VİRANE

  • 27.11.2011 00:00

“Bu Virane de nereden çıktı baba? Niye Virane diyorlar sana? Ben bildim bileli arkadaşların sana Virane diyorlar, o zamanlar böyle yaşlı da değildin?”diye sordu küçük oğlum.

         “Tiraj sorunu yavrum,” dedim ona.

         “Tirajla Virane’nin ne ilgisi var?” dedi. Doğal olarak bir şey anlayamamıştı oğlum verdiğim yanıttan. Bu takma adı da biraz yadırgadığını biliyordum. Daha önce de bana, bununla ilgili sormuş olduğu sorulardan.

         “Türkiye Komünist Partililerin Konca askeri tutukevinde kurdukları komün gerçekten incelenmesi gereken bir deneyimdir. Orada insanlar birçok şeyi yoktan var etmişlerdir. Bana Virane adının takılmasına neden olan “Münderecat” da bunlardan biridir. Hukuksal bir terim olan münderecat “içerik, kapsam, içindekiler. Anlamında kullanılır. Bizim haftalık duvar gazetemizin adıdır Münderecat.”

         “Bu gazetede yazıların çoğunu ben yazardım oğlum,” diye anlatmaya başladım Virane’nin nereden geldiğini. “Mehmet Yapalak (Şimdi aramızda değil bu yoldaşımız) gazetenin bir köşesinde “Mahkûme abla” olarak komünde yaşayanların dertlerinin anlatıldığı mektupları(postadan değil doğal olarak, elden)alır, bu dertlere çareler önerirdi yazılarında. Şimdi ağır bir hastalığının olduğunu öğrendiğim arkadaşımız Çamur Necmi de, Münderecat’ın yazı işyeri müdürüydü. Duvar gazetesinin müdürlüğünden ne olacak deme sakın. Öğretmen olan Necmi durmadan hakkı yendiğinden çok uğraşmış ama bir türlü okul müdürü olamamış mağdur bir arkadaşımızdı. Necmi’yi severdim. Gazetenin komün adına sahibi olan benden, bu derdini anlatıp yazı işleri müdürlüğünü istediğinde hiç nazlanmadan kabul ettim. Mal bağışlamışım gibi sevindi arkadaşımız. Milli eğitimde yıllarca kavuşamadığı mutluluğa benim sayemde kavuşmuştu Çamur. Hiç torpil aramadan, kimseye yağ çekmeden müdür oluvermişti.”

“Bu arada, Münderecat’ın kadrosunu sayarken, getir götür işlerinde çalışan, durmadan mesafelerin uzaklığından dert yanan stajyer Mustafa Filiz’i, tirajın artmasında epeyce etkisi olan resim öğretmeni İsmail Somuncu’yu da unutmamak gerekir. İsmail Hoca gazetemizin Karikatürlerini çizerdi. Ben basket takımlarından birinin koçluğunu yaparken koca boynuzlu bir koç olarak çizmişti İsmail beni. Takımım yenilince de boynuzlarımdan birini kırıp aynı karikatürü(o sıralarda yemeklerde çok seyrek çıkan irmik helvasını rüşvet olarak vererek) beni atlatmasını sağlayıp bir kez daha koydurmuştu yazı işleri müdürü olan Necmi’ye. O boynuzlardan dolayı beni çekemeyenler epeyce dedikodu yapmışlardı hakkımda, ama çok önemli değildi benim için. Sağlam dostlarım vardı Konca’da. Sağ olsunlar, arkadaşlarımdan çoğu boynuzların bana çok yakıştığını, boynuzların benden daha çok yakışacak kimseyi düşünemediklerini söyleyip dedikodu yapanları çatlattılar.”

