Halil BERKTAY
Halil BERKTAY

Gazete: Serbestiyet.com

“İnsancıl koridor”

  • 5.02.2018 00:00

 [3 Mart 2018] Yıllar önce Bulgaristan’ın Plovdiv (Filibe) kentinde bir yaz okuluna katılmıştım. Konu, Contested Patrimonies idi; “Paylaşılamayan Miraslar” diye çevrilebilir. Komünizmin çöküşü ve Sovyetlerin dağılması sonrasında yeni bir milliyetçi boğazlaşmalar dalgasının kapladığı Balkan ve Kafkas gençlerini, herşeyi illâ “bizim ve sadece bizim” diye görmeye karşı uyarmayı amaçlıyordu. Prof. Diana Mishkova koordine ediyordu, Sofya Üniversitesi ve gene Sofya’daki, o sırada yeni kurulmuş bulunan “İleri Araştırmalar Merkezi”nden (Center for Advanced Studies). Romenlerin ünlü antropologlarından Vintila Mihailescu, “sarma” üzerine bir ders vermişti, yani bildiğimiz lahana sarması. Nasıl olup da herkesin (Sırpların, Bulgarların, Boşnakların, Romenlerin vb) “bizim sarma”sı olabildiği ve bu konuda ne gibi kavgalar kopabildiğine eğiliyordu. Sanırım ben de “otoktonluk ve kökencilik [en eskilik]” arayışları bağlamında, 1930’ların resmî Türk Tarih Tezi’ni anlatmıştım. Türklerin Anadolu’ya 11. yüzyılda değil de çok çok eskiden (= Yunanlılardan önce?!) gelmişliğini güya ispatlamak uğruna, ne kadar komik şeyler uydurulmuştu! Böyle böyle, on kadar genç kız ve delikanlıyı biraz olsun düşündürmeye, bir parça empati duymalarını sağlamaya çalışıyorduk.

Bir kısmı samimi ve ilgili, bazıları ilgisiz ve bedava bir tatil peşinde, bir kısmı empatinin “e”sinden habersiz ve hattâ fikrin özüne esastan karşıydı, karşıttı diye hatırlıyorum. Ermenistan’dan bir çocuk vardı örneğin. Nagorno [Dağlık] Karabağ’daki kanlı 1991-1994 iç savaşı yeni sona ermiş; bir milyon insan yerini yurdunu terketmiş; bu arada Karabağ nüfusunun yüzde 25’in meydana getiren etnik Azeriler de kaçıp Azerbeycan’a (ve Azerbeycan’da yaşayan etnik Ermeniler de ters yönde kaçıp Ermenistan’a) sığınmıştı. Bu sözünü ettiğim gencin ise cehaleti naifliğini, naifliği sözel saldırganlığını besliyordu. Söz Karabağ trajedisine geldiğinde, “biz hiçbir şey yapmadık ki,” diyebilmişti; “sadece bir koridor açtık, buyurun dedik ve çıkıp giden kendileri oldu.”

Tatsız bir durumdu; öğrenciye karşı hoca, Ermeniye karşı Türk... Gene de, istemeye istemeye söz aldığımı ve “biliyor musunuz, bu sizin dediğinizi 1915’te İttihatçıların Osmanlı Ermenilerine reva gördüğü zulmü mazur göstermeye çalışan Türk milliyetçileri de pekâlâ söyleyebilir” dediğimi hatırlıyorum. “Nitekim söylüyorlar da. Ne yapmış yani Talâtlar, Kuşçubaşı Eşrefler, Bahattin Şakirler ve diğer Teşkilât-ı Mahsusa’cılar? Bazılarına sorarsanız, Ermenilerin kendi güvenliğini düşünerek bir koridor açmışlar ve onlar da çıkıp gidivermiş. Hattâ güneşli diyarlara ve deniz kıyısına tatile gönderildiklerini dahi iddia eden var [bkz Emin Çölaşan]. Yani şimdi sizin tavrınız bundan çok mu farklı? Düşman bellediklerinizle bu kadar mı simetrik, karşılıklı etme-bulma dünyalarınız? Aşırı Türk milliyetçileri gibi siz de dünyayı ve insanlığı sadece kendi milliyetçiliğiniz, etnik temizlikçiliğiniz içinden mi görmek zorundasınız?”

Aradan herhalde yirmi yıl geçti, belki daha fazla. 18 Şubat’tan beri Suriye jetlerinin kesintisiz bombardımanı altındaki Doğu Guta’dan, Purin’in her gün beş saat süreyle insancıl bir koridor açılmasını emretmekle gösterdiği âlicenaplığı öğrenince, nedense bu kısa muhavereyi hatırladım.  

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.