TAHLİYE

  • 27.08.2011 00:00

 

         

           Emniyetten sorgumuz bitip cezaevine getirildiğimizde ocak ayının sonlarıydı. Soğuk bir kış yaşıyorduk o yıl. Ankara kapalı cezaevinde bizi koydukları iki göz odalı bir binaydı. İki oda arasında dar bir koridor, koridorun sonunda da musluğu durmadan akan bir helâ vardı. Odalardan birinde bizden çok önceleri tutuklanmış olan Nabi Yağcı ve Nihat Sargın yatıyordu, ondan daha küçük ve boş olan diğer odada da o yatıyordu. Bizden ne kadar önce, nasıl ve ne zaman gelmişti oraya bilmiyorum. Gittiğimizde onu koğuşta bulmuştuk, yani bizlerden kıdemliydi. Bir süre sonra onun gebe olduğunu gördük ve çok geçmeden de doğurdu. Dördüz yavrulardan biri çok geçmeden öldü. Pek üzüldüğümüz ölen bu yavru için küçük çapta bir tören düzenleyip cenazesini kaldırdık. Ölen yavrudan çok, anne kedinin yavrusunun ölüsüne bakarken gözlerinde gördüğümüz hüzündü bizleri üzen. Kedilerin hangi erkekten gebe kaldığını bilmek güçtür ama bununkini bilebilmek iyice olanaksızdı.

          Cezaevinde yavruları ona benzeterek baba olduğunu düşünebileceğimiz erkek kedi yoktu. Mahkûmların yüksek duvarlarına bakıp da, kaçmayı düşlediği cezaevinden anne kedi istediği zaman çıkıp dışarıda gereksinimlerini karşılayabiliyordu.

  Biz gelmeden önce aynı koğuşta yatan Nihat Sargın ve özellikle de Nabi Yağcı ona sahip çıkmış, yemek artıkları ve biraz sütle bakmışlardı anne kediye. O da yediklerinin karşılığını koğuşta ara sıra tuttuğu kedi yavrusu iriliğinde sıçanlarla veriyordu. Bizler onun kaldığı koğuşa geldiğimizde biraz rahatsız olmadı değil, on bir kişi gelmiştik o küçük odaya. Ne kadar dikkat edersek edelim, birbirimize çarptığımız gibi, ana kediye de çarpıyorduk ara sıra. Genellikle de kendisini çok seven Nabi’nin diğer arkadaşlarıyla paylaştığı diğer odanın köşedeki üst kat ranzasına çıkarak, koğuş trafiğinin bol olduğu zamanlar korunmasını bilirdi.

Ben koğuşun aşçısı olduğumdan yeni gelenlerin içinde en çabuk bana alışmıştı kedi. Cezaevinde yemek çıkardı aslında ve biz de bu yemekleri yerdik. Bazen çıkan yemeklerin üstünde zenginleştirme işlemi ya da doyabilmemiz için ek yemekler yapardık, benim aşçılık dediğim de buydu. Bu işleri yaparken ben, kedi payı olarak ona verdiğim yiyecekler, ana kediyle aramızda, herkesten önce dostluk bağının kurulmasına neden olmuştu.

Bu kediyle, Nabi’yle Nihat ağabeyin değil ama, biz sonradan gelen on bir kişinin benzer bir yanımız vardı. O da bizler de gönüllü mahkûmlardık. Aramızdaki fark ise, o kaçmak isteyince diğer mahkûmları özendirircesine duvarlara tırmanıp dışarıya çıkabiliyordu.

Nihat ağabey ve Nabi arkadaşımız yurt dışından tutuklanacaklarını bilip gelmişlerdi ülkemize ve iki buçuk yıldır yatıyorlardı. Biz son gelen on bir kişi ülkedeki antidemokratik uygulamalara karşı çıkıp basın toplantısı yapmıştık. Toplantıdan bir gün önce Ankara Emniyet Müdürü olan Mehmet Ağar, böyle bir basın toplantısı yapacağımızı öğrenip bize haber göndermişti:”Yapmasınlar, yaparlarsa hepsini tutuklatırım,” demişti. Diğer illerde de aynı konuda basın toplantıları yapıldığı halde tutuklama olmamıştı. Ankara emniyet müdürü diğerlerine benzemiyordu. Biz içeriye alınacağımızı bile bile bu toplantıyı yapıp cezaevine girmiştik. Kediyle bir farkımız da, biz bir an önce çıkıp özgürlüğümüze kavuşmak isterken, onun böyle bir isteği yoktu. Kendi isteği olmadığı gibi, biri hemen ölen dört de doğuştan mahkûm yavru dünyaya getirmişti; onlar da yaşamlarından yakınmadan mutlu yaşıyorlardı...