         “Konuya geçmeden önce, Münderecat’ın etkisiyle ilgili sana ufak bir anektot anlatayım, beni daha iyi tanıman için. Virane deyip geçme babana. Mamak tutukevinden bizim komüne gelen genç yoldaşlardan biri (Mamak tutukevi müdürünün ağır baskısından olacak) bizim komünü öylesine rahat bulmuştu ki, durmadan Mamak’ı anlatırdı bize.(O konuşurken, iyi ki Diyarbakır’dan gelmiyor bu yoldaş diye geçirirdik içimizden. Komüne kaçak olarak soktuğumuz radyodan TKP’nin sesi istasyonunu dinleyip Diyarbakır’da neler olduğunu az çok öğrenirdik.) Lafı uzatmayayım, bizim Münderecat’ta bir haber çıktı, öyle inandırıcı yazılmıştı ki haber.  Bu Mamak mağduru arkadaşımız gerçek sanmıştı bunu.  Eve hemen mektup yazıp şort getirtmişti kendisine. Haber ise şuydu: “İdare hiç hücre cezası almamış tutuklulara ayda bir saat denize girme izni verecek. Denize gireceklerde mayo şartı aranacaktır.” Sen diyeceksin ki şimdi böyle bir şeye nasıl inanılır? Sen inanana değil, inandırana bak. Haberi ben yazdığım halde, az daha ben bile inanıp mayo getirtecektim evden. Münderecat öyle etkili bir basın organıydı işte. Medyanın müthiş gücünü ben ilk kez o zaman fark ettim.”

         “Sonra ne oldu?” Deniz işi olmayınca ne yaptı Mamak’tan gelen arkadaşınız?” diye merakla sordu oğlum.

         “Gazetede çıkan o yazının arkasına düşen arkadaşımız doğal olarak sonunda gazetenin patronu olan beni buldu.”

         “Sen ne yaptın?”

         “Tutukevi müdürü caymış dedim.”

         “ O ne yaptı, sen öyle deyince?”

         “Yanlış saymadıysam otuz gün kadar durmadan küfür etti tutukevi müdürüne.”

         “Niye böyle bir haber yazdın, yazık değil mi arkadaşınıza?”

         “Tutukevi müdürü olan komutana küfür etsin diye yaptım. Mamak müdürüne öyle çok ve yakası açılmadık ve de hayatımda ilk kez duyduğum küfürler etti ki arkadaş, bizim komutan da bundan mahrum kalmasın, o da nasibini alsın istedim.”

“Gelelim asıl konumuza, Münderecattaki haberlerin ve köşe yazıların çoğunu ben kaleme aldığımdan bu durumu gizlemek gerekiyordu. Kolektif çıkarılan, zengin yazar kadrosuna sahip bir yayın organı olduğunu göstermek gerekirdi gazetemizin. Öyle olunca trajının artacağı kesindi. Onun için de ben yazılarımın çoğunu takma adlarla yazıyordum. Takma ad kullanmak illegaliteden geldiğimiz için beni rahatsız etmiyordu. Birkaç ad kullanıyordum zaten TKP’de tutuklanmadan. Yani, kendi adımızı saklama gibi bir alışkanlık edinmiştik partimiz sayesinde. Gazetede yazarken kullandığım bu takma adlardan biri de “Virane” idi. Başyazının altına bu imzayı atıyordum. Bilseydim üzerime yapışıp kalacağını, kendime doğru dürüst bir takma ad bulur onu kullanırdım: Dağ kaplanı, gibi örneğin, ya da ne bileyim: Çöl aslanı, gibi falan…”

“Ya da Gergedan?

“Ne ilgisi var gergedanın benimle?” diye sordum, bu takma adı hiç sevimli bulmamıştım. Üstelik de şikâyetçi olduğum fazla kiloları anımsatmıştı bana.

“Tek boynuzum kırılınca tek boynuzla kaldım demiştin ya?”

         “Her neyse, fazla kurcalama boynuzlarımı… Bu gazete her hafta duvara asıldığında ilk okurları kapıda bizi bekleyen asker gardiyanlar olurdu. Onlar okur ondan sonra sıra koğuştakilere gelirdi. İlk anlardaki yığılmalar çok hoşuma giderdi benim. Bu bizim Münderecat’ın tirajını gösterirdi.”

