyaset kertesiyle açıklanabilir mi?

Şimdi bir. Bu gözlemlerin Gürbüz Özaltınlı’nınkilerden farksız olduğu; hattâ onun da ötesinde, Özaltınlı’nın genellemelerine en büyük desteği oluşturduğu kanısındayım.

İki. Bütün bunlardan sonra Murat’ın bugünkü siyasî konum ve tercihini, AKP’ye de değil (bana bundan dikkatle imtina ediyor gibi geldi), hemen tamamen Erdoğan’ın söyledikleri ve yaptıklarına bağlamasını, doğrusu birkaç açıdan problemli buluyorum. Kendisinin de geçmişte nasıl diyalog arayışları içinde olduğunu hatırlattıktan sonra, fakat, diyor, Erdoğan bütün bunları imkânsız kıldı. Biraz sonra, “Erdoğan’ın Türkiye’yi götürmek istediği yer”in, CHP tercihini zorunlu kıldığını savunuyor.

Öyle mi – bir tek kişinin hoyratlığı, sektarizmi ve ortamı habire germeye kalkması (cumhurbaşkanı dahi olsa), her türlü toplumsal diyalogu berhava etmeye yeter mi acaba? Dahası, Türkiye’yi tek başına yönetmek ister gibi bir hali bile olsa (ki Erdoğan bana da böyle bir his veriyor), bu tamamen imkânsız bir sübjektivizmden öteye geçebilir mi — bırakalım Türkiye’yi, her şeyden önce Erdoğan’ın kendi partisi ve tabanı bunu kaldırır mı? Bugün AKP Türkiye’nin hem en büyük ve kitlesel, hem de büyüklüğü içinde en olgun, en tecrübeli ve en karmaşık, dolayısıyla da en kimlikli ve kişilikli partisi; bunu görmek hiç de zor değil — eğer Müslümanların toptan geriliği ve ilkelliği, bâtıl inançlar içinde boğulmuşluğu, güçlü bir kişiliğe kul köle olmaya yatkınlığı gibi, Murat’ın bütün hayatı boyunca karşı çıktığı türden özcü klişelere kapılmayacaksak. Nitekim, işte sadece son haftaların olayları ortada: Cumhurbaşkanı ile hükümet arasındaki bir dizi görüş ayrılığı su yüzüne çıktı; Bülent Arınç başbakan yardımcısı sıfatıyla Erdoğan’ı daha önce hiç olmadığı derecede açık ve ağır biçimde, hem de birkaç defa eleştirdi; Erdoğan önce Merkez Bankası ve faiz oranı konsuunda geri adım attı; ardından, iki adımda bir hükümet işlerine karışmaması gerektiği ve üstelik, bu tavrıyla barış sürecine zarar verdiği hakkında, herhalde hiç duymak istemediği şeyleri alenen duymak ve dinlemek zorunda kaldı. Bütün bunlar, Erdoğan’a karşı en ciddî direnişin aslında AKP’nin kendi içinden geldiğini ve hele AKP Davutoğlu’nun önderliğinde bu seçimden başarıyla çıkarsa, Erdoğan’ın müdahaleciliğinin çok uzun süremeyeceğini düşündürmüyor mu?

Üç. Muhalefetin durumunu ise zaten Murat’ın kendisi adamakıllı eleştirmiş; hiçbir umut vermediğini belirtmiş. Öyleyse… Anti-AKP konumda kalma ve “CHP ile yan yana durma” çağrısı yapmanın, zikrettiği (ve pek de tatmin edici olmayan) güncel siyasî gerekçelerden daha derinlerde yatan, o en gizil korkularımızın en kritik anda tekrar nüksetmesiyle ilgili bir açıklaması olabilir mi? Akla ister istemez Özaltınlı’nın “Doğuya ve İslama güvenemeyiz. Hiçbir ayrım Doğu/Batı, seküler/dindar ayrımının üstünde olamaz”şeklindeki özetlemesi geliyor.

Belki şöyle demek doğru olur: Gürbüz Özaltınlı, Batı, İslâmiyet ve Türkiye’nin elitleri sorunlarını düşünmeye, Murat Belge’nin attığı temeller üzerinde, onun bıraktığı yerden devam ediyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar