DEPREM

  • 25.10.2011 00:00

Görevli er, doktorun yanından çıkar çıkmaz yeniden taktı kelepçelerimi. Bana davranışlarından, görevli erin pek fena insan olmadığı anlaşılıyordu. Durumuma üzülür bir hali vardı sanki. Bazen göz göze geldiğimizde, bakışlarından:”Evinde oturup keyfine baksaydın ya be adam, ne işin var senin buralarda?”demek istediğini anlayabiliyordum. Kapının aralığından bakıp doktorun bana karşı düşmanca tavrını görüp üzüldüğünü de anlamıştım.

 

         Yedek subay doktor, baştan güler yüzlü karşılamıştı beni. Yargılandığım davayı sorup öğrendikten sonra aniden değiştirmişti tavrını. Doktorun bu davranışına akıl erdiremeyip, bu da bir fraksiyon hastalığıdır herhalde deyip geçtim. Çok da umurumda değildi onun davranışları, öylesine onursuz davranışlar görüyorduk ki, doktorun davranışın üzerinde durmanın hiç bir anlamı yoktu. Verdiği bir torba kortizonlu hapın işe yarayıp yaramayacağını düşünüyordum...

 

         Bekleyecektik. Tutukevinden birlikte geldiğimiz arkadaşlardan bazılarının işi uzun sürecekti. Herkesin işi bitinceye dek bekleyeceğimiz yere görevli erle birlikte yürürken Ali’yi anımsamıştım. Bizi tutukevinden doldurup getirdikleri, diğer zamanlarda et taşıma işinde kullanılan araçta bileklerimizi birbirine kelepçeledikleri Ali’yi. Bir kendimin bir de onun durumuna bakıp gülmüştüm. Ali: ”Ne gülüyorsun abi kendi kendine,” deyince de,”Senin bedenine benim kafamı taksalar çok güzel bir Notre-Dame kamburu çıkar ortaya,” demiştim. Bir süre yüzüme bakıp ondan sonra da kriz tutmuşçasına gülmeye başlamıştı Ali. Her ne kadar Başgardiyan hastaneye gitmek istiyorum dediğimde halime bakıp,”Yüz romatizması bu önemli değil.”deyip, doktora götürülmeme üç gün sonra izin verdiyse de, hastalığım yüz felciydi. Üç günde iyice sarkmıştı yüzüm; yanağım durmadan aşağıya çekiyordu sağ gözümü. Ali, belindeki hastalığından dolayı iyice kamburlaşmış çayırdan ot biçer gibi yürüyordu devamlı. Gerçekten ikimizin karışımından çok iyi bir Quasimodo çıkabilirdi...

        

Diğer arkadaşları bekleyeceğimiz yere geldiğimizde yanımdaki görevli er bankı gösterip,”Oturabilirsin,”dedi. O da yanıma oturup süngülü tüfeğini bacaklarının arasına aldı. Sigara içmek istediğimi söyleyip cebimdeki paketten bir sigara vermesini rica ettim. Er, paketimden bir sigara çıkarıp kendi çakmağıyla yaktı. Kendisine önerdiğim sigarayı kabul etmedi.

 

         Hastanenin geniş penceresinden dışarıdaki atkestanesi ağacını seyredip sigaramı içiyordum. İki küçük kuşun atkestanesinin ince bir dalında birbirlerine yaptıkları kur izlenmeye değerdi. Seslerini duyamıyordum ama, erkeğin dişiye neler söylediğini kestirebiliyordum. Yüzünü üç haftada bir tel örgülerin arkasından gördüğüm karımı anımsadım kuşların bu halini görünce. Bir yılı geçmişti karımın eline dokunmayalı. Onun yumuşak ve düzgün elleri geldi gözlerimin önüne; daha uzun süre tutup öpemeyecektim o ince parmaklı elleri...                           