         Ben bunları anlatırken küçük oğlum sabırsızlanıyordu:

         “Bırak şimdi bunları baba, diğer takma adların unutulmuş, şimdiye kadar niye unutulmadı sana genç sayılacak yaşta takılan bu Virane adı, onu anlat sen, benim merak ettiğim o,” dedi.

         Haklıydı oğlum, hapishane anılarıyla askerlik anıları başlayınca bir türlü sonu gelmez ya konuşmaların, o da ondan korkuyor, sıra asıl konuya gelmeyecek sanıyordu. Aslında küçük oğlumun kendisi yirmi sekiz gün askerlik yapmıştı,(O yüzden bir sürü de para ödetmişti bize) bir seferinde beni anılarını anlatmak için sabaha kadar oturtmuştu karşısında. Şimdi ise kendisi sabırsızlık ediyordu. Benim üç yılı aşan  hapishane anılarımın hepsini sıralayacağımı sanıyordu. İşi uzatmadan kısaca anlatmaya karar verdim.

         “Bir gece herkes yattıktan sonra, Çamur Necmi’yle gazeteyi hazırlarken(Bu işi ertesi sabaha arkadaşlarımıza sürpriz olsun diye gece, herkes yattıktan sonra yapardık), yanımıza karşımızdaki koğuşun kapısını bekleyen ve gazetemizin sürekli okuru olan gardiyanlardan biri geldi. Gardiyana git diyemezdik, böyle bir yetkimiz yoktu. Biz gazeteyi hazırlarken Necmi: ”Patron, senin yazdığın imzalı yazıyı buraya koysak daha iyi olur,” diye bir öneride bulundu. Ben de bu öneriyi kabul ettim.

         “Ertesi gün, tuvalette sigara içmek için demir kapıya alyansımla tıklatarak vurdum, bir süre kimse gelmedi açmaya. Biraz bekleyip bu kez daha hızlı vurdum. O sırada, diğer koğuşun önünden bizim, tuvalete gitmiş olan  gardiyana birisinin seslendiğini duydum.”

         “Açsana kapıyı Virane sigara içmeye gidecek, görmüyor musun?” diye öyle bağırmıştı ki bir akşam önce gazetenin mizampajını yaparken bizi izleyen gardiyan; tüm gardiyanlar ve bizim koğuşun bir bölümü onun sıtma görmemiş sesini duymuştu. O gün bu gün Japon yapıştırıcısı gibi yapıştı üstüme Virane adı.

         “Arkadaşlarına rica edip, bana Virane demeseniz iyi olur, deseydin ya. Nedense senin de hoşuna gitmiş bu yanmış yıkılmış anlamına gelen takma ad,” dedi oğlum.

         “Olabilir,” dedim ona. “O günlerin koşullarında 12 Eylül yangını yalnız beni değil, bütün ülkeyi viraneye çevirmişti. Onun için yadırgamamış olabilirim sanırım takılan bu adı.”

         “Doğru,” dedi oğlum ve arkasından ekledi: “Doğru, seni ne zaman ziyarete gelsek ağabeyimle askeri tutukevine arkadaşlarının arasında en viraneye benzeyen sendin. Ağabeyim seni o halde görünce; çıkamaz bu adam buradan, ölür,” derdi hep. Peki, daha sonra bu Viranelikten kurtulmak için çalışmadın mı hiç?”diye sürdürdü konuşmasını.

         “Hayır” dedim ona.

         “Niye baba?”diye şaşırarak sordu oğlum.

         “Öyle çok Hasan Öztürk adı vardı ki ortalıkta, bizim küçücük köyde bile Hasan Öztürk dendiği zaman,”Hangisi?” diye soruyorlardı. Onun için elime fırsat geçmişken değerlendireyim dedim bunu.”

         “Nasıl yani?”

         “İlerisi için.”

         “Anlayamadım, ilerisiyle ne ilgisi var Virane’nin?”

         “Dinle öyleyse: Konca’da komün yönetiminde olduğumdan ve de mali işlere ben baktığımdan bunu elimden geldiğince ve zekice kendim için kullandım.”

