NE İYİ ADAM

  • 12.09.2011 00:00

Bir kaç saat olmuştu gözaltına alınalı. İçinde bulunduğu karanlığa alışmaya çalışıyordu. Kimlik belirlemesi yapıp gözlerini bağlamışlar, küçük bir odanın çıplak tabanına oturtmuşlardı onu. Olanları düşünüyor, akıl erdiremiyordu; nasıl olurdu da böyle bir şey yaptığını kendisine söylemezdi karısı?

       

          Kars'tan gelip, bir yakınının yardımıyla iş bulmuş; bir gecekonduya yerleşmişti. İki çocuğunun dertleriyle uğraşıp, zor da olsa tek maaşla yaşamını sürdürmeye çalışıyordu. Buraya gelirken komşuya bırakmak zorunda kaldığı çocuklarını anımsayınca yüreği burkuldu. Ne yapıyorlardı acaba çocukları? Nereden çıkmıştı evde buldukları o silah?  Üstelik de elleriyle koymuş gibi bulmuşlardı polisler silahı...

   

          Karısı neredeydi acaba şimdi? Yakınında bir yerlerde miydi? Nasıl da çok severdi karısını... Bugüne dek, doğru dürüst bir tartışma bile geçmemişti aralarında. Uzaktan akrabaydılar. Kendisine karşı bir tek saygısızlık yapmamıştı kadın. Geçim sıkıntısı çekmiyor değillerdi ama, el ele verip onun da üstesinden gelmeye çalışıyorlardı. Pekiyi, varlığından habersiz olduğu bu silah nereden çıkmıştı?

                  

         Gözbağlarının arkasından siluetini gördüğü, karşısındaki adama baktı, kıpırdamadan oturuyordu. Uyuyor muydu acaba? Burada uyunamayacağına karar verdi. Adamla konuşmayı düşündü, sonra da korkup vazgeçti. Dışarıdan korna sesleri geliyordu kulağına. Çok ilginçti; karısıyla birlikte asansöre bindirip yukarıya çıkartmışlardı onları. Beşinci katta durmuştu asansör, gözleri henüz bağlanmadığından görmüştü çıkarıldıkları katı. Korna sesleri ise, bulundukları yerin yukarısından geliyordu? Beşinci katta değil de yerin altındaydı sanki?

         

         Gözleri acımıştı. Bir pankarttan yırtıp bağladıkları kırmızı bez gözlerini acıtmıştı. Kapattı gözlerini; bu kez de karanlıklar içerisinde yitip gittiğini sandı ve yeniden açtı. Kaygı içerisindeydi. Karısını görmek istiyordu... Göz bağlarını delercesine bakıyordu. Kırmızı bezin arkasından güneş ışınlarını az da olsa görebiliyordu. Acısa da, gözlerini açık tutacaktı; korkusu artıyordu gözlerini kapatınca...

        

         İnsan çıldırır diye düşündü. Birkaç gün çözmeseler gözlerindeki bağları; aklını kaçırmak işten bile değildi. Ne zaman çözeceklerdi gözbağlarını kim bilir? Dışarıda çok şeyler anlatıyorlardı burası için; karısına ve kendisine işkence yaparlar mıydı acaba?. Karısının suçunun ne olduğunu bir bile bilse? "Ulan kavat, ne biçim erkeksin sen, karısının ne halt ettiğini bilmez mi erkek adam?"derlerse ne yanıt verecekti polislere? Öyle ya, nereden çıkmıştı bu silah durup dururken? Evlerine başkası sakladı dese, bunu yapacak düşmanı da yoktu? Ayrıca, silah bulunduğunda karısı hiç şaşırmamış, yalnızca korkmuştu? Silahtan haberli miydi yoksa karısı?                                                   

    

         Kafası çatlayacak gibi olmuştu düşünmekten. Olanlara bir anlam veremiyordu. Çişi de gelmişti, ne yapması gerekiyordu acaba? Seslense, doğru olur muydu?"Çişin sırası mı şimdi", deyip bir güzel dayak atarlarsa? Çişini tutmaya karar verip sıktı kendini... Nereden çıkmıştı bu silah? Böyle bir şeyi niye yapmıştı karısı? Çocuklar ne yapıyordu şimdi?  Çocukları gözünün önüne geldi, ikisi de ağlıyordu. Onları öyle görünce elinde olmadan gözünden akan iki damla yaş gözbağlarını ıslattı… Kendisini de dövecekler miydi? Dövmeseler bile, işbaşı yapması gerekirdi yarın sabah? Bırakılınca yöneticilerine, arkadaşlarına ne diyecekti? Bir sürü soru durmadan kemiriyordu kafasını...