 Yavrular biraz büyüyünce hepimizin eğlencesi olmuştu. Öylesine sevimliydiler ki, ilgilenmemek, hatta cezaevinde eğlencenin az, zamanın bol olması nedeniyle, böyle bir ortamda onlarla oynamamak olanaksızdı. Siz istemeseniz de zaten onlar bir yolunu bulup ilginizi çekiyor, kendilerini size sevdirmenin bir yolunu buluyorlardı. Hepimizin eğlencesi olan bu üç sevimli yavruyla bir tek arkadaşımız hiç ilgilenmiyordu. Çift katlı ranzamızda, benim üstümde yatan arkadaştı bu yavrularla  ilgilenmeyen. Aslında çok hümanist, sevgi dolu bir insandı Nevzat. Bu kedi yavrularını sevmemesi benim ilgimi çekmişti. Genellikle benim ranzamda eğlenen yavrulardan birini denemek için, yatacağı bir saatte yakın, arkadaşımın battaniyesinin altına koydum ve sonucunu gözlemeye başladım. Arkadaşım eşofmanlarını giyip yatmak için battaniyeyi kaldırdığında yatağına koyduğum yavruyu görüp korkuyla geriye fırladı. Fırlarken bir de çığlık atmıştı, sanki yatağında kendisini parçalamaya hazırlanan bir kaplan varmış gibi. Rengi sapsarı olmuştu Nevzat’ın..

“Alın onu oradan, alın onu oradan ,”diye korkuyla bağırıyor, başka da bir şey söylemiyordu. Onun bu halinden ürkmüştüm, hemen aldım yavruyu kucağıma.

“Ne oldu?”diye sordum. Bir lokma su içip kendine gelmeye çalışan arkadaşımız:

“Ben kedi yavrularına elimi süremem,”dedi.

“Bu küçücük yavru, onun ne zararı dokunabilir ki sana? Bu kadar korkmana gerek yoktu,”dedim.

“Küçük, zararsız yavru olması önemli değil, ben şeftaliye de el süremem,” dedi.

“Niye?” diye sordum.

“Tüylü şeylere dokunamam ben? Müthiş alerjim var öyle şeylere,”diye yanıtladı.

Demokratik haklar konusunda basın toplantısı yaparken,  Ankara emniyetinin DAL denen ünlü sorgu merkezine gireceğimizi bilen bu arkadaş, çekinip en küçük duraksama göstermemişti. Böyle bir şeyden korkmayan arkadaşım küçücük bir kedi yavrusundan ölümüne korkmuştu. O, bunun nedenini de tüylü şeyleri dokunamam, böyle şeylere alerjim var diye açıklıyordu. Bir an düşündüm, yaşı kırkın üstünde olan arkadaşımızın niye o güne dek bekâr kaldığını da anlamış oldum böylece. Tüysüz kadın bulamayacağına göre...

Gündüzleri hepimizin eğlencesi olan yavrular, ranzanın alt katında yattığım ve annelerinin de dostum olması nedeniyle geceleri ben uyurken yatağıma dolarlardı. Onları ezme korkusuyla doğru dürüst uyuyamazdım. En kötüsü, yavrular benden erken uyanırlardı. Yataktan çıkardığım elime atlamak için yarışırlar, uykumdan can acısıyla uyandırırlardı. Beni dayıları gibi görmeye başlamışlardı yavrular. Dayılar da yeğenlerinin nazını çeker diye düşünüyorlardı sanırım. Ben de dayı sorumluluğuyla davranıp onlara ses çıkarmaz, gündüz kendileriyle ilgilenen çok kişi olduğu için, o saatlerde uyuyup gece uykusuzluğumu gündüz giderirdim.

Günler bir biçimde gelip geçiyordu. Ara sıra mahkemelere gidiyor, salıverilmeden geri dönüyorduk. Hiç suçsuz yere tutuklanan bizlerin buna canı sıkılmıyor değildi. Canımız sıkılsa da yapılacak bir şey yoktu. Bu durumda kedi yavrularını sevip bir de satranç oynayarak bizlere yapılan haksızlıkları düşünmemeye çalışıyorduk.  Anne, yavrularının sevilip ilgilenilmesinden çok hoşnuttu. Bizler onlarla ilgilendikçe yavrular kendisiyle uğraşmayı bıraktıkları için anne kedi de boş yataklardan birine uzanıp karnından hırlaya hırlaya uyuyordu.

