SON MASAL

  • 8.08.2012 00:00

 Her akşam, küçük kulübesini aydınlatmak için, yağ kandili yakardı. Bu akşam, gaz lambasını yakacaktı. Gözü iyi görmediğinden, lambanın fitilini bitişik evde oturan gelinine kestirmiş, kendisi de camını silmeye uğraşıyordu. Lamba şişesinin içine hohlayıp, elindeki bezle sisli camı parlatmak için işaret parmağıyla bezi iç yüzeyinde döndürüyordu. Bu akşam, her zamankinden daha güzel olmasını istiyordu kulübesinin...

    

Atike Nine, seksenini geçmişti. Başına bağladığı siyah desenli beyaz yemenisinin kenarlarından, pamuk gibi ak saçları görünüyordu. Hiç dişi kalmamıştı ağzında. Tek göz odalı kerpiç kulübesinde yalnız yaşıyordu. Kulübesinin bitişiğinde oturan oğlunun evinde pişen, ona da düşerdi...

    

Çok çekmişti Kurtuluş Savaşı’nda. Köylerini yakıp yıkan düşmanlar, kocasını da kurşuna dizmişlerdi. İstanbul’da göçmen olarak aç susuz yaşamıştı yıllarca. Köylerine döndüklerinde oğulları bu küçük kulübeyi yapıvermişlerdi ona. Bir tek küçük penceresi bulunan bu evde; iki hasır, hasırların üstünde de yüzleri solmuş, eski şilteler seriliydi. Evin bir köşesinde duran yer yatağı dürülmüş, üstüne yastık ve iki yorgan düzgünce katlanıp konmuştu. Hepsinin üstü, yatak çarşafıyla güzelce kapatılmıştı. Bir sergende dizili birkaç bakır sahan ve bir tencere, bir kaç tahta kaşıktan oluşuyordu mutfak gereçleri. Betondan yapılmış küçük bir suluğun üstünde bir kova ve bir yanı kesilip ağız açılmış, maşrapa yerine kullanılan su kabağı vardı; bir de kenardaki eski tahta sandık. Evinin tüm eşyası bu kadardı...

    

Durumundan yakınmazdı Nine. Ne var ki, bu son zamanlarda buruklaşmıştı biraz. Köyde, Yazıcı’ların Mustafa, “radyo” diye bir şey almıştı. Eski tadı kalmamıştı köyün. O, bu yörenin en iyi masalcısıydı. Her akşam bu küçük kulübesine doluşan çocuklara

masal anlatır, hiç yalnız kalmazdı. Şimdi ise, radyo dinlemeye gidiyordu herkes. “Radyoda yapılan oyunlar daha güzel” diyordu çocuklar. Hele, Hamiyet Yüceses şarkı söylediğinde büyük küçük herkes, Yazıcı’ların evine doluşuyordu... Kendisi de gitmişti bir akşam Hamiyet’i dinlemeye. “Radyo” dedikleri biraz süslü, büyükçe bir tahta kutudan başka bir şey değildi. Nasıl dinliyordu onu çocuklar, şaşırıp kalmıştı. İnsanın yerini nasıl tutardı ki bu kutu. Yazıcı’ların gelini: “Kaynatam en iyisinden almış, başkalarının radyosunda erkekler şarkı söylerken, bizim radyoda hep kadınlar söylüyor.” demişti. Bunu söylerken de pek havalıydı gelin...

    

Radyonun bataryası bittiğinden, çocuklar masal dinlemeye geleceklerdi bu akşam. Küçük kulübesini daha çekici yapmak için, her akşamki gibi kandil yakmayıp, gaz lambası yakacaktı. Şişeyi takıp lambayı yaktıktan sonra, ocağa büyük bir zeytin kütüğü attı. Masalı kesip ocakla uğraşmak istemiyordu. Kalkıp, eski sandığını açtı, kuru incir çıkardı çocuklar için. Dışarıda yağan karı düşünüp kaygılandı. Hava soğuk diye anneleri göndermeyebilirlerdi çocukların bazılarını... Cino’ların köpeği havladığında Nine’nin içine bir sevinç doldu. Uzak evlerde oturan çocuklar gelirken oradan geçerlerdi. Köpek, bir şey yapmazdı çocuklara ama havlamadan da duramazdı... Uzaktaki çocuklar geldiğine göre sorun yoktu. Bitişikteki ve bir bahçe ötedeki torunları, nasıl olsa gelirlerdi...

    

Kimisinin boynu armut sapı gibi, kimsinin yüzü enik yalasa doyacak denli kirli, çoğunun giysileri yamalı, ayaklarında burunları delinmiş el örmesi yün çoraplarıyla; çoğunun gıdasızlıktan yüzlerinin kanı çekilmiş, üçü kız, dördü oğlan tam yedi çocuk sarmıştı Nine’nin çevresini. Şemsi’yi bekliyorlardı. “Ben gelmeden başlamayın sakın” diye haber göndermişti. Emine, Şemsi’yi beklerken geçen zamanı değerlendirmek istemişti:

 

“Nine, çeneni burnuna değdirsene” dedi.

