• 24.04.2021 15:42
  • (163)

Los Angeles, 2 Nisan 2011
Kafamda birkaç gündür aynı soru:
Üniversitedeki, UCLA’daki konuşmamda
soykırım diyecek miyim,
demeyecek miyim?

Kendi kendimle itişip kakışma hali...
İstanbullu Ermeniler Derneği, Hrant Dink
Konferans Salonu.
Sevgili Hrant’ın yakışıklı bir fotoğrafının
altında akşam vakti sıralanmış oturuyoruz.
Biri kulağıma eğiliyor:

Çoğumuzun içinde bir burukluk vardır,
neden buralara geldik diye.

Bir köşede açık büfe.
Ağızda dağılan pastırma,
sucuk, beyaz peynir, fıstıklı, çikolatalı helva...
İstanbul özlemini dinliyorum.
Ama bir de İstanbul öncesi var.

Yani 1915 öncesi...

Kökler Anadolu’nun her yanına uzanıyor.
“Kesim öncesi, Kesim sonrası!”
Kulağıma eğiliyor:

Anadolu’dan gelenler öyle der.
Kesim...

Ermenicesi Çart.
‘Soykırım’ın kibarcası 
yani...

Adı Garabet.
İstanbul’dan Amerika’ya göç etmiş ama
bir de öncesi var.
“Memleket neresi?” diye sorunca gülüyor:

Neresi mi?
Annemle babam Malatya’nın Arapgir’inden.
Babamın annesi de, babası da 1915’te yok olur.
Babamla amcam çocukken kendilerini Pötürge’de,
Alus?lu Köyü’nde Kürtlerin arasında bulur.
Ben de o köyde, ahırda dünyaya gelmis?im.
Oradan Malatya’ya göçmüş aile.
Malatya’da okula başladığımda Kürtçe konus?uyordum.
(Gülüyor) Bugün bile doğru dürüst Ermenice bilmem.

Malatya’da ayakkabıcılık öğrenmeye
başlıyor. 1959’da İstanbul’a, 1985’te Amerika’ya göç.
Soruyor bana:

“Şimdi söyle bakalım, ben nereliyim?”

Garabet, gülerek devam ediyor:

Hep göç! Hayatım göç etmekle geçti. Allah göçü kimseye nasip ettirmesin.

Doktor Murat.
Kayseri’nin içinden, 1957 dog?umlu.
Babası Sivas, annesi Yozgat, Küçük Çat’tan.
İstanbul’a göç eder aile. 1
969’da, Üsküdar’daki
Surp Haç Ruhban Okulu’na gider,
anlatıyor:

Hrant Dink iki sınıf büyüğümdü,
Nazar Büyüm de abilerimizden...
Babam 1915’te yetim kalıyor.
Anne tarafımda kesim olmamış,
baba tarafımda olmuş.
Göç 1975’te...

Agop.
1961 Kayseri doğumlu.
Dede Yozgatlı.

Bir tek dedemle kardeşi kurtulmuş,
herkes Kesim’de gitmiş.
Aile 1961’de İstanbul’a gelmiş,
sonra da ver elini Amerika.

Nubar.
İstanbul doğumlu.
Annesiyle babası,
Kayseri’nin Gemerek köyünden.
1952’de İstanbul,
1983’te Amerika...
Onnik.
1935 İstanbul dog?umlu.
Balyan’lardan...

Annem Kayseri Talas’ta doğmuş.
Babası İstanbul Bes?iktaş’ta...
1963’te Amerika...

Agop.
Baba tarafı Kayseri’den,
Yozgat Çat’tan.
“Annem Boğazlıyan’dan,” deyince,
biri açıklık getiriyor:
“Hani o kaymakamın yeri...”
1956 İstanbul doğumlu.
Anlatmaya başlıyor:

Baba tarafım Edirneli, anne tarafım
Sivas Zara’dan... 1915’te kesim başlayınca,
amcam Bulgaristan’a kaçıyor.
Babam İstanbul’a geliyor.
Edirne’de kesim yok. Haberler ulaşınca
kaçıyorlar. Amcamdan bir daha haber
yok. Onun kızlarını ben Florida’da buldum.

Kayseri’nin Develi’sinden.
Ermenice adıyla Everek’in Yeğya’sında
doğmus?...

Bedros.
Almanya doğumlu.
Anayla baba, Malatya Pötürge’den...

Aret.
İstanbul doğumlu.
Baba tarafı Yozgat, ana tarafı Amasya...

Rupen.
Anlatıyor:

Annemin babası Silivri’den...
Babamın annesi Konya’dan...
Babamın babası Eskişehir’den...
Doktor Ruben Sevak Çilingiryan, şair.
24 Nisan 1915’te İstanbul’dan
toplanarak sürülen
ve 105’i bir daha geri gelmeyenlerden...
Babam Der Zor’a gitmiş,
tekrar geri gelmis?...

Doktor Arto.
1937 doğumlu. Babası Edirne,
annesi İzmit Bahçecik doğumlu.
Anlatıyor:

1915’te bütün aile kesime gitmiş...
Babam eczacı subay olduğu için
kurtulmuş...

Bir başkası:

Babam Gemerekli, annem
Karadeniz’den, Çars?amba’dan, Rum.
Benim babamla, Dr. Murat’ın dedesi 1915’te
birbirlerini kaybedip
1950’de Kayseri’de tekrar buluyorlar.

Osep.
Tüccar, babası Bingöllü:

73 kişilik ailesinden 1915’ten
tek kurtulan babam...
Bingöl’den Kanada’ya göç...

Dikran.
1961 İstanbul doğumlu:

Babam İstanbul Erenköy,
annem Kumkapılı. Kumkapı’daki
kendi adını taşıyan meşhur meyhanenin sahibi
Kör Agop ise annemin dayısı...

Adı Kurken.
1955 İstanbul doğumlu.
Anne baba da İstanbullu, anlatıyor:

Annemin babası,
dedem 18 yaşındayken,
kesimden kurtuluyor ailesi.
Kesim’de ölenler baba tarafımdan...

Kulağıma eğiliyor,
Her Ermeni’nin hayatı bir roman
diyor Kurken,
“Annem 80 yaşında,
kendi başına yaşıyor Los Angeles’ta...
Hep dertlenir, ‘Oğlum, şu pencerenin
altından geçenlerden Allah için biri çıkıp da
bir kere olsun selam vermez ki,’
diye İstanbul özlemini dile getirir.”
Dig?erinin sözü kulağımda:

Çoğu içinde bir buruklukla yaşar,
neden buralara geldik ki diye...

Acılarla, acıları içine bastırarak
yaşayanları dinliyorum bütün gece,
Hrant Dink’in fotog?rafının altında.
Not defterime yazıyorum:

Ermeni diasporasında 1915
daha dün olmuş gibi...

Hrant Dink der ki:

Şu bir gerçek ki, her iki taraf da
birbirine karşı duruşunda
huzursuz ve sağlıksız.
Saptama ağır gelse de,
itiraf etmek gerekir ki:
Ermeniler travmalarıyla,
Türkler de paranoyalarıyla birbirlerine nazaran
iki klinik vaka konumundadırlar.
Her ikisinin de kimliğinde diğeri
‘öteki’dir ve ‘ötekilik’
bir tür vazgeçilemez varlık halidir.
O nedenle, Ermeni kimliğindeki ‘Türk’ün,
Türk kimliğindeki ‘Ermeni’nin yadsınamaz
rolü üzerine analiz yapmadan,
Türk-Ermeni ilişkileri üzerine
sağlam öneriler geliştirmek hayli güç.
Bugün Türk olgusu
Ermeni kimliğinin şekillenişinde
önemli bir rol oynar.
Ancak Türk’ü algılamak açısından da
Diaspora Ermenileri,
Ermenistan Ermenileri
ve Türkiye Ermenileri
arasında ciddi farklılıklar gözükür.
Bu üç kesimde
travmanın yarattığı hasar ve etki;
ağır, orta ve hafif olmak
üzere değişik yansımalar gösterir.
Türkiye Ermenileri halen Türklerle beraber yaşar,
Ermenistan Ermenileri Türklere komşudur,
ama Diaspora Ermenilerinin büyük bölümü
Türklerden uzaktır.
İşte bu, Türk’le tanışıklıktaki mesafe,
kimlikte yaşanan travmayı da
farklılaştıran temel nedendir.
Diaspora Ermenileri için Türk,
o tarihte bırakıp gittikleri Türk’tür.
O tarih, soykırıma uğradığı 1915’dir.

O tarih,
Varlık Vergisiyle ‘ekonomik soykırım’a uğradığı 1942’dir.
O tarih,
kendisine karşı vandalizmin yeni bir versiyonunun yas?andığı
6-7 Eylül 1955’dir.
Onun nezdinde Türk ‘hiç değişmez’dir,
o Türk’le geçmişte nasıl bir birliktelik
kurulmadıysa, bugün de,
gelecekte de işbirliği kurulamaz.
Ermenistan Ermenileri için de Türk,
o tarihteki Türk’tür,
ancak şimdi ise yanı başındadır.
İstese de, istemese de onunla yarın
yan yana yaşamak zorunda.
Türkiye Ermenileri
için ise Türk zaten birlikte yaşadığıdır.
Bu haliyle de Türk olgusu,
Diaspora Ermenileri için
ne denli olumsuz etki yaratırsa
Türkiye Ermenileri açısından aksi yönde bir etki yaratır.
Türk olgusu,
Diaspora Ermenisi için öfkeyi kabartan
bir is?lev görse de,
Türkiye Ermenisi için travmayı
azaltan bir ilaçtır.
Diaspora Ermenileriyle
Türkiye Ermenilerinin tarihsel bakımdan
Türk’le ilişkilerinde bir farklılık yoktur.
Aynı s?eyleri yaşadılar,
ancak sonrasında Türklerin içinde yaşamak
ve Türklerle diyaloglar, beraber yaşamayı becerebilen
Türkiye Ermenilerinin kimliğindeki
travmayı önemli ölçüde yok edebildi
ve ilişkilerin normalleşebileceğini gösterdi.
Aynı duruma,
son zamanlarda Ermenistan’dan
Türkiye’ye iş için gelen Ermenistanlıların
Türklerle kurdukları diyaloglarda da raslamak mümkün.
Ermeni dünyasında
bu travmanın yarattıg?ı farklı etkinin yansımaları,
her yıl 24 Nisan’da yapılan anma etkinliklerindeki
farklı dozlarda görülebilir.
Diaspora’da bu gösteriler
Türk bayraklarını yakmaya kadar varan,
Türkiye aleyhindeki sert anma toplantılarıyla,
Ermenistan’da ise çoluk çocuk herkesin
sessiz bir şekilde soykırım anıtına gidip vakur
bir şekilde çiçek bırakmasıyla gerçekleşir.
Türkiye Ermenileri ise isteseler de, istemeseler de en garipleri.
Ne bir anıtları var, ne de 24 Nisan’ı
anabilecekleri takatleri!
(Hrant Dink, İki Yakın Halk İki Uzak Komşu,
Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, Haziran 2008, s. 15-21)


Los Angeles, 31 Mart 2011
Kısa adı UCLA olan University of California,
Los Angeles’ın Broad Hall’ünde
akşam vakti yapacağım
konuşmayla uğraşıyorum otel odamda.

Soykırım diyecek miyim?

Kafamdaki soru bu.
Hazırladığım konus?ma
taslağımın başında bir cümle var:

Sizin acınızı biliyorum,
sizin acınızı anlıyorum
ve bu acınızı paylas?mak için buradayım.

Peki ama hangi acınızı?
Soykırım acınızı mı?
Yoksa sadece acınızı mı?
Dilim neden böyle tutuk ki?