Kedilerin bu anlatacaklarımdan haberleri yok, olması da gerekmez; anlatacaklarım kedilerden çok insanları ilgilendiriyor zaten. Ülkemizde Faşist İtalyan yasalarından alınmış ve Ceza yasamıza konmuş 141–142.maddeler vardı. Bunlar kaldırılmadan ülkemizde örgütlenmek ve düşünceleri korkmadan açıklamak olanaksızdı. Bizden önce tutuklanan Nabi arkadaşımız ve Nihat ağabey bu maddelere dayanılarak içeriye alınmışlardı ve bu kendi ayaklarıyla yurtdışından gelen ve ağır işkencelerden geçen bu kişilere savcı çok büyük cezalar istiyordu. Bizler de bu maddelerden tutuklanıp içeriye alınmıştık. Bizim dışımızda da birçok kişi çeşitli cezaevlerinde bu maddelerden ya tutuklu ya da mahkûmdular. Kediler anlamaz ama, sizlerin anlayacağı, bizim, özellikle de Nabi Yağcı’yla Nihat Sargın’ın bu cezaevinden çıkabilmemiz için bu maddelerin ceza yasamızdan çıkarılması gerekiyordu. Çıkarılmazlarsa eğer suçumuz sabitti, uzun bir süre yatacaktık.

Karar vermişlerdi Nabi Yağcı ve Nihat Sargın, faşist İtalyan ceza yasasından alınan bu maddelerin yürürlükten kaldırılması için ölüm orucuna yatacaklardı. Korkutucu bir karardı bu. Yapacakları açlık grevi değil, ölüm orucuydu. Karşı çıkmıştık buna; karşı çıkışımızın nedeni, böyle bir şey yapılması gerekiyorsa hep birlikte yapmamız gerekirdi bu eylemi. Onlar gözlerimizin önünde ölüme giderlerken bizler nasıl doyurabilirdik karnımızı? Aynı dava için buradaydık, öyleyse birlikte sırtlamalıydık bunun yükünü...

Bu isteğimizi değerlendirdiler Nabi arkadaşımız ve Nihat ağabey, haklı olduğumuzu söylediler. Ancak; bu eylemin daha etkili olabilmesi için, hemen değil, bir süre sonra, ikişer ikişer sırayla bizlerin de bu ölüm orucuna katılmamız gerektiğine ikna ettiler bizi ve onlar ölüm orucuna başladılar. Günler geçiyor ağızlarına sudan başka bir şey koymayan iki arkadaşımız yavaş yavaş gözlerimizin önünde eriyorlardı. Tansiyonlarını ölçmeye gelen cezaevi doktoru, durumun gittikçe kötüleştiğini bu işi bırakmalarını söylüyordu kendilerine. Kendisi de doktor olan Nihat Sargın durumun kötüye gittiğini en az cezaevi doktoru kadar biliyordu. İkisi de öylesine kararlıydılar ki cezaevine kendilerinin de çok değer verdikleri kişiler gelip ölüm orucunu bırakmalarını rica ettikçe onlar amaçlarının gerçekleşmemesi durumunda bu işi sürdüreceklerini çok kararlı bir biçimde söylüyorlardı.

Nereden nereye geldik; aslında bu bir kedi öyküsüydü, değişik bir yerlere gitti. Daha fazla uzaklaşmadan biz kedilere dönelim. Arkadaşlarımız ölüm orucundayken bizler diğer odada karnımızı doyurmaya çalışıyorduk ama lokmalar boğazımıza diziliyordu. Birkaç lokma yiyip açlığımızı gideriyorduk ancak, yaptığımıza karın doyurmak denmezdi. Bu arada Takviye yemek yapmadığımız gibi bol bol da yemek artıyordu cezaevi yönetiminin verdiklerinden. Anne kedinin çok sevdiği yemekleri bol bol koyuyorduk önüne, ilk günler çok sevinmişti ama ondan sonra verdiğimiz yemekleri yememeye başladı.

Yavrular ilk baştan annelerini emiyorlar ve bizim verdiğimiz sütleri içmiyorlardı. Biz de onlara bol süt olsun diye anne kediye süt verip onu besliyorduk. Anne kedi yemek yemeyi bıraktığı gibi, çok sevdiği sütü de içmemeye başladı. Ölüm orucunun ilk günü ne olduğunu anlayamamıştı; aradan birkaç gün geçince koğuşta olağanüstü bir şeyler yaşandığının ayırdına varıp yüzümüze soru soran gözlerle bakmaya başladı. Bizden bir şey çıkaramayınca kendisini çok seven Nabi’nin ranzasına çıkıp kucağına oturdu ve onun gözlerinin içine bakmaya başladı. Nabi onun tüylerini okşayıp her zamanki gibi sevmeye başladığında, daha önceleri bu durumdan çok hoşlanıp kendisinden geçen kedide bu kez hiçbir değişiklik görünmüyordu. Kendisini okşayan Nabi’nin solgun bakışlarından bir şeyler çıkardığı kesindi. Nabi’nin ranzasından şağıya inip bir köşeye kıvrılır; ara sıra Nabi’ye ve Nihat ağabeye bakıp daha sonra da çakır gözlerini (Bu kedinin adını Çakır koymuştu Nabi) bir noktaya diker, derin derin düşünürdü...