 

Bu becerisini, her zaman kendini biraz ağıra satarak yapan Nine, bu kez hemencecik yaptı. Burnu çenesine değdiğinde de, çocuklar sevinç çığlıkları attılar. Bu akşam, çocuklar ne isterlerse yapabilirdi. Bu “radyo” denen şey, masal anlatmasına engel olmuş; hem de uzun kış gecelerinde yapayalnız bırakmıştı onu bu küçük kulübesinde. Masalcı Nine’ydi o. Yarım asırdır durmadan masal anlatıyordu. O, bu yörenin tartışmasız en büyük masalcısı Hacer Nine’den el almıştı. Kendisi kadar masal bilen hiç kimse yoktu köyde. Bu becerisini herkes bilirdi. Masalsız kış gecesi düşünemezdi Nine; öyle görmüş, öyle yaşamıştı...

    

Şemsi, annesiyle birlikte geldi. Annesi, Nine’nin torunuydu. Oğlunu bu karda kışta yalnız göndermek istememişti. Şemsi gelir gelmez, çenesini burnuna değirmesini istemişti Nine’den. O, ikinci kez gelen isteği de yerine getirirken, Şemsi de ağzında hiç diş kalmamış Nine gibi, çenesini burnuna değirmeye çalışıyordu... İlkin, sandığından çıkardığı kuru incirleri verdi çocuklara. Sonra da birinci masalına başladı:

    

“Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken... Eski hamamın tası yok, peştamalın ortası yok, bu yalanın ötesi yok... ‘Hu’ demeyenin başı kel olsun.”

    

Çocuklar hep bir ağızdan: “Huuu” dediler.

 

Nine: “Ben kirleteyim sen yuuu.” dedi.

 

Bu kısa tekerleme ve aldatmacadan sonra masalına başladı:

 

“Zengin bir tüccar varmış. Mısır’a mal almaya gidiyormuş. Bu adamın üç kızı...”

 

Çocukların içinde en büyükleri olan Emine, Nine’nin sözünü kesti:

 

“Telli Top... Daha önce anlatmıştın bu masalı.”

 

Diğer çocuklar da Emine’ye katıldılar ve başka masal anlatmasını istediler. Böyle bir şey ilk kez geliyordu başına. Her zaman aynı masalları defalarca anlatır, çocuklar hiç ses çıkarmadan dinlerlerdi. Önemli olan masalı güzel anlatabilmekti. Bu işi de en iyi kendisi yapardı. Ağzından bal damlardı masal anlatırken. Çocuklar kırılmasın, yine gelsinler diye, en az anlattığı masallardan birine başladı:

 

“Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, temiz yürekli bir çiftçi, bir de bunun karısı varmış. Bunların hiç çocukları...”

 

Fehmi, bağırarak kesti Nine’nin sözünü:

    

“Eşek Kafası, bunu da anlatmıştın daha önce. Başka masal anlat.”

    

Diğer çocuklar da uydular Fehmi’nin isteğine. Ne yapacağını şaşırmıştı Nine. Düşünmeye başladı. Kızmamaya çalışıyordu çocuklara. Bir yandan niye böyle davrandıklarını düşünüyor, bir yandan da uzun süredir anlatmadığı bir masal çıkarmaya çalışıyordu dağarından. “Bunu bilemezler” diye geçirdi içinden ve başladı anlatmaya:

 

“Bir varmış bir yokmuş. Padişahın bir oğlu varmış. Bir gün babasına demiş ki: Babacığım, ben şöyle bir dünyayı dolaşmaya çıkacağım. Bana izin ver...”

    

Bu kez de, zayıflıktan armut sapı gibi boynunun üzerindeki başını Nine’sine doğru uzatan Hasan atıldı:

    

“Deli Göcök... Bunu da biliyoruz biz.”

    

“Susun da anlatsın kadın” diye söze girdi Şemsi’nin annesi.

    

“Olmaz” dedi, Emine. “Hep aynı masal dinlenmez...”

 

Diğer çocuklar da ona katıldılar.

    

“Bilinmeyen masalı nerden bulayım, çocuklar?”

    

“Bilmiyorsan anlatma” dedi, Abdullah.

    

“Radyoda hep değişik şeyler anlatıyorlar ama” dedi, Şemsi.

