Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

Unutulan darbe: 12 Mart; unutulan tarih: 1965-71

  • 14.03.2017 00:00

  11-12 Mart 2017] Dün Teneke Trump’et (3)’ü yazıyordum. Her zamanki gibi, şu ilk paragrafın başına tarih düşeyim dedim. 12 Mart askerî darbesinin 46’ncı yıldönümüne geldiğimizi o anda farkettim. Şahsen, 69-70 yıllık ömrümün, öncesinde tam üçte biri, sonrasında tam üçte ikisi. 28 Şubat da Deniz Gezmiş’in (yaşasaymış) 70’inci yaş günü olacakmış; yurtdışındaki bir sol web sitesinde gördüydüm.

Hâlâ o günlerin düşüncesiz nostaljisi içindeki kocaman lâflar -- “Kavga zamanı[ydı]… Kavga giderek sertleşiyor[du]… Daha ağır şeylerle karşılaşacağız, ama direneceğiz [demişti Deniz Gezmiş]… Cinayet makinesi işlemeye başlamıştı… Ama devrimci bilinçlenme ve örgütlenme de hızlanma sürecine girmişti” lâfları -- eşliğinde (bkz [email protected]’de, kendi “Vatansız” Gazeteci kitabından aktaran: Doğan Özgüden).

Hem 28 Şubat’ta, hem dün, iki kere keder kapladı içimi. Ne yazık. Ne kadar geride kaldı -- ve ne kadar (dokuz yıl sonraki) 12 Eylül’ün gölgesinde. Nasıl silindi anısı ve dersleri bir bir. Daha doğrusu, belki hiç öğrenilmedi.                         

Gerçek şu ki, sol açısından özellikle 1960’ların ikinci yarısının, 1965-71 arasının tarihi, demokrasinin savunulması ve geliştirilmesine değil demokrasinin “istismarı” ve sonunda çökertilmesine yaptığımız katkıların tarihidir.

27 Mayıs darbesi, Yassıada duruşmaları ve idamlar (açtığı yaralarla da olsa) bir nebze geride kalmış; 1961 Anayasası kabul edilmiş; çok-partili hayat geri gelmiş; düşünce ve yayın hayatı canlanmış. Türkiye’nin (141-142. maddeleri ve bütün diğer güdüklükleriyle birlikte) iyi kötü işleyen bir parlamenter demokrasisi var. Zaman içinde geliştirmek ve ilerletmek mümkün. Pek çok hak mücadelesi barış içinde verilebilir. Heyhat. 1965-71 bu demokrasiyi ve barışçı olanakları küçümseme ve ezdirmemizin tarihidir.

Türkiye İşçi Partisi on iki sendikacı tarafından kurulmuş; başına, Tek Parti istibdadına karşı mücadele deneyimi de olan sosyalist aydın ve hukukçu Mehmet Ali Aybar getirilmiş. Sosyalist Kültür Derneği ve benzeri girişimlerin potansiyeli de (Behice Boran dahil) giderek TİP’te toplanmış. 1951-52 TKP tevkifatından sonra Türkiye’de kalan ve (Reşat Fuat Baraner önderliğindeki) enformel bir mahfil olarak varlıklarını koruyan  “eski tüfekler” grubu da, biraz tereddüt etmekle birlikte sonunda olanca ağırlığını koymuş, Aybar’dan ve TİP’ten yana (1). Böyle bir dizi faktörün bir araya gelmesi sonucu, bütün sol birikim TİP’te yoğunlaşmış ve henüz taze, yıpranmamış bir umut olarak büyümeye başlamış. Dahası, 1965 seçimlerinde topladığı yüzde 2.97 oyla, Millî Bakiye sistemi sayesinde 14 milletvekili çıkartarak Meclise girmiş. Bu, Türkiye tarihinde bir ilk. Yani iyi kötü de bir sosyalist parti var elde, hayata umut verici bir kazanımla atılan. Korumak, üzerine titremek, kapatılmasını önlemek, sabır ve ihtimamla yaşatıp geliştirmek lâzım. Mehmet Ali Bey biliyor bunu -- Tek Parti dönemini, Türkiye üzerinde 1938 terörünü, Nâzım Hikmet’in olmadık komplolarla “orduda ve donanmada isyan çıkarmaya kalkışmak”tan toplam 25 küsur yıla mahkûm edilmesini, Marko Paşa dergisinin macerasını, Sabahattin Ali’nin öldürülmesini yaşadığından. Onun için ihtiyatlı, TİP’i alelacele ateşe sürmemek konusunda. Heyhat. 1965-71 aynı zamanda bu partinin horlanması ve harcanması; kâh darbeci, kâh keskin maceracı, kâh süper-ihtilâlci, kâh Sovyetik gerekçelerle üzerinde tepinilmesi; TİP’in şahsında barışçı ve  reformcu bir sol olanağının tümüyle yokedilmesi; demokrasi olanaklarının bir de böyle hançerlenmesinin tarihidir.   

Neler yoktur ki bu kısa, yoğun ve acılı tarihte, yakından baktığımızda? Tabii, aynada kendi yüzümüzü görmeye tahammül edebilirsek.

* En başta, Türkiye’nin 20. yüzyıl tarihine önce Kemalist Devrim ve sonra, 1946-50 seçimleriyle birlikte karşı-devrim şeklinde bakışımız. Başka bir deyişle, çok-partili hayata geçişi “karşı-devrim” diye nitelememiz. 1950-60 arasında Demokrat Parti’ye tahammül edememiş olduğumuz gibi, merkez-sağ Adalet Partisi’nin de 1965 seçimlerini kazanıp iktidara geri dönmesine tahammül edemeyişimiz. Normal politika çerçevesinde, somut konular üzerinden normal bir muhalefet yürütmek yerine, Komintern Marksizminin genel ideolojik çerçevesinde “devrimin düşmanları” ve “devrimin dostları” açısından yaklaşışımız. Bu bağlamda “baş düşman” kabul edişimiz; işbirlikçi, komprador, Amerikan uşağı diye niteleyişimiz; “diken üstünde” oturduğunu ilân etmemiz; hangi yolla olursa olsun devirmek isteyişimiz; darbe ile devrimin birbirine karıştığı, her ikisinin unsurlarından oluşmuş bir tür devirmecilik karmasını meşru sayışımız. Seçimleri, parlamentoyu, (olduğu kadarıyla) temel hak ve özgürlükleri değersizleştirmenin olabilecek bütün sıfat ve gerekçelerini kabullenişimiz: “burjuva” demokrasisi, “Filipinler” demokrasisi, “cici” demokrasi. Buna karşılık, gene ister Doğan Avcığlu’ndan, ister Mihri Belli’den, ister Hikmet Kıvılcımlı’dan gelsin, Türkiye tarihinde ordunun “ilerici” rolüne ilişkin hemen her teoriye dört elle sarılmaya hazır oluşumuz. Süleyman Demirel’in öğrenci gösterileri karşısında bir ara benimsediği “yollar yürümekle aşınmaz” hoşgörüsünün kıymetini bileceğimize dalga geçmeye kalkışımız. Madalyonun diğer  yüzünde, sadece Vietnam ve Küba’ya değil, Arap-İslâm dünyasındaki bütün darbelere, Nâsırcı ve Baasçılara, sonradan bir kısmı birbirini yiyen bütün o Ali Sabri, Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek’lere (Mısır); Abdülkerim Kasım, Abdüsselam Arif, Hasan el-Bekr ve Saddam Hüseyin’lere (Irak); Salah Cedid ve Hafız el-Esad’lara (Suriye); Bin Bella’yı izleyen Bumedyen, Bincedid ve Buteflika’lara (Cezayir) jenerik bir hayranlık duyuşumuz. Anti-Kemalist karşı-devrimi alt edebilecek yeni bir 27 Mayıs edisyonunun, benzer bir modelle çıkageleceği hayallerine kapılmamız. 

* Normal, sıradan, alelâde demokrasiye zıt olağanüstülükler ve heyecanlar arayışımızın bir başka uzantısında, devrimci şiddet ve silâhlı mücadele hayranlığına sürüklenmemiz. 1960’ların ilk yarısından itibaren gerek TİP’e, gerekse solcu gençlik gösterileri ve örgütlenmelerine yöneltilen faşist saldırılar, suikastler, karanlığa karışan polis cinayetleri karşısında, öz-savunma adına ve “ne yapalım, pasifizmi benimseyip kendimizi öldürtelim mi” tarzı gerekçelerle bir tür “düello mantığı”na kapılmamız. Fikir Kulüpleri Federasyonu’nu (FKF) Devrimci Gençlik Federasyonu’na  (Dev-Genç) dönüştürmemiz (ah, FKF kalsaydı keşke). Oradan Dev-Yol’a, Dev-Sol’a, Kurtuluş’a habire tırmanan geçişler. Limitte ordu olmayan “ordu”lar, parti olmayan “parti”ler, cephe olmayan “cephe”ler (THKO, THKP-C). Ülkücülere karşı silâhlanarak kendimizi, mahallemizi, okulumuzu, fakültemizi koruma tasavvurunu, adım adım, “zaten lâfla, teoriyle, konuşmakla, barışçı propagandayla, ya da hukuk ve kanun çerçevesinde kalmakla hiçbir halt olmuyor” tarzı argümanlarla, genel ve kıyısız bir silâh ve şiddet fetişizmine doğru genişletmemiz. O dönemin büyük millî kurtuluş ve devrim mücadelelerinin dünya çapındaki etkisinin de bu noktada devreye girmesi. Gerçek anlamıyla devrimin ne kadar zor ve dolayısıyla ne kadar istisnaî bir şey olduğunu zerrece algılamakla birlikte, ardındaki çok uzun “hazırlık” onyıllarının pek bize göre olmadığını hayal meyal algıladığımız Vietnam’a kıyasla, Küba’nın “dağa çıkarsın, gerilla savaşı vermeye başlarsın, olur biter”ciliğin bize çekici gelmesi. Bunun etrafında, Regis Debray özentisi oligarşik diktalar, sunî denge, öncü savaş ve foco’culuk teorileri örmemiz. “Mitralyözlerimiz elden ele geçecekse… ölüm hoş geldi sefa geldi” şairaneliklerimiz. Bir kısmımızın (benim de içinde olduğum Maocu hareketin) ise, bu savaşçılığı toptan reddedecek düşünsel vizyonu geliştirecek ve gerekli medenî cesareti de gösterecek yerde, ultra-solculuk yarışından kopamayıp, “doğru halk savaşı anlayışı bu değil şudur” noktasında rekabete girmemiz. İllâ uluslararası bir model olacak ya; bizim de Maoculuğumuza Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist)’in köy isyancılığını, Naksalitçiliğini, Çaru Mazumdar’cılığını eklememiz; Söke ovasında “toprak devrimi” peşinde koşmamız. Bazılarımızın tesadüfen hayatta kalmamız, böyle çılgınlıklar sonucu (ben bunu her sabah yeniden düşünüyorum kendi kendime). Bazılarımızın ise o kadar şanslı olamaması. Adam kaçırmalar, üs basmalar, polis noktası kurşunlamalar. Kimileri için idamla (Deniz Gezmiş ve arkadaşları), kimileri için Kızıldere’de (Mahir Çayan ve arkadaşları), kimileri için Nurhak dağlarında (Sinan Cemgil ve arkadaşları) son bulan gencecik hayatlar ve hayaller.

* Bu arada, bir de Türkiye İşçi Partisi’ne reva gördüklerimiz. En başta, özerkliği ve yasallığına saygı göstermeyişimiz. Yukarıda da işaret ettiğim gibi, Altıncı Filo’ya karşı İstanbul’da Devrimci Öğrenci Birliği’nin (DÖB) gençlik eylemleri başladığında, Mehmet Ali Aybar’ın TİP gençlik kollarını bu yeni (ve şiddetli) sokak aktivizmine bulaştırmak istemeyişini kestirmeden pasifizm ve oportünizm diye nitelemedeki kolaycılığımız. Gene Aybar’ın, (mealen) “biz, yani TİP, halkın oylarıyla iktidara geldiğimizde ABD üslerini o zaman kapatacak, ikili anlaşmaları da feshedecek ve Türkiye’yi Amerikan emperyalizminin nüfuzundan bu şekilde kurtaracağız” demesini, yani genel olarak barışçı parlamenter mücadeleyi esas alan siyasî vizyonunu, (gene mealen) “bak gördün mü, sosyalist devrimi öne koyuyor; halbuki önce millî demokratik devrimin, sonra sosyalist devrimin gelmesi gerekir” diye, olmadık bir MDD - Sosyalist Devrim metafiziğine çekmemiz. Bunun da öncülüğünü, Yön dergisinin sayfalarında  Doğan Avcıoplu’nun dâvet ve teşvik ettiği “E. Tüfekçi” imzalı yazılarıyla Mihri Belli’nin yapması. Onun açtığı yoldan, sol-maceracı THKO ve THKP-C gençliğinin ilerleyip, kongre basmalarla, “oportünist”leri dayak yoluyla “eğitme” yöntemleriyle (aynen böyle deniyordu) TİP’i paralize etmesi, artık çalışamaz hale getirmesi. Son nokta: Sovyetler Birliği’nin 1968’de Çekoslovakya’yı işgal edip Aleksandr Dubçek’in güleryüzlü sosyalizm”ine (socialism with a human face) son vermesine Aybar son derece haklı olarak karşı çıkınca, Sadun Aren ve Behice Boran tarafından “uluslararası sosyalist sistem”i savunma (yani Sovyetlerin dümen suyuna girme) devrilmesi; bunu da TİP’in TKP tarzı “Bolşevikleştirilme”sinin izlemesi.

                                                       *             *             *

Gerisi malûm. Bütün bunlar olurken, Yön dergisinden haftalık Devrim gazetesine, Baas tarzı bir program ve darbe hazırlığını ısrarla sürdüren Doğan Avcıoğlu cuntasının içine, Mahir Kaynak diye genç bir MİT ajanı asistanın da sızması. Onun verdiği bilgilerin, Atıf Erçıkan tarafından Yüksek Komuta Konseyi’ne aktarılması. Bunun üzerine, aslında cuntaya meyyal olan Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ile Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un saf değiştirip, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın temsil ettiği emir-komuta hiyerarşisinde hizaya girmesi. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve MİTMüsteşarı Fuat Doğu’nun,asıl  darbeyi hazırlayıp Başbakan Demirel’den gizlemedeki özel rolleri. Sonuçta, 9 Mart’ın değil 12 Mart’ın gerçekleşmesi. Derin devlete sınırsız zulüm fırsatı veren son aptallık: İsrail’in İstanbul başkonsolosu Ephraim Elrom’un kaçırılması (sonra öldürülmesi). Sıkıyönetim; “makabline şamil” Sadi Koçaş. Bürokratik reform hayallerinin buharlaşması. Onun yerine Türkiye’nin elektrik işkencesiyle tanışması. Bütün bir neslin Kontrgerilla’dan geçmesi.

Hatırlıyor musunuz, akranlarım, kuşak arkadaşlarım, eski yoldaşlarım, sevgili kardeşlerim? Anahatlarıyla hatırlatmaya çalıştığım bu manzume içinde, özgürlük ve demokrasi adına gurur duyacağımız, tarih önünde göğsümüzü gere gere övüneceğimiz çok şey var mı dersiniz?

Nedir, eski solcuların kibrinin aslı esası? Böbürlenmemiz mi gerekir, biraz olsun utanmamız mı, yaptıklarımızdan ötürü?

Vurulduk ey halkım, unutma bizi. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi. Asıldık ey halkım, unutma bizi. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi.   

Böyle mi diyeceğiz, Uğur Mumcu’nun kendini ve bütün o nesli topyekûn güzelleyişinde; “halk için halka rağmen” devrimciliğinin o nihaî apolojisinde olduğu gibi?

Yoksa 1965-71 arasında Türkiye’ye ve demokrasiye verdiğimiz reel zarar bilincimize çıkacak, vicdanlarımızda yer edecek mi?

