• 12.05.2021 07:20
  • (317)

10 Mayıs 2021] Anadolu sözcüğünün ana+dolu’dan türetilmeye çalışılması yeni değil. 90 yıl kadar gerilere gidiyor ve çok da kötü bir öncüle: 1930’ların Kemalist Kültür Devrimi denemesine ve doruğa tırmandırdığı Türk ırkçılığının dil alanındaki uydurmalarına dayanıyor.

Her devrimin illâ bir kültür devrimi boyutu olmaz. Siyasî rejim ve sosyo-ekonomik yapı gibi kültürü de toptan değiştirmeye ve geçmişten tümüyle koparmaya kalkmaz. Fransız Devrimi’nde Jakobenler yapmaya kalktı bunu. İşi, cumhuriyetin ilân edildiği 1792 yılını sıfır kabul eden yeni bir takvim ve hattâ yeni bir din, yeni bir tanrı icat etmeye kadar vardırdılar. Çin’de Mao yapmaya kalktı, 1966-1976’daki Büyük Proleter Kültür Devrimi’yle. Aslında Çin Komünist Partisi içindeki rakiplerini sokak şiddetine dayanarak tasfiye etme girişimiydi. Güya “insanların içindeki bencilliğin, bireyciliğin kökünün kazınması” suretiyle “revizyonizm üzerinden kapitalizme geri dönüş tehlikesinin toptan yok edilmesi” içindi. Kızıl Muhafızların katliamları, üretimin durması,  tedarik zincirlerinin çökmesi, kıtlık ve açlık, aydın ve öğrencilerin “proleterleştirilme” uğruna gönderildiği kırsal bölgelerdeki zorla çalıştırma koşullarının ağırlığı gibi nedenlerle, tam bilinemese de belki 20 milyon insan can verdi.

Devrimin bu en aşırı raddesinden Kemalizm de uzak duramadı. İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş sürecinde, yeni bir ulus-devlet kimliğinin ve modernist bir aidiyeti neredeyse yoktan varetme yoluna gitti. İslâm olmayacaktı. Osmanlı olmayacaktı. İstanbul’un karşısına Ankara, Osmanlı Tarihi Encümeni’nin karşısına Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (sonra Türk Tarih Kurumu) dikilecekti. Türklerin hem ırk hem medeniyet üzerinden Batı ve Avrupa ile ilişkisi kurulacaktı. Ve aynı zamanda Anadolu’nun ezelden beri bizim olmuş olduğu ispatlanacaktı.

Bu da o güne uygun yeni bir geçmiş, dolayısıyla yeni bir tarih teorisi demekti. Yapılabilir gözüktü, çünkü Tek Parti dönemiydi. (Bu da tuhaf bir ifade. Tek Parti dedikten sonra dönemi diyoruz ama nedense diktatörlüğü diyemiyoruz. Sanki Tek Parti demokrasisi olabilirmiş gibi.) Otoriter laiklik mecrasına zaten girilmişti. İvme kazandı. Arapça ezan yasaklandı (1932). Her türlü dinî inanç ve ibadet ağır baskı altına alındı. Radyoda alaturka musiki çalınmaz oldu. 1915’ten ve Lozan Mübadelesinin ardından, dilde ve yer adlarında da etnik temizlik başladı. Öztürkçecilik aldı yürüdü.

Hepsinin üzerine Güneş-Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi bindi. Buna göre, Orta Asya’da İÖ 7000’den daha gerilere giden çok çok eski bir Türk uygarlığı olmuştu. Güya Türktü. Güya medeniyetti ve hattâ yeryüzündeki ilk medeniyetti. Sonra iklim değişti. Bozkır ortamında tarım yapılamaz oldu. Göç başladı. Kalanlar göçebeliğe geri döndü. Gidenler dünyanın her köşesine yayıldı, gittikleri her yere üstün bir ırk (?), temiz bir kan (?) ve medeniyet götürdü. (Benim çocukluğumda, “Türklerin Anayurdu ve Göç Yolları” haritası ilkokul sınıfımın sağ önünde hep asılı durur ve harita odasına geri gitmezdi. Orta Asya koyu pembeydi; oradan çeşitli yönlere kalın kırmızı oklar çıkıyordu. Aynı harita bütün tarih ders kitaplarının da vazgeçilmeziydi. Yukarıdaki, bunun o kadar kalın ve çığırtkan olmayan bir versiyonu.) Bu çerçevede, Anadolu’ya da 1071’den sonra değil, daha İÖ 2. binyılda gelmiştik. Zaten Atatürk bunu açıkça söylemişti; Türk çocuğu 11. yüzyılda gelmekle bu toprakların asıl sahibi olamaz demişti. Afet İnan’a talimat vermişti, sen çalış diye (kısa bir özet için, bkz Halil Berktay, Cumhuriyet İdeolojisi ve Fuat Köprülü). Çözüm Hititlerle bulundu. Bunlar Türktü, “Eti Türkleri”ydi dendi. Sümerler de Türktü tabii. Güya Sümerce ve Hititçe Türk dillerindendi. Sümerbank ve Etibank kuruldu. Eti Bisküvileri de buradan türedi.    

Ne yapmak istediklerini anlıyoruz, bir noktada. Orta Asya medeniyeti sayesinde İslâm ve Osmanlı bypass ediliyor; Hititler sayesinde Anadolu’ya Yunanlılardan çok önce gelmiş olunuyordu. Anlıyoruz da, tümüyle palavraydı ve en ufak bir bilimsel temelden yoksundu. En kötüsü, politikanın tarihe müdahalesi ve büyük liderin, Ulu Önderin talimatıyla bilimsel yöntemlerin de, akademinin kendi içinde, kendi kurallarına göre evriminin de çiğnenip geçilmesiydi. Çürütücü, ahlâksızlaştırıcı, ifsâd edici bir etkiydi. Nitekim Üniversite Reformu adıyla masumlaştırılan ve aslında ideolojik ve siyasî bakımdan yeni devlet iktidarına sadık, bağımlı bir yüksek öğretim yaratmayı amaçlayan 1933 Darülfünun tasfiyesi, Türk Tarih Tezinin ve Türk Tarih Kurumunun inşasıyla elele yürüdü.