Sanki bilmiyor muyum,
Anadolu’daki etnik, düşünsel,
kültürel her türlü farklılığa,
çoğulculuğa son vermeyi amaçlayan
o Türkleştirme ve Sünnileştirme
siyasetinin İttihat Terakki döneminde başlatıldığını...
"İç düşman"lardan arındırılmış
bir Anadolu istendiğini...
İttihat Terakki’yle cumhuriyetin
kuruluşu arasındaki devamlılığı...
Ve bu açılardan 1915’in tarihi
bir dönüm noktası olduğunu
bilmiyor muydun da, dilin hâlâ tutukluk yapıyor?
Biliyorum tabii.

Yıllar içinde ağır aksak öğrendim.
Peki o zaman, düs?ündüğünü
neden söyleyemiyeceksin ki?
Tutukluk sürüyor!

Konuşma metnimin başındaki
o cümleye soykırım sözcüğünü
bir ekliyor,
bir siliyorum.
Erivan’da da öyle olmuştu
2008’in Eylül ayı başında.
Ermeni Soykırımı Anıtı’na
gidecek miyim, gitmeyecek miyim?
Sonunda gitmiş, Hrant Dink’in acısına
beş sap beyaz karanfil koymuş,
fotoğraf çektirmiş ve Milliyet’te yazmıştım.
Ama soykırım anıtını ziyaret fotoğrafımı
2008 yılı Eylül ayında yayınlamamıs?tım.
Soykırım diyecek miyim?

Bir yazıyor, bir çiziyorum üstünü.

Neden?
Sorunum nedir bu sözcükle?

Ermeni Soykırım Anıtı’nı ziyaret ettim.
Ermenilerden Özür Bildirisi’ni imzaladım.
24 Nisan 2010 tarihli Milliyet’teki
yazımın başlığı,
Ermenilerin 24 Nisan acısını paylas?ıyorum”du.
Ayrıca, 24 Nisan’ın soykırım oldug?unu düşünüyordum.
1915’de Osmanlı devletini yöneten
İttihat Terakki diktasının,
onun derin devleti sayılan
Teşkilat-ı Mahsusa’nın
Ermenilere yaptıkları
planlı programlıydı.

Bunun da insanlığa karşı
gerçek bir suç oluşturduğuna inanıyor
ve bu kanlı mirasın günümüzde
artık reddedilmesinin
Türkiye’yi büyüteceğini düşünüyordum.

Ama soykırım
tartışmalarına girmiyordum.
Hrant’ın dediği gibi:

Atalarımın başına gelenleri biliyorum.
Buna kiminiz katliam,
kiminiz soykırım,
kiminiz tehcir,
kiminiz trajedi diyorsunuz.
Atalarım da Anadolu deyimiyle kıyım derdi.
Bir devlet kendi yurttas?larını,
hem de savunmasızlarını,
çoluk çocuk, kadın yaşlı demeden,
kök saldığı ortamlardan söküp,
bilinmez bitmez yollara salıyorsa,
bunun sonucunda da bir halk
büyük bir bölümüyle yok oluyorsa,
bugün bizlerin bu durumu izah edecek
kelimeleri tercih etme kıvranışımız,
insan olma özellig?imizin hangi vasfıyla izah edilebilir?
"Buna soykırım mı desek, göç mü desek?"
diye cambazlıklar yapacaksak, her ikisini de aynı ölçüde
mahkûm edemeyeceksek,
soykırım yerine tehciri
ya da tehcir yerine soykırımı tercih etmekle, insan oluşumuzla ilgili
onurun hangi parçasını
kurtarmış olacağız?”

Aklıma Hrant’ın bu sözleri geliyor.
Kelimeler arasındaki kıvrantı.
Soykırım mı?

Tehcir mi?
Trajedi mi?

Kıyım mı, toplu kıyım mı?
Katliam mı?
Kesim mi?

Soykırım kelimesiyle derinlerine giden
bir meselem olduğu için
mi otel odamda kıvranıp duruyorum?

Ne düşünüyorsam,
neye inanıyorsam
apaçık söylemekten,
yazmaktan beni alıkoyan ne?
Tabular?

Korkular?

Mahalle baskısı?

Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz!
301’ler?
Vatan hainlig?i’ damgası?
Dün Ali Kemal, bugün Hasan Cemal?”