    

Nine, kafasında çakan şimşeğin etkisiyle sarsıldı. Ancak şimdi anlayabilmişti çocukların huysuzluğunu... Duruma bakılırsa, “Radyo icat olmuş, mertlik bozulmuştu.” “Gidin radyo dinleyin öyleyse” dese, çocuklar gidecek, kendisi de bundan sonra masal anlatamayacak, hem de akşamları kapısını çalan kimse olmayacaktı. Ne yapmalıyım bu durumda diye düşündü. “Bir kaç masaldan bölümler alıp yeni bir masal yapabilirim belki” diye geçirdi içinden...

    

“Bunu da bilin de göreyim bakayım?” dedi ve anlatmaya başladı:

 

“Bir gün, adamın biri yolunun üstünde, her yanı çevrilmiş çok üzümlü bir bağa rastlamış.”

 

Şemsi, incecik sesiyle kulübeyi çınlatırcasına bağırdı:

    

“Böyle masal yok. Kıçından uyduruyo Nine’m.”

 

Annesi onu kolundan çekerek susturdu. Faruk girdi araya:

    

“Var. Tilki masalını anlatıyo, ama ortasından.”

    

“Dinlemezseniz bir daha masal filan yok size. Dinleyin bakalım Nine’nizi.” dedi, Şemsi’nin annesi.

     

Bir anlık suskunluktan sonra Nine, anlatmaya başladı yeniden:

    

“Bakmış bağda bir kocakarı var. Koca ana demiş, şurada bir kedi var dövsene?”

 

Masalın burasında Fehmi atıldı:

    

“Tilki’den, Kuyruğu Zilli Tilki’ye geçti.”

    

“Sus bakayım. Döverim.” dedi, Şemsi’nin annesi. Çocuk susunca Nine, masalını sürdürdü:                                                     

    

“Kocakarı Tilki’ye, ‘sen yılanı karşı kuyuya götür, ben de kediyi döveyim’ demiş.”

    

“Şimdi de, Tilki ile Yılan’a geçti Nine” dedi, Yüksel.

    

“Bunu da biliyorsunuz demek. Bu anlattığımı da bilebilirseniz bundan sonra size masal anlatmam. Radyo dinlersiniz bol bol. Bilemezseniz, yarın akşam gine gelirsiniz masal dinlemeye. Tamam mı?”

    

“Tamam” dediler, hepsi birden.

    

Nine’ye belli etmemeye çalışarak birbirlerine bakıp gülüyorlardı...

Hepsi, Nine’yi bekliyordu. Bir yandan da, anlatılan masalı ilkin bilip Nine’yi kim susturacak diye bekliyorlardı...

 

Nine, bir an düşünüp kafasında toparladı anlatacaklarını. Bu sırada, belki on, belki de yirmi çakal, köyün yaslandığı dağların yamaçlarında durmadan uluyorlardı. Pencerenin perdesi aralıktı. Gözünü perdenin aralığına dikip, dışarıdaki karanlıklara daldı Nine...

    

Anlatacağı bu masalın tadını çıkarmak ister gibi bir hali vardı:

 

“Baştan bir tekerlemeyle girelim, ondan sonra masalımıza başlayalım. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Eşek tellal iken, deve berber iken... Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu darıdan çokmuş... Çok demesi günahmış... Var varanın, sür sürenin... Destursuz bağa girenin sopa yemesi çokmuş.”

 

Çocukların hepsi, kıpır kıpır dudaklarıyla, dua okur gibi Nine’yle birlikte söylüyorlardı tekerlemeyi ve bir yandan da Nine masala başlar başlamaz ilkin kimin susturacağını düşünüp birbirlerini kolluyorlardı. Nine, tekerlemeyi bitirmiş ve sonuna gelmişti:

 

“Karıncaya vurdum palanı, yedi yerinden çektim kolanı... Evvelki söylediğimiz yalanı şimdi essah edelim, ağalar.”

    

Nine, bitirmişti uzun tekerlemesini. Çatırdayarak yanan yağlı zeytin kütüğünün koru üzerine birkaç odun attı, Şemsi’nin annesi. Daha sonra da yün örgüsünü alıp, örmeye başladı. Nine, gözünü diktiği perde aralığından karanlık kış gecesine dalıp gitmiş gibiydi. Derin bir soluk alıp, başladı masalına:

    

“Memleketin birinde, Deli Arif diye anılan bir adam varmış. Bir de

Arif’in Nazlı adında bir kızı varmış. Nazlı, keman kaşlı, ela gözlü ve kendisine bakan erkeklerin yüreğini hoplatacak kadar güzelmiş. Babası kızını kimselere vermeye kıyamazmış... Kızın güzelliği padişahın kulağına kadar gitmiş ve Nazlı’yı huzuruna çağırtmış. Kızı gören padişah, ona âşık olup, babasından istetmiş. Padişah, kırk gün kırk gece düğün yapıp kızla evlenmiş... Gel zaman git zaman derken, ikisi kız ikisi oğlan dört çocukları olmuş. Nazlı, çok mutlu bir yaşam sürerken ülkelerine saldıran devler, her yeri yıkıp yakmaya, önlerine geleni öldürmeye başlamışlar. Bununla da kalmamışlar, Padişahı öldürüp parçalamışlar. Devlerin elinden zor kurtulan Nazlı, dört çocuğunu alıp dağlara kaçmış. Devler, Nazlı’yla çocuklarını her yerde aramaya başlamışlar. Sonunda da bulmuşlar onları.”