NOTLAR

(1) Geçmişte başka vesilelerle de anlattığım gibi, bu tereddüdün nedeni, Mehmet Ali Aybar’ın eski TKP’liler nezdinde pek makbul olmayan sicili. Açıkçası, Aybar’ın “Menşevik”liğinden, Sosyalist Enternasyonal’ciliğinden, belki en fazla da bağımsız kişiliğinden çekiniyor “eski tüfek”ler. Bir kere Aybar hiç TKP’li olmamış; o Stalinist “demir disiplin” altına girmemiş. İkincisi, geçmişte Esat Âdil Müstecaplıoğlu’nun 16 Mayıs 1946’da kurduğu Türkiye Sosyalist Partisi’ne katılmış. Oysa o sırada gizli TKP de kendi (Kominternci) çizgisindeki TSEKP (Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi) ile legale çıkma hazırlığı içinde. TSP ise olası “yasal yol arkadaşları”nın bir bölümünü kendine çekmiş; TKP’nin TSEKP’e sürdüğü ve etraflarını çok daha fazla tamponlamayı, paketlemeyi umduğu asıl çekirdek kadroları, biraz açıkta ve ayazda kalmış bu yüzden. Bu da, “eski tüfek”lerin yorumuna göre, polisin 1951-52 tevkifatındaki başarısına; TSEKP’den başlayıp iz sürerek arkasındaki TKP liderliğine ulaşabilmesine katkıda bulunmuş. Böyle bir önyargı var Mehmet Ali Aybar (ve kısmen de Behice Boran) hakkında. Bu yüzden Reşat Fuat, yakın çevresinden babamı, Erdoğan Berktay’ı görevlendiriyor, gidip Aybar ve Boran’la konuşması için (EB’nin güven uyandıran bir kişiliği var; ayrıca titiz, analitik ve iyi müzakereci; dinliyor ve doğru anlıyor, sübjektivist bir şekilde eğip bükmüyor kafasında). Nitekim 1962’de yapıyor bu görüşmeleri. Biliyorum, bizzat tanığıyım, çünkü o sırada Robert Kolej’de yatılı okuyan Lise II öğrencisi oğlunu, yani beni görmek bahanesiyle geldi İzmir’den İstanbul’a. Üstelik, gene polis takibine karşı azıcık kamuflaj olsun diye, bir Cumartesi günü Aybar’ın Karaköy’deki yazıhanesine, Pazar günü ise Behice Boran ve Nevzat Hatko’nun (galiba İç Levent veya Yeni Levent’teki?) evlerine beni de beraberinde götürdü; bir de üstelik kanaatimi sordu çıktığımızda. Ben de 14-15 yaş aklımla, Aybar’dan çok etkilendiğimi söyledim (zamanın Türk-İş lideri Seyfi Demirsoy’a kurdurulan Çalışanlar Partisi ile İşçi Partisi’nin karşılıklı serüvenlerini anlatmıştı uzun uzun), ama Behice Boran’ın habire kendisinden söz etmesinden pek hoşlanmadığımı da ekledim.

Her neyse; sonradan, ben artık yirmilerimde ve üniversitedeyken aktardığına göre, gidip vermiş Reşat Fuat’a raporunu. Reşat Fuat da dinlemiş ve kilit bazı isimlere (herhalde Mihri Belli, Şevki Akşit, belki Vecdi Özgüner düzeyindekilere), bütün mahfile yayılacak şekilde, “Mehmet Ali de, Behice de iyi çocuklardır, destekleyelim” mesajını vermiş. Gene anladığım kadarıyla, Mihri Belli başından itibaren hiç hoşlanmamış olabilir bu tercihten. Çünkü içten içe hep potansiyel darbeci; sabırsız, kestirmeci, flaş hamlelerden yana. Devrimcilik adına TİP’in değil Doğan Avcıoğlu’nun; o sırada Yön ve daha sonra Devrim dergisinin (çizgisinin) desteklenmesini savunuyor. Nitekim Aybar ile “eski tüfek”lerin arası açılmaya başladığında ve Doğan Avcıoğlu Yön’de TİP’e karşı eleştiri sayfaları açtığında, bu dâvetin derhal üzerine atlayıp TİP’e savaş açan da Mihri Belli oldu. Esasen “eski tüfekler” deyimi de, Aybar’a ve TİP’e saldıran ilk Yön yazısına koyduğu “E. Tüfekçi” (= Eski Tüfekçi) imzasından kaynaklanır. 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.