Kaç yaşına geldim,
kaç yıldır demokrasiyi,
ifade özgürlüğünü savunuyorum,
ama hâlâ bazı düs?üncelerimi
kendime saklamaya devam mı edeceğim?
Hâlâ dokunamayacağım
kendi tabularım mı olacak?
Ya da hâlâ özgürleşemeyecek miyim?
Ayıp deg?il mi Hasan Cemal?
En nihayet soykırım sözcüg?ünü
ekliyorum konuşmamın girişindeki o cümleye:

Sizin acınızı biliyorum,
anlıyorum
ve soykırım acınızı
paylaşmak için buradayım.

UCLA’nın Broad Hall’ü dolmuş.
İki sivil polisle arka kapıdan giriyorum.
Güvenlik önlemleri biraz abartılmıs?.
Yerde oturan gençler de dışarı çıkartılıyor,
itfaiye öyle istemiş...
Dikkatler üstümde.

“Cemal Paşa’nın torunu ne diyecek?”

Kuliste vozurdayanlar olmus?:

“1915’te bizi kesenlerin torununu ne diye davet ettiniz?”
“Benim için hiç de kolay bir akşam olamayacak,”
diye başlıyorum konuşmama,
“Bakıyorum hep tanıdık yüzler...
Anadolu’dan hepinize selam getirdim.
Köklerimiz aynı topraklara uzanıyor,”
dedikten sonra da birkaç kelime
Ermenice konuşup ekliyorum:

Soykırım acınızı biliyorum,
paylaşıyorum.

Alkıs? kopuyor.
Uzun ama güzel,
biraz da hüzünlü bir akşam.
Devam ediyorum:

Ben buraya Ermeni gençlerine
elimi uzatmak için geldim.
Acılar elbette unutulmayacak.
Ama acıların barışa giden yolları
tıkamasına da izin vermeyeceğiz.

Onlara arkadaşım Bahadır Demir’i anlatıyorum,
1973 yılı Ocak ayında,
Los Angeles’ta yaşlı bir
Ermeni’nin cinayetine kurban giden
ilk Türk diplomatını...
Sessizce dinliyorlar.
Bir başkası, bir Ermeni genci,
1980’lerin başında Beyrut’tan
Amerika’ya okumak için gelmiş.
Üniversite kafeteryasında
sıra beklerken yanına biri gelmiş.
Türk olduğunu ög?renince
duygularını s?öyle anlatıyor:

İlk kez karşımda bir Türk...
Elim ayag?ım boşaldı.
Bir Türk!
Ne yapacağımı,
ona nasıl davranacağımı şaşırdım.

Bu duvarlar hâlâ yıkılmayı bekliyor.
Türkiye’nin, Ermenistan’ın,
Ermeni Diasporası’nın ve
iki tarafta da sivil toplumun yapması
gerekenler var bunun için.
Diyalog kanallarının çoğaltılması, genişletilmesi lazım.
Türkiye-Ermenistan sınırı mutlaka açılmalı.
Ankara, Ermeni Diasporası’nın
bir öcü olmadıg?ını anlamalı.
Ders kitapları yeniden yazılmalı...
1915’in, Türkiye’de çok daha özgürce tartışılması s?art.
1915 demek artık soykırım demek.
Yalnız Ermeniler değil,
neredeyse bütün dünya için öyle.
Soykırım gerçeği değis?mez!
Ama bu gerçek,
Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasını,
ilişkilerin normalleşme rayına oturmasını,
Ermeni Diasporası’yla diyalog kanallarının açılmasını,
sivil toplum ilişkilerinin geliştirilmesini engellemez.
Engellememelidir de.
Eğer engellerse,
araba atın önüne konmus? olur ki,
bu da kimseye yarar sağlamaz.
Ve sözü ‘tutsak akıl’lara getiriyorum:

Dünyanın her yerinde
ve insanlık tarihinin herhangi bir diliminde
tutsak akıllardır,
barış ve demokrasiye açılan yollardaki en büyük engeller.
Türkiye’de de bu tutsak akıllardan
kurtuluşun yollarında yürünüyor artık...


(Hasan Cemal, 1915: Ermeni Soykırımı, Everest Yayınları, sayfa 170-182)