    

-Böyle masal yok, kıçından uyduruyo Nine’m.” dedi Şemsi. Diğer çocuklar, çok etkisinde kaldıkları masalı bilemeyeceklerini anlayıp dinlemeye başladıklarından, Şemsi’yi, susturmak için azarladılar. Nine sürdürdü masalını:                                                     

    

“Devler, Nazlı’yla çocuklarını parçalayıp yemek için fırına atacakları sırada; gökte mavi gözlü, sarı bir kartal belirmiş. Arkasında da bir sürü kartal varmış. Kartallar devlerin üstüne saldırıp sivri gagalarını onlara saplamaya başlamışlar. Büyük bir kavga olmuş aralarında, sonunda devler korkup kaçmışlar Nazlı’ların memleketinden...”

    

Nine anlattıkça, çocuklar soluklarını tutup, gözlerini kırpmadan dinliyorlardı onu. Şemsi’nin annesi, çocukluğundan beri dinlediği gerçek olaylarla masalın ilişkisini kurmuştu. Kendi yaşamını masallaştırıp anlatan ninesini o da zevkle dinliyordu. Öyle de güzel anlatıyordu ki... Nine, masalın sonuna gelmişti. Gözlerini karanlıktan alıp çocuklara çevirdiğinde çok mutlu olmuştu. “Eski günlerdeki gibi” diye geçirdi içinden. Yaşamını tatlı tatlı anlatıp günümüze geldi ve sürdürdü masalını:

    

“Nazlı, çok sevdiği torunlarına her akşam masal anlatır, onlar da ninelerini severek dinlerlermiş. Bir gün gelmiş ki her şey değişmeye başlamış. Adamlardan biri, bir makine bulup getirmiş Nazlı Nine’nin köyüne. Bu makine, masal dinleyen çocukları çalıp götürüyormuş. Gün gelmiş, Nazlı Nine’yi dinleyen bir tek çocuk kalmamış. Makinenin sahibine gidip yalvarmış Nine. Ona: “Ne olursunuz, çaldığınız çocukları bir akşamlık olsun verin bana. Onlara son bir masal anlatayım, sonra ölsem de gam yemem.” demiş.

    

“Vermiş mi makinenin sahibi, çocukları?” diye sordu, Faruk.

    

“Evet, vermiş.” diye yanıtladı onu Nine.

    

“Nine ölmüş mü masalı anlattıktan sonra?” diye sordu Hasan.

    

Kırk yıllık masalcıydı Atike Nine, bugüne dek anlattığı masalların hepsi mutlu sonla bitmişti. Bu son masalın da böyle bitmesi gerektiğini çok iyi biliyordu.

    

“Hayır yavrum. Son masalı dinleyen çocuklar çok beğenmişler. Nine, onlara sandığından incir çıkarıp vermiş. Çocuklar sevinerek gitmişler evlerine.”

    

“Sen de bize incir versene Nine.” dedi Şemsi.

    

“Biraz önce yedin ya oğlum?” diyerek çıkıştı ona annesi.

    

“Ver, ver” dedi torununa Nine. Sandıkta ne kadar incir varsa ver de yesin çocuklar.”

    

Şemsi’nin annesi, sandığı açarak incirlerden bir kısmını verdi çocuklara. Nine, hepsini vermesini söyledi ona yeniden. Çocuklar, ağızlarını şapırdatarak yediler tüm incirleri. Daha sonra da kalkıp, yalana yalana gittiler...

 

Hasan, evlerine gelince, annesi, yalnız kalan Nine’ye o akşam yaptığı aşureden bir kâse doldurup götürdü. Gelini, kapıyı açıp içeriye girdiğinde Nine’yi sırtüstü uzanmış yatarken gördü. Lamba yanık, yatak da serili değildi.

    

“Anne” diye seslendi.                                                      

    

Ses alamadı. Yanına gittiğinde Nine’nin gözleri kapalıydı. Mutlu bir gülümseme vardı yüzünde. Gelini, koşup kocasını çağırdı. Oğlu, gelip baktı annesine. “Üstünü ört” dedi karısına. Nine’nin başında Yasin okuması için, iki ev ötede oturan Zekiye Nine’yi çağırmak için dışarıya çıktı kendisi.

 

Kar, lapa lapa yağıyordu. Zeytin ağaçları, Nine’nin masallarını dinliyormuşçasına sessizdiler…

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.