        

Oturduğumuz koridorda bizden başkaları da vardı. Koridordakilerin çoğu sağlık denetimine gelmiş hastalar ve onların yakınlarıydı. Göz ucuyla bana daha çok da kelepçeli bileklerime bakıyorlardı. Bazısı acıyarak, bazısı ise öfkeyle süzüyordu beni. Yanında süngülü bir askerin bulunduğu, bilekleri kelepçeli  bu adamı ne sanıyorlardı kim bilir? Oturulacak banklar dolu olduğu için ayakta kalmış olan kadının yanında beş-altı yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Hasta olan annesiydi sanırım, kız çok sağlıklı görünüyordu. Bu güzel kız geleliden beri gözlerini ayıramamıştı benden. Ben de ona bakıp gülümseyince annesinin eteğini kendisine siper yapıp saklanıyordu. Biraz sonra yine bakıp benim durumumu inceliyordu. Ben baktıkça kendisinin eteğini yüzüne tutup saklanan kızın durumunu fark eden kadın, doğru durması, bana bakmaması için uyardı onu.

 

         Küçük kız merakını yenemeyince beni gösterip annesinin kulağına bir şeyler söyledi. Annesi de bana bakmamaya çalışarak ona bazı açıklamalarda bulundu. Kız başını çevirip benimle ilgisini kesince ben de dışarıdaki ağaçlara bakıp, sürekli beton görmekten grileşmeye başlayan gözlerimi yeşilin dinlendiriciliğine ve serinliğine bıraktım. Kuşlar yine oradaydılar; üstelik işi iyice ilerletip hafif hafif gagalamaya başlamışlardı birbirlerini...

 

         Küçük kız dayanamamış yine bakmaya başlamıştı. İkisi de oğlan olan çocuklarımı anımsatmıştı bu küçük kızın çocukça hareketleri  bana. Çocuklarım ben tutuklandıktan sonra kötü günler geçirmişlerdi, biliyordum bunu. Ancak, görüşmeye geldiklerinde tel örgülerin ardından onların küçücük yüreklerindeki direnci ve gözlerindeki sevgiyi görüp biraz olsun avunuyordum. Demek suçlu değildim onların gözünde. Küçücük yaşlarına karşın bazı şeylerin farkındaydılar. Hele kendisi de çocuk sayılabilecek yaşta olan büyük oğlum, kendisinden üç buçuk yaş küçük olan kardeşini kanatlarının altına nasıl aldığını gördükçe kıvanıyordum...

 

         “Nerelisin amca?” diye sordu yanımdaki görevli er. Çocuklarımı düşünürken duygulandığımı yüzümden anlamıştı sanırım. Nereli olduğumu söyledim. Daha sonra da ben ona sordum nereli olduğunu. Sivas’ın bir köyündenmiş. Suçumu sordu, suçsuz olduğumu söyledim. Ülkenin ve bizim içinde bulunduğumuz durumları anlatmaya çalıştım, söylediğim şeylere aklının ermediğini söyleyip,”Allah kurtarsın,”dedi ve konuşmayı kesmek istercesine başını diğer yana çevirdi...

                                                                                                                  

         Halen sevişiyorlardı ağaçtaki kuşlar. Yanlarındaki dala bir kuş daha konmuş onları izliyordu. Üçüncü kuşun yaptığının düpedüz röntgencilik olduğunu düşündüm. Sonra da bunu düşündüğüm için kendi kendime güldüm; ben de üçüncü kuşun yaptığını yapıyordum o anda. Dalgın dalgın kuşları izlerken önümden beyaz önlüğüyle geçen hemşireye takıldı gözlerim.  Gerçekten güzel kadındı. Düzgün kalçalarını iskele sancak sallayarak yürüyordu. Kadının tavırlarından, erkeklerin ağızlarının sularını akıtarak kendisini izlediklerini bildiği anlaşılıyordu. Yanımdaki er de hemşireye baktığından benim pervasızca kadına baktığımı göremiyordu. Tüm erkekler benimle aynı kadına baktıkları için kıskanmıştım onlardan hemşireyi. Bu kısa sürede sahiplenmiştim kadını. Hemşire uzun koridorun sonundan dönüp kaybolunca, görevli er yaptığımı görmesin, ayıp olur diye ondan önce başımı çevirerek dışarıdaki ağaçlara bakmaya başladım...

 

         Küçük kızla annesi boşalan banklardan birine oturmuşlardı. Beni görebilmek için ara sıra oturduğu yerden kalkıp bir iki adım öne çıkıyordu küçük kız. Annesi onu kolundan tutup yerine oturtuyor, o aynı şeyi yapmak için direniyordu. Bir ara, annesini atlatıp yanımıza kadar geldi küçük kız. Er, saçlarını okşayıp sevdi onu. Beni yakından incelemek uğruna erin kendisini sevip okşamasına ses çıkarmadı. Hatta er küçük kızın adını da öğrendi; Mine’ymiş adı. Bir de kendisinden iki yaş küçük, Funda adında bir kız kardeşi varmış. Mine, ere beni gösterip sordu:”Bu adam ne yapmış amca?” Annesi gelip onu sürüklercesine götürürken o yanıt alma umuduyla halen ere bakıyordu...

 

         “Benim de bunun yaşında bir kızım var,” dedi görevli er. Bir süre onun kızından ve üç yaş küçük oğlundan söz ettik. Bana çocuklarının fotoğraflarını gösterirken çok duygulanmıştı. Çok erken evlendirmiş babası; askere de biraz geç geldiğini söyledi. Er konuşurken yanımızdan geçen bir astsubayı görüp sustu. Astsubay uzaklaşınca da kelepçelerimin bileklerimi sıkıp sıkmadığını sordu. “Sıkıyorsa gevşetebilirim?”dedi. Rahatsız olmadığımı söyledim ona.

 

         Vakit ilerledikçe gelip geçenler çoğalmaya, koridor iyice kalabalıklaşmaya başlamıştı. Hastaneye birlikte geldiğimiz arkadaşlardan da yanımıza gelen olmamıştı henüz. Ne kadar geç gelirlerse o kadar iyi diye düşünüyordum. Değişik insanlar görmek, ağaçlara bakıp kuşları izlemek, tutukevindeki monotonluğu unutturuyordu bana. Pencereden dışarıya bakarken bir anda dalıp gitmişim. Binanın dışındaydım şimdi. Ne bileklerim kelepçeli ne de yüzüm felçliydi. Hastaneden uzaklaşarak sokaklarda dolaşmaya başladım. Gölcük’e daha önce de geldiğimden tanıyordum bu sokakları. Buralı arkadaşlardan biriyle rakı içtiğimiz deniz kıyısındaki balık lokantalarından birine doğru gidiyordum. Daha önceki gibi lüfer ızgara yiyecektim. Lüfer yoksa tekir tava yemeye karar vermiştim.

        

         Rüzgâr ılık ılık esiyordu lodos yönünden. Birbirleriyle cilveleşip sevişen dalgalara bakarak daha önce arkadaşımla oturduğum lokantayı buldum ve denize yakın masalardan birine oturdum. Çok geçmeden biraz önce hastane koridorunda gördüğüm güzel hemşire girdi lokantadan içeriye, masama gelirken onu ayakta karşılamak için kalktım. Geciktiği için özür dileyerek karşıma oturdu. Bu kadar kibar ve görgülü olacağını düşünmemiştim onun. Bu güzel kadına umduğumdan daha çabuk âşık olabileceğimi düşündüm... Garson masamıza geldiğinde ona ne balıkları var diye sordum. Gidip, elinde balık çeşitlerinin dolu olduğu bir tepsiyle geri döndü. Levrek çok tazeydi. Lüfer yemekten vazgeçip, sevgilimin onayını da aldıktan sonra levrek buğulama söyledim. Yanında bol yeşillik, zeytinyağlı enginar, karides söğüş ve tulum peyniri istedim garsondan. İçki olarak arkadaşım beyaz şarap istemişti, ben ise çoktandır kokusu burnumda tüteni içmek istiyordum. Rakıyı çok özlemiştim gerçekten. Bir otuzbeşlik rakı söyledim saçları alaburus kesilmiş yakışıklı garsona.

 

         Kadın, deniz ve rakıyla çıkarıyordum özgürlüğün tadını. İçtikçe içeceğim geliyordu. Arkadaşım da küçük şişe şarabını bitirmişti; ikinci şişeyi söyledim onun için. Halden anlıyordu garson; arkadaşımla rahat konuşabilmemiz için hep uzakta duruyor, çağırmadan gelmiyordu yanımıza. Balık gerçekten tazeydi. Garson içtiğim nefis içkinin Tekirdağ rakısı olduğunu söyledi. Ben de tadından anlamıştım rakının nereli olduğunu...

 

         Yeni tanışmamıza karşın kırk yıllık dost gibiydik bayan arkadaşımla. Bir birimizden çok hoşlanmış, çok çabuk ısınmıştık ikimizde birbirimize. Gözlerime baygın baygın bakıp beni çok yakışıklı bulduğunu söylediğinde çok sevindiğimi anlamasın diye bir baş hareketi yaparak gözlerimi denize çevirdim. Masanın altından uzanıp elini sıktım; tepkisi olumluydu. Oluyordu bu iş. Böylesine güzel başlayan arkadaşlığımız mutluluğun doruğuna doğru hızla tırmanıyordu...

 

         Evinde yalnız oturduğunu öğrendim. Üstelik bunu ben sormadan söyledi. Bunun bir tür davet olduğunu düşündüm. Her şey istediğim gibi gelişiyordu. Kahveleri onun evinde içebileceğimizi söylediğimde hiç duraksamadan kabul etti. Hatta kahvenin yanında bana konyak da verebileceğini söyledi.  Evine gidebilmemiz için bir tek koşulu vardı;  hava karardıktan sonra gidecektik eve. Vakit geçirmek için birer şişe daha içki getirmesini söyledim garsona. Garson içkileri getirmeye gittiğinde gözlerinin içine baktım sevgilimin. Geldiğimizde böylesine mavi değildi gözlerinin rengi, denize baktıkça mavileşiyordu gözleri...

 

         Evine giderken onu elli adım kadar gerisinden izledim. Beğeniyle döşenmiş, dinlendirici küçük bir evi vardı. Kahveyi daha sonraya bırakıp bir kadeh içki isteyip istemediğimi sordu. Bir kadeh içkinin iyi gideceğini söyledim ona. Buraya kadar çok güzel gelişen arkadaşlığımız daha da güzelleşeceğe benziyordu. İçkimi vermeden izin isteyip rahatlamak için giydiği, göğüslerinin yarısını dışarıda bırakan bluz ortamı daha da güzelleştirip ısıtmıştı. Bu arada parfümünü tazelediğinden evin içerisini insanın içini gıcıklayan bir koku sarmıştı. İçkimi getirirken pikaba koyduğu slov bir dans parçası ve daha sonra da beni dansa kaldırması içimdeki yangının başlamasına neden olmuştu. Çok güzel dans eden sarışın bir aleve benziyordu sevgilim...

 

         Bir süre sonra üstümüzdeki giysiler fazla gelmeye başlamıştı. Ben bluzunu çıkarırken o hiç direnmedi. Biraz sonra da ikimiz de dünyaya ilk geldiğimiz haldeydik. “Seni seviyorum, beni sakın bırakma,”dediğinde gözleri kapalıydı. Daha başka şeyler de söylemeye hazırlanıyordu, söyleyemedi. Ya da o söyledi de ben duyamadım. Yerin çok derinlerinden yukarıya doğru“Güüüm” diye bir ses geldi. Herkes bağırıp çağırarak hastanenin çıkış kapılarına doğru koşmaya başlamıştı. Düşlerimdeki çıplak kadından kopmak istemiyordum ama gerçeğin çıplaklığı öylesine korkunçtu ki...

 

         Koskoca hastane binası elek gibi sallanıyordu. Hastalar kaçıp kurtulabilmek için güçlerini sonuna dek kullanıyorlardı. Annesi küçük kızın elinden tutmuş bir yandan dışarıya doğru koşarken bir yandan da ayağının altından kayan zeminde düşmemek için çalışıyordu. Bu durumda yanımdaki erle bizim de kendimizi dışarıya atıp kurtulmamızdan doğal bir şey olamazdı. Ben ayağa fırlar fırlamaz er de fırladı. Kapıyı dönüp ilk adımı atmaya kalkıştığımda erin buyurgan ve kararlı sesiyle kalakaldım. “Dur, kıpırdama,”deyip süngüyü göğsüme dayadığında erin gözlerinin içine baktım. Çok kararlıydı ve ben bu durumda kıpırdayamazdım. Koridor çok çabuk boşalmıştı. Yalnız ben ve depremin etkisiyle süngüyle bana doğru gelip giden er kalmıştık koridorda. Süngü göğsüme deyip sonra da geri gidiyordu. Ölümün soluğunu tepemde duyar gibi olmuştum...

 

         Bir süre,(Bu süre bana gerçekten çok uzun gelmişti) süngü göğsümde erle birlikte sallandık. Deprem bitip yerimize oturduğumuzda gözüm dışarıdaki atkestanesine takıldı. İki kuş orada değildi. Deprem onları da ürkütmüş, onların mutluluğunu da yarıda kesmiş olmalıydı.             

 

                                                                                    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.