İçeride kedinin bile etkilenip yemeden içmeden kesildiği ağır hava dışarıda da yansımasını göstermişti. Ülkenin her yanında ölüm orucunu destekleyen çeşitli eylemler yapılıyordu. İçeride Nabi arkadaşımız ve Nihat Ağabey açlıktan yavaş yavaş eridikçe dışarıda eylemler büyüyordu. Eylemler büyüdükçe de polis ve eylemciler, giderek karşılıklı olarak sertleşiyorlardı. Bu durumlardan bizlerin etkilenmesi kaçınılmazdı, içeride bizden genç arkadaşlar vardı ve onlar da ölüm orucuna hemen başlamak için durmadan baskı yapıyorlardı. Sonunda önümüzdeki pazartesi, ranzamın üstünde yatan, yani kedi yavrusundan korkan arkadaşım Nevzat’la benim ölüm orucuna başlamamız kararı alındı, bizden sonra da her hafta iki kişi ölüm orucu için sıraya girdi.

Ana kedinin içine girdiği bu durgunluğuna karşın yavrular tüm yaramazlıklarını sürdürüyorlardı. Bizler de koğuştaki ağır havadan kurtulmak için, sanki yaşam doğal olarak sürüyormuşçasına yavrularla oynuyorduk. Bu arada bir sorun çıktı ortaya. Yemeden içmeden kesilen anne kediyi emmeye giden yavrular boş dönüyorlardı. Bu duruma bir umar bulmak gerekiyordu ve bu umarı onlara eskiden nazlanarak  içtikleri sütü yeniden vermekte bulduk. Açlık orucu bozdurmuştu ve yavrular verdiğimiz sütü hiç nazlanmadan içmeye başladılar. Her ne kadar ana sütü kadar sevmeseler de karınlarını doyuruyorlardı. Yavrularla ilgili bu sorunun umarını bulmuştuk ama anne kedi ölüm orucunu sürdürüyordu ve bizim bu durumda yapacağımız bir şey yoktu; elimizden bir şey gelmiyordu anne kediye yardım konusunda.

Dışarıdaki eylemler iyice çoğalmış, ölüm oruçları ve ölüme kadar giden eylemlerin hazırlıklarının başladığı içeriye dek gelmişti. Uluslar arası ortamda da ses getirmişti ölüm oruçları. Hükümet baskı altındaydı. Bir yandan Avrupa Birliği’ne girmeye hazırlanıyor ve demokratik haklardan söz ediyorlardı, diğer yandan da demokrasi isteyen insanlar ölüm orucundaydılar. Bu eylemin bırakılmasını istiyordu hükümet ve ilk duruşmada Nabi Yağcı’nın ve Nihat Sargın’ın bırakılacağını, Türk Ceza Kanununun 141. ve 142. maddelerinin kaldırılması için çalışma başlattıklarını araya koydukları kişilerle içeriye ulaştırıyorlardı. Bu sözlerin tutulma olasılığı yok değildi, içeriye gelen haberler doğru olabilirdi. Bunun yanında önemli bir şey daha vardı. İçerideki ölüm oruçları dışarıdaki insanları fazla kışkırtıyordu; ölümü göze alan birçok kişinin eylem hazırlığı yaptığı haberleri sürekli alınıyordu. Sinirler iyice gerildiğinden polisle çatışmalar da başlamıştı. Bu durumda ölüm orucunun bırakılması gerektiğini düşünen Nabi Yağcı ve Nihat Sargın bu eylemlerine son verdiler.