         “Nasıl kullandın?”

         “Kurduğum ve kaptanlığını yaptığım futbol, basketbol ve voleybol takımlarının hepsini adını “Virane Spor” koydum. Bandırmalı Burhanettin Hocanın(Komünün en yaşlısıydı, halen de yaşıyor. Benden yirmi yaş büyük ama, geçenlerde selam göndermiş, Virane amcama selam söyleyin diye. Çok gıcıktır kendisi) onun kaptanı olduğu Harabe Sporla yaptığı maçlarda giydiğimiz formaların arkasına, kâğıtlara yazdığım reklâmları yapıştırırdım.”

         “Ne reklâmı?”

         “Helva reklâmı.”

         “İyice karıştırdın işi, ne ilgisi var helvayla viranenin?”

         “İlgisi şu. Tutukevinde çok seyrek tatlı çıkardı. Bizim ise canımız çok tatlı çekerdi. Bizler azmayalım diye idare, kalorisi bol olan yiyecekler, özellikle de tatlı pek vermezdi. Paramız olduğunda kafaya aldığımız gardiyanlara helva aldırıyorduk gizli gizli dışarıdan. Paramızın olup olmadığına da komünün maliye bakanı olarak ben karar veriyordum. Bizim takımın formalarına “Virane helvaları” diye reklâm veriyordum.”

         “Ne işe yarıyordu bu reklâm?”

         “Birincisi Virane adı her gün biraz daha benim üzerime yapışıyordu. İkincisi, bu reklâmları görenler komüne helva aldıracağım diye Harabe Spora karşı bizim Virane Sporu destekliyorlardı. Seyirci desteğini arkamıza aldığımız için de genellikle yeniyorduk Burhanettin Hoca’nın takımını.”

“Harabe Spor yandaşları itiraz etmiyor muydu buna?”

“Ediyorlardı ama çok cılız çıkıyordu sesleri. Sonuçta onlar da yiyorlardı aldığımız ve dört gözle bekledikleri helvalardan.

         “Bravo be baba. Ben seni bu kadar zeki sanmazdım.

         “Bravo ya. Ben de daha neler var sana anlatmadığım. Senin anlayacağın öyle çok Hasan Öztürk var ki ortalarda, köy muhtarlarının yarısının, uzatmalı Jandarma çavuşlarının üçte birinin adı Hasan Öztürk’tür bizim ülkemizde. Bu durumda hapisten çıkınca yazar olmayı aklına koymuş olan ben, nasıl Viranesiz Hasan Öztürk olarak kalabilirim ki? Yazacağım hikâyeleri okuyanlar, bunu yazan hangi köyün muhtarı, ya da hangi uzatmalı jandarma? Derse ben ne yaparım diye düşünüp Virane adına iyice sarıldım oğlum.”

“Bu kadar çaba göstermişsin, işe yaradı mı bari?”

“Bence yaradı, sen ne düşünüyorsun bu konuda?”

“Bence yaramadı.” deyince, bu adı duyduğundan beri sevmediğini bildiğim halde yine sordum oğluma:

“Niye o?”

“Çimentosu demiri çalınmış çürük binalar gibisin, senin yanında olduğum zamanlar her an tepeme çökecekmişsin gibi geliyor bana. Arkadaşların virane dedikçe iyice koşullanıyorsun.”

 Viraneliğin yaşamın Münderecatında gizli olduğunu, yaşlanan herkesin başına gelebileceğini uzun uzun anlatmak istedim oğluma. Sonra düşündüm, bahane aradığımı sanır diye, caydım anlatmaktan.

Bazı yazar arkadaşların bu “Virane,” adını benden parayla satın almak istediklerini söylesem inanmazdı zaten oğlum. “Haklısın,”dedim ona. “Fazla konuşma da gir haydi koluma, eve kadar götürüver beni…”

 

                                                                                    Hasan ÖZTÜRK

                                                                                    ( Gerçek Virane)

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.