        

         Bir ayak sesi duydu koridorda. Kendisini mi almaya geliyorlardı acaba? Polisin sorularına ne yanıt vereceğini düşünürken, karşısında kıpırdamadan oturan adamın sesini duydu:"Memur Bey, helâya gitmek istiyorum?" Memur: "Git,"dedi. Durumun uygun olduğunu düşünüp, memura seslendi:"Ben de helâya gitmek istiyorum? Memur:"Bekle,"dedi. Karşısındaki adam kalkıp bir yerlere tutunarak odadan çıktı. İyice sıkışmıştı. Kendisini ne zaman göndereceklerdi acaba helâya? Çişini düşündükçe iyice sıkışıyordu. Başka şeyler düşünmeye çalıştı. Evde silah bulunduğunda Polis'in, karısına:"Sen de onlardansın demek,"dediğini anımsadı. Karısının aralarında olduğu kişiler kimlerdi? Niye bilgisi yoktu kendisinin hiç bir şeyden? Bunları düşünürken karşısındaki adam gelip yerine oturmuştu.

         

         Kapının önünden geçen polis, odaya doğru:"Sen de git,"diye seslenip yoluna devam etti. Ayağa kalkarken nereye doğru gideceğini düşündü. Nasıl bulacaktı tuvaleti? Adama sormaya karar verdi."Helâ ne tarafta?"dedi. Adam alçak sesle:"Kapıdan çık sağa dön.“Soldaki ilk kapı." Dışarıya çıktı; gözleri bağlı yürümeye alışık olmadığından adımlarını atarken, düşmemek için gereksiz devinimler yapıyordu. Ayağı yumuşak bir şeye takıldı ve sendeledi.  Kendini toparlayıp yoluna devam ederken karısının sesini duydu:"Nasılsın?" Tam karısıyla konuşmaya hazırlanırken gök gürlemesi gibi bir ses:"Konuşma, konuşma. Yatak odanız değil burası." Korktu ve tuvalete doğru yürümeye başladı. Çişini yaparken düşünüyordu. Dışarıda olsa böyle şey söyletir miydi kendisine? Polis değil, kim olursa olsun söyleyemezdi o lafı. Durup dururken niye hakaret etmişti bu polis karısına?  Kendisinin bilmediği bir şey mi vardı? Suçu çok mu büyüktü acaba? Çişi bittiğinde, göz bağını alttan birazcık araladı. Işığı görmüştü. Yakın bir dostunu görmüşçesine sevindi. Lavaboya gidip ellerini yıkadı. Boğazı kurumuştu. Ağzını çeşmeye dayayıp kana kana içti. Biraz daha kalsam mı acaba burada diye düşündü.  Kalıp, kendisine cesaret veren aydınlığı biraz daha görse iyi olacaktı.

         