Ve işte gene bu çerçevededir ve bilimin bu denli ayaklar altına alınmasının verdiği saygısız cüretledir ki, Atatürk’ün sofrasında yer alan bazı dalkavuk amatör dilciler de dahil, ülke çapında bir tür isteri nöbeti başgösterdi. Olur böyle spazmlar, milliyetçi diktatörlük kültürlerinde. Zaman da uygundu: Faşizm ve Nazizm yükseliyordu; Mussolini 1922’de iktidara gelmiş, Hitler 1933’te gelmek üzereydi. O çağın trolleri fışkırdı her köşeden. Gelen giden akıl almaz etimolojiler uydurmaya başladı, Eski Yunan tanrılarına varıncaya dek. Amazon “amma uzun”dan türetildi, Niagara “ne yaygara”dan. Alp+oğlan = Apollon; bak işte gördün mü, Apollon da Türk dendi. Hepsinin üzerinde, ana+dolu = Anadolu oluverdi.

Sözüm meclisten dışarı. Sözüm o dönemin, sonraki nesillere bu zehirli mirası bahşeden aparatçiklerine. En basit bazı soruları dahi zerrece akıllarına getirmediler, o yaranma yarışı ve heyecanı içinde. İnsan bir durup düşünür: Türkler her nasılsa bu diyara gelmişler ve analarla dolu görüp ana+dolu = Anadolu demişler, öyle mi? Yani bilmese bile bir düşünür: Öncesinde ne deniyormuş buralara? Koyalım Eti Türklerini bir yana; zaten paradoks şurada ki, ana+dolu konstrüksiyonu ancak 1071 ve sonrasıyla bağdaşabilir. Eski bir ismi yok muymuş bu toprak parçasının? Kimse yaşamıyor muydu bu yarımadada? Herhangi bir devlet de mi yoktu? Sahi, kim yenilmişti Malazgirt’te? Bizans’ın, faraza 4.-11. yüzyıllar arasındaki taşra idaresinde, eyalet taksimatında, toprak düzeninde, sınır savunmasında bütün bu coğrafya nasıl anılıyordu?

Geçtim. Diyelim ki bir adı vardı ama biz bilmiyoruz. Keza bırakalım, tarihte yer isimlerinin nasıl oluştuğunu. Böyle sıfırdan yeni bir deyim icat etmek için, göç edilen ülkenin şu veya bu özelliğinin çok çarpıcı gelmesi gerekir. Yeni memleketlerinin benzersiz bir karakteristiği miymiş, analarla dolu olması? Başka diyarlara, örneğin geldiklere yerlere (diyelim Maveraünnehir’e, ya da Merv-Dandanakan yöresine, ya da Horasan’a, ya da Azerbaycan’a) kıyasla burada çok daha fazla ana mı yaşıyordu ki, bundan etkilendiler de oralara değil ama buralara ana+dolu dediler? Ha, bir de, kim ve nasıl karar verdi buna? Bizans’ın doğu savunması çökünce, Azerbaycan üzerinden gitgide daha yoğun Türkmen aşiretleri gelip il tutmuştu, yurt tutmuştu Roma’dan devraldıkları araziyi. Birleşik, merkezî bir istilâ değil, her biri kendi reisinin, savaş şefinin önderliğindeki dağınık, heterojen bir göç dalgasıydı. İçlerinden hangisi akıl etmiş olabilir, ana+dolu demeyi? Nasıl tutturdu da hâkim kıldı? Yoksa aralarında bir meclis toplayıp mı anlaştılar ana+dolu üzerinde? Nerede, ne zaman? Ne tür belgelere, birincil kaynaklara yansıdı?

Gerçek şu ki, hiç olmadı böyle bir şey. 11. yüzyılda gelmelerinden itibaren, bir tek isim verdi Türkler bu diyara: Türkiye. O da düşünüp karar almalarıyla değil, demografinin değişmesi sonucu kendiliğinden ve dış gözlemciler üzerinden oluştu. Düzgün bir tarih metodolojisinde, dillerden kavim adlarına (ethnonym’lere), kavim adlarından yer adlarına (toponym’lere) gideriz. Britonlar oturur, Britannia denir; Germenlerin diyarı Germania diye anılır; Slavların Rus’ kolu yerleşir, Russiya olur. Aynı şekilde, Türklerin gelişi de Anadolu’nun nüfus bileşimini değiştirdi ve bunun ilk farkına varan da, Konstantinopolis’in yanı sıra Ege-Karadeniz sahil şeridi ve adalarına yerleşmiş bulunan İtalyan (Venedik ve Cenova) tüccarı oldu. İlk onlar başladı, 12. yüzyıldan itibaren bu topraklara Turchia demeye. Oradan bütün diğer Avrupa dillerine geçti; TurkeyLa TurquieDer Turkei vb oldu. Ama Türklerin kendileri 19. yüzyıla kadar kullanmadı bu adı. Onlar için burası hep (Roma toprakları anlamında) Diyar-ı Rûm kaldı.

Peki, Anadolu bu hikâyenin neresinde? O zaten hep vardı. Fakat korkunç: Yunanca bir sözcüktü. Güneşin doğduğu yön ya da kestirmeden doğu demekti. Ama artık onu da yarın anlatıvereyim.