Ölüm orucu bırakıldığı gün, Nabi’nin ve Nihat ağabeyin çorba içtiklerini gören anne kedi de günlerce süren açlığına son verdi.  Anne kedi karnını bir güzel doyurup sütünü de içtikten bir süre sonra yavrularını başına toplayıp onları bir güzel emzirdi. Duruma şaşıran yavrular anne sütüne ve kokusuna kavuştukları için çok sevinmişlerdi. Sütü daha tam eskisi gibi bol hali gelememiş olmasına karşın anne kokusunun güzelliğinden olacak gözlerini kapatıp mutluluğu sonuna dek tadarak emmişlerdi yavrular. Biz de onların o halini sevgiyle izliyorduk. Karınlarını doyurduktan sonra da iyice soytarılaşmışlardı. Hatta bir tanesi inadına yapar gibi, o sırada benim ranzamın üstünde uzanmış olan kedi sevmez arkadaşımız Nevzat Deringöl’ün üzerine doğru atlayıp epeyce korkutmuştu onu. Arkadaşımız ranzasına çıkıp kendisini kurtarmıştı bu tüy yumağından...

Birkaç hafta sonra Nabi Yağcı ve Nihat Sargın çıktıkları Devlet Güvenlik Mahkemesinden İki buçuk yıl sonra Türk Ceza Kanununun 141. ve 142.maddelerinin kaldırılması için çalışma başladığı gerekçe gösterilerek tutuksuz olarak yargılanmaları için yargıçlarca salıverilmişlerdi. Bizim mahkememiz on gün sonraydı.  Baştan, bu koğuşta kendilerine konuk olduğumuz arkadaşlarımızı şimdi biz yolcu edecektik. Mahkemeden gelip bize bu mutlu haberi verdiklerinde onlara sevinçle sarılmıştık. Bu hareketliliği gören yavrular da bizim paçalarımıza atlayıp coşkuya katılıyorlardı. Anne kedi yavrularıyla aynı şeyleri yapamıyordu; yalnız onun da gözlerinde sevinç pırıltıları vardı. Güzel bir şeyler olduğunu sezmişti ama ne olduğunu da pek çözemiyordu. Biraz sonra Nabi hazırlanmaya başladığında onun gideceğini anlamıştı. Yine ölüm orucunda yattığı köşeye çekilip Nabi’nin her hareketini üzüntüyle izlemeye başlamıştı. Neşesinin kaçtığı gözlerinden okunuyordu. Bizimle ayrılış konuşması yapan Nabi yavaşça gidip anne kediyi kucağına alıp onu bir süre okşadı. Dışarıya çıkınca evinin olmayacağını,( Eşi de aynı cezaevinde kadınlar koğuşundaydı )onun için de dışarıda bir kediye bakamayacağını söyledi. Bizlerin on gün sonraki mahkemede aynı gerekçeyle kendileri gibi salıverileceğimizi, dışarıya çıkarken kedileri de yanımıza alıp kendisine getirmemizi rica etti...

On gün kadar sonra, dört ay kaldığımız bu cezaevinden biz de salıverildik. Nabi’ye verdiğimiz sözü tutarak kedileri de kendimizle birlikte tahliye edecektik. Eşi de bizimle birlikte salıverilen Nabi, kedileri bekliyordu. Özel olarak hava delikleri açılmış bir karton kutunun içinde bir anne üç de yavru kedi hiç seslerini çıkarmadan başka bir dünyaya doğru yol alıyorlardı. Yargıç kararı olmadan, bu cezaevinden ilk kez böyle bir tahliye olacağını söylüyordu cezaevi müdürü.

Koğuşumuzdan ayrılıp çıkış kapısına doğru yöneldiğimizde dört beş yaşlarında bir kız çocuğu yaklaştı yanımıza. Konuşmalarımızdan kedileri dışarıya çıkardığımızı anlamıştı. İçinde kedi olan kutuyu taşıyan arkadaşımızın yanına sokularak:

“Nereye götürüyorsunuz o kedileri amca?”diye sordu.

“Dışarıya,”diye yanıtladı onu arkadaşımız.  

“Yakında annemle biz de çıkacağız dışarıya,”derken gözlerinin içi parlıyordu kız çocuğunun.

Tanıyordum bu yavruyu, koğuşlardan birinin önünde birkaç kez görüp gardiyanlara sormuştum kim olduğunu. Annesi buraya geldiğinde hamileymiş, cezaevinde doğurmuş onu. Üç yıl daha yatacakmış babasını öldüren annesiyle. Yakında çıkacaklarını söylüyordu demek annesi onu avutmak için. Yavrulardan biri, (benim ranzamın üst katında yatan arkadaşı kovalayan yaramazdı bu,) hava deliğinden ön ayaklarından birini çıkarıp küçük kıza sallarcasına bir hareket yaptı. Küçük kız hiç sesini çıkarmadan, gıptayla yavru kedinin sallanan patisine bakıp, onu yolcu edercesine elini salladı arkasından...

 

                                                                 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.