         Gereksinmesi olmadığı halde tuvalete oturdu. Nereden anlayacaktı polis gereksiz oturduğunu? Bir de sigara olsa şimdi diye geçirdi içinden. Bir süre oturduktan sonra kalkmaya karar verdi. Tuvalet kapısının kilidi yoktu. Aralığından dışarısı görünüyordu. Yalandan yaptığını anlamasınlar diye pantolonunu sıyırıp oturmuştu. Kalkıp toparlandı. Göz bağlarını indirip dışarıya çıktı. Karısının yanından geçerken alçak sesle durumunu sorsa, polis duyar mıydı acaba? Polisin nerede olduğunu bir kestirebilse? Söylese:"Biraz görüşebilir miyiz karımla?"dese. Polis'in biraz önce bağırışını anımsayıp, bu düşüncesinden vazgeçti. Yanından geçerken içinin titrediğini duyumsuyordu. Karısının içleri gülen elâ gözleri geldi usuna. Yüreği burkuldu, gözleri yaşardı. “Erkeklik öldü mü ulan?” diye geçirdi içinden. Tam karısını hizasından geçerken, ona doğru dönmeden fısıldadı: "Merhaba". Karısı da aynı tonla ona:"Merhaba", dedi. Nereden çıktığını anlayamadığı, kartal pençesini andıran bir el, onu omzundan yakalayıp sürüklemeye başladı. Korkuyla olacakları bekliyordu şimdi. Nasıl döveceklerdi kim bilir? Demeseydim daha iyi olacaktı diye düşünüyordu.

         

         Koridorun sonundaki odaya götürmüştü onu polis."Ulan orospu çocuğu, burada konuşmanın yasak olduğunu bilmiyor musun?"dedi. Başını kaldırıp özür dilemek istedi.  Başını kaldırdığında, polisin yüzünü görebilmesi olanaksızdı; yine de: "Kafanı kaldırma orospu çocuğu, konuşurken önüne bak," deyip var gücüyle midesine vurdu polis. Odada, karşısında oturan adam duyuyordu dışarıdan gelen sesleri. Dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. O denli tanık olmuştu ki kulakları, böyle şeylere. Kırk beş gündür burada gözleri bağlı oturuyordu. "Başlıyor," diye mırıldandı adam."Kobra kuyruğu,"dedi. Olacakları düşününce acıyla yüzünü buruşturdu...

         

         Başını kaldırdığında midesine vurduğu yumruktan sonra, dayağı kesmişti polis. O, ne olacağını endişeyle beklerken: Karımın yanında sövmese bari diye düşünüyordu. Sövmedi polis. Eline aldığı lastik copla dudaklarına, güçlü olmayan darbelerle "tık tık" vurmaya başladı. Gözlerinden akan yaşlar adamın gözbağının üstüne çıktığında polis vurmayı kesmişti. Onu alıp yerine getirdi. Hiç konuşmadan görevini sürdürmüş olan polis, dönüp giderken mırıldandı."Konuş da görelim şimdi?"

         

         Yavaş yavaş şişiyordu dudakları. Canının acısından, karısını bile düşünemiyordu. Kendi derdine düşmüştü. Koskoca bir örümcek, bedenini sarmış sıkıyor, tırnaklarını her yanına batırıyordu. En sivri tırnaklarını da dudaklarına saplamıştı...

    

         Koridorda ayak sesleri duydu. Telaşlı adımlarla birileri gelip gidiyordu durmadan. Kendisi için geldiklerini düşünüp korktu. Karşısında oturan adamın fısıltıyla konuştuğunu duydu:"Başlıyorlar.” Neydi acaba başlayan diye düşünürken, bir haykırış duydu. Duyduğu bu ses ne insan sesine benziyordu, ne de hayvan sesine. Sesin karısından çıkmış olabileceğini düşünüp ürperdi. Biraz sonra da sorgucunun sert, ödün vermez sesini duydu:"Öbür silah nerede, söyle?" Biraz sonra, yine o insan ve hayvan sesi karışımı bir ses duyuldu."Bülbül gibi öteceksin orospu çocuğu, boşuna direnme." diyordu sorgucu.  Birkaç haykırıştan sonra: "Durun" diye bağıran bir erkek sesi duyuldu."Durun söyleyeceğim."

     

         Sesi tanımıştı. Niye düşünememişti bunu? Nasıl düşünebilirdi ki? Başka şehirde oturuyordu; üstelik de hiç görmemişti son zamanlarda. Kayın biraderinin sesiydi bu. Her şeyi anlar gibi oldu. Geçen yıl evlerine uğramış, kendi düşüncelerini onaylatmak istemişti kayın biraderi. Kendisi, yüz vermeyince de biraz hakaret ederek çekip gitmişti.

         

         Diğer silahı kime verdiğini de söyledi. Polis yetinmiyordu aldığı bilgilerle. Bir kaç kez daha böğürdü genç. Ne cop, ne falaka, ne de tokat sesi duyuluyordu; ama haykırışlar devam ediyordu. Kaygılanıp, fısıltıyla sormak istedi karşısındaki adama; konuşmak için ağzını açtığın da dudaklarından dökülen seslerin ne olduğunu kendisi de anlayamamıştı. Karşısındaki adam anladı onun ne sormak istediğini. Ona doğru eğilip fısıldadı:"Elektrik veriyorlar."

         

         Aynı şeyi karısına da yaparlarsa? Nasıl dayanacaktı buna? Karısının her zaman gülen gözleri gelmişti karşısına. Bu kez gülmüyordu o gözler. Karısının gözlerinden yağmur gibi akan yaşlar, gül pembesi yanaklarını ıslatıyordu. Gelinliği içinde gördü onu. Sonra iki çocuğu geldi gözlerinin önüne. Nasıl dayanabilecekti karısının çığlıklarına? Karşısındaki adam biraz ileri eğilip fısıldadı ona:"Bir yanlışlık yapma sakın" dedi...

    

         Dışarıda anlatılanlar doğruysa? Karısını çırılçıplak soydularsa? Kalbi durur gibi oldu. Karısı gözlerinin önündeydi, onu çırılçıplak olarak görüyordu şimdi. Gözlerinden akan yaşlar, önce çenesine oradan da çıplak göğüslerine iniyordu. Karısı, polisler görmesin diye bir eliyle memelerini diğer eliyle de cinsel organını kapatmaya çalışıyordu. Karşısındaki adam bir kez daha fısıldadı:"Bir yanlışlık yapma sakın." Yapma demek kolay. Namusumuz ne olacak? Karımın yüzüne nasıl bakarım, diye düşünüyordu...

    

         Polis:"Şimdi anlarız her şeyi," deyip yanındakine buyurdu:"Getirin şunun ablasını. Onu da yatırın yanına." İçinde bulunduğu durum korkunçtu. Başı dönmeye başlamış, kalbi durdu duracaktı. Karşısında çırılçıplak karısı ağlıyor ve yalvarırcasına ondan yardım istiyordu... Kulağına bir ok saplanmış gibi irkildi.: "Telin bir ucunu da ona bağla". Kulağından saplanan okun bir ucu beynine dek yürümüştü..."Şöyle yat. Şöyle dedim sana, kaltak" Nasıl dayanacaktı?  Onu bırakın, ne yapacaksanız bana yapın, diye bağırmak geçti içinden? Bırakmazlardı. Biliyordu, bırakmazlardı...

    

         Biraz sonra da karısının çığlıklarını duydu. Kör çığlıklardı bunlar. Önlerini göremeyip duvarlara, tavanlara çarpan, oklarıyla yüreğini delen çığlıklardı... Yalvarıyordu karısı:"Ne olur bırakın beni. Bırakın beni. Yavrularıma bağışlayın?" Duymuyorlardı yalvarışlarını.  Yürekleri sağır olmalıydı hepsinin. Biri, durmadan yineliyordu sorduklarını. Soran birken iki olmuştu. Biri "Dur, diyor çığlık kesiliyor; diğeri:"Öbür silahlar nerede?" diye bağırıyordu. Kadın:"Bilmiyorum,"dedikçe, arkasından,"Dur" diye komut veren bu kez de: "Bastır" diyordu. Her "Bastır" komutunun arkasından, kadının ağzından fırlayan çığlıklar ok olup adamın yüreğine saplanıyordu...

         

         Dayanamayacaktı. Tavan başının üstüne dek inmiş, durmadan eziyordu beynini. Duvarlar üstüne üstüne gelip pres gibi sıkıştırıyorlardı bedenini... Çığlıklar dursalar? Belki biraz nefes alabilecekti. Durmuyordu. Çığlıklar dikenli teller gibi gelip, yırtıyorlardı yüreğini. Dayanamayacaktı bu acıya...

         

         Fırlayıp kalktı. Karşısında oturan adam yakalamak istedi onu, başaramadı. Fırlayıp kalkarken gözlerindeki bağı da sıyırıp atmıştı. Bir büfe ilişti gözüne. Yumruğunu vurup kırdı büfenin camını. Onun ayak seslerini duyan sorgucular koşup yetişmişlerdi. Fakat o, kırdığı camın büfede kalan parçasının üstüne, iki kolunu da atmış sürtüyordu. Sorgucular belki de önleyebilirlerdi onun kollarını bu denli derin kesmesini. Her zamanki korkuları, onların daha etkin davranmasını önlemişti. Korkuyorlardı. Yüzlerinin görünmesinden o denli korkuyorlardı ki; ilk bağıran polis de tutun şunun kollarını dememişti."Bağlayın şunun gözlerini", diye bağırmıştı."Ulan orospu çocuğu, konuşmadan hiç birinizin ölmesine izin vermeyiz. İlkin konuşacaksınız sonra öleceksiniz," diye bağırıyordu sorgucuların başı...

         

         İlkin gözlerini bağlayıp, sonra kesiklerini sardılar. Bileğine kelepçe takıp, eski yerine oturttular. Kelepçenin bir ucunu kalorifer borusuna takıp işlerinin başına döndüler...

         

         Sorgu tüm hızıyla sürüyordu. Kardeşi:"Bırakın ablamı, onun hiç bir şeyden haberi yok,"diyordu. Ablasının durumu kardeşini çok etkilemiş olacak ki, birkaç bilgi daha verdi polise. Polisin sorduğu konuyla ilgili değildi verdikleri bilgiler. Vermeseydi de olurdu; bunu ablasını kurtarmak için yaptığı anlaşılıyordu. Polisler, öğrenmek istediği konuda başka alacakları bir şey kalmadığını, sormadıkları halde gencin başka önemli bilgiler vermesinden anlamışlardı. Kadına iyice bir gözdağı vermek için ayinlerini biraz daha sürdürüp kestiler sorguyu. Karşısında oturan adam ona eğilip fısıldadı:"Bitti." O ise kesik ve kalorifer borusuna kelepçeli kollarını kurtarmaya çalışıyor ve durmadan ağlıyordu…

         

         Biraz sonra kapıda bir adamın silueti göründü. Sülieti görünen kişi, üstü başı kan içinde, sarılı kollarıyla kalorifer borusuna kelepçelenmiş adama bakıp dışarıya seslendi.

     -Kelepçeli bu adam kim? Sorguculardan biri yanına gelerek:

     -Sorguya aldığımız kadının kocası efendim.

     -Niye aldınız bu adamı?

     -İlişkisi olabilir diye düşündük.

     -Var mıymış?

     -Yokmuş efendim.

     -Ne oldu bileklerine bunun?                                                       

     -İntihar etmek istedi amirim.

 

     Amir, kelepçeli adamın yanına gelip elini onun omzuna koydu.

     -Nasılsın delikanlı?

     -Kötüyüm efendim.

     -Kusura bakma. Bazen böyle yanlış işler yapıyorlar arkadaşlar. Dışarıya seslenerek: "Bu arkadaşı alıp hastaneye götürün. Tedavisi yapıldıktan sonra da evine gitsin.

     -Baş üstüne efendim.

     Amirim dedikleri adam, arkadaşlarını azarlarcasına:

     -Bir daha da böyle yanlışlıklar yaptığınızı görmeyeyim. Kesin delil olmadan kimseyi gözaltına almayın.

     -Almayız efendim.

     Amir bir sigara yakıp kelepçeli adamın dudaklarına iliştirdi; omzunu okşayarak:

     -Haydi geçmiş olsun.

     -Sağ olun efendim, Allah sizden razı olsun.

    

         Ayak sesleri uzaklaşıp odada yalnız kaldıktan sonra o, yanında oturan adama dönerek:"Allah seni de kurtarsın. Gördün mü bak, ne iyi adam? Hepsi böyle olsa keşke," deyip, karşısında oturan adamın, kendisinin söylediklerine acı acı güldüğünü görmeden, bir polisin nezaretinde, onu eve gönderen amire övücü sözler mırıldanarak gitti...

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.