KAÇIŞ

  • 20.08.2012 00:00

 Şoförle birlikte dört kişiydiler takside. Sevgi, arka koltukta arkadaşı Esin’in yanında oturuyordu. Şoförün yanında oturan gencin görmemesi için hafif dönerek çantasından çıkardığı hapı ağzına atıp acele yuttu. Esin’in görmesi önemli değildi. Öndeki oturan Fırfır, görürse Ana’ya durumu bildirirdi. En azından şantaj yapıp Sevgi’den para sızdırırdı... Almadan yapamıyordu, alışmıştı bir kez. Bu haplar onu sakinleştiriyor, yaşadığı acıları düşünmemesini sağlıyordu.

 

Sevgi, yirmi üç yaşındaydı. On altı yaşından beri telekız olarak çalışıyordu. Ana, onu en önemli kişilere gönderirdi. Çalıştığı evin en güzel kızıydı. Eskiden belinin altına dek inen siyah saçlarını, kestirip sarıya boyatmıştı. Beyaz tenli olduğu için sarı saçları hiç de yapay durmuyordu... Bu akşam da Ana’nın çok değer verdiği bir adama gidiyorlardı, Esin’le birlikte. Esin de güzel bir kadındı. Otuz yaşındaydı. Saçlarının gerçek rengi sarıydı. Uzun boyu, düzgün bir bedeni vardı. Sevgi, birlikte çalıştığı kızların içinde en çok onu severdi. Kendisini kıskanmayan tek arkadaşı oydu. Bu akşam Ana’nın en çok değer verdiği müşterisi, çok önem verdiği bir arkadaşının olduğunu söyleyip, özellikle Sevgi’yi göndermesini istemişti.

 

Vakit gece yarısına yaklaşıyordu. Araçların ve insanların azaldığı, tenha yollara bakıyordu Sevgi. Yıllardır bu yaşamı sürdürüyordu. Gece, hep aynı geceydi. Kendisinden habersiz, yedi yıldır çığlıklarına kulaklarını tıkayan bu karanlıkları tanıyordu o. Üstüne kusan sarhoşlarla, saçlarından tutup sürükleyen manyaklarla hep bu gecelerde uğraşmıştı...

 

Babası öldüğünde, on bir yaşında bir çocuktu. Ortaokula yazdırmışlardı o yıl. Ailenin geçimini ağabeyi İhsan sağlıyordu. Liseye yazıldığında on dört yaşındaydı. Yoksulluk çekiyorlardı ama aç, açık değildiler. Bir pavyonda garson olarak çalışan İhsan’ın kazandığı parayı yetirmeye çalışıyorlardı.

 

O yıl ağabeyi çalıştığı işi bırakıp başka işler yapacağını söylediğinde annesin ilk sorusu: “Parası iyi mi bari?” olmuştu. Evet, İhsan’ın çalıştığı işin parası iyiydi. Eve çok para getiriyordu. Bir gece kaşının üstünde büyükçe bir yarıkla geldiğinde, annesi, ilk kez ne iş yaptığını sormayı akıl etmişti oğluna... İhsan yasadışı işler yapıyordu. “Her yol var” derler ya, öyleydi işte. Sol kaşının ortaya yakın yerinde büyük bir yara izi kalmıştı İhsan’ın. O günden sonra da “Yarıkkaş” diye anılmaya başlamıştı.                                                     

 

Asıl adı Hatice’ydi. Ona, bildi bileli adı Sevgi’ymiş gibi gelirdi. On altısına geldiğinde acılı yaşamına ilk adımı atmıştı. Ağabeyi bir adam vurup cezaevine girince, hiç bir geliri olmayan annesi, son sınıfında okuduğu liseden almıştı onu. Hazır giyim atölyesinde iş buldular Sevgi’ye. Bir kaç ay çalışabildi orada. Düşünürken, o yılı hep atlamak isterdi. Yine atladı Sevgi. Hatta bu akşam acılarla geçen yedi yılı da atlamak ve bu akşama gelmek istiyordu.

 

Yollarda yürüyen insanların yarısından çoğunun sarhoş olduğunu görüyordu. Meyhanelerin çok olduğu bir sokağın yakınlarından geçiyorlardı. Yaya yolunda duran iki adam ellerini kollarını sallayıp bir şeyler anlatmak için uğraşıyorlardı birbirlerine. Biraz ileride sarhoşun biri, ağaca dayanmış kusuyordu. Genellikle bunlardı Sevgi’nin alıcıları. Bunların yüzünden, iple çeker olmuştu sabahın ilk ışıklarını. İğreniyordu karanlıktan. Hiç gece olmasın istiyordu o. “Param olsa altı aylığına kutuplara giderim” dedi, denetleyemediği sesiyle. Esin: “Ne işin var kutuplarda?” diye sorunca da, farkında olmadan yüksek sesle konuştuğunu anladı. Fırfır, sırıtarak arkaya döndü. Kara çamur sürmüş gibiydi dişleri. “Amma para kazanırsın haaa? Altı ayda köşeyi dönersin namusuzum.” deyip, ardından da çok gülünç bir şey söylediğine inanarak kahkahalarla, katıla katıla gülmeye başladı. Sevgi dayanamayıp: “Sen ne diyorsun lan manyak?” diye azarladı onu. Fırfır: “Altı ay gece. Düşünsene bir. Hiç ara vermeden işe gideceksin. Paraları koymaya yer bulamazsın namusuzum...”

 

Sevgi, yanıt bekleyen Fırfır’a hiç bir şey söylemeden başını çevirip dışarıya bakmayı sürdürdü... Araç, kırmızı ışıkta durmuştu. Yanlarında duran lüks arabanın arka koltuğunda oturan adamı birine benzetti. Dikkatli bakınca da bir gece önce birlikte olduğu kişiyi tanıdı. Çok büyük sanayicilerden biriydi adam. Sık sık basında yer alır, karısıyla birlikte mutlu aile fotoğrafları çektirirdi. Dün akşam dizlerine kapanıp ağlamıştı Sevgi’nin. Bu ağlayışının, söylediği gibi gerçekten mutsuz bir yuvası olduğundan mı, yoksa bir kadının karşısında düştüğü başarısızlıktan mı ileri geldiğini anlayamamıştı Sevgi... Daha nelerini görmüştü. Bu genç yaşta öyle şeyler öğrenmişti ki erkekler hakkında, anlatsa kimse inanmazdı. Ülkenin en önemli sorunları omuzlarında olan politikacıların, ünlü iş adamlarının, yaşlı para babalarının, bir kadının karşısında ne hale düştüklerini görüp şaşırmıştı hep. Üstelik de karşılarındaki bu kadın yirmi yaşlarında bir fahişeydi...

 

Güzelliğiyle ve deneyimiyle iyi götürüyordu işi. Para kazanıyor, kazandığı bu parayla güzel bir evde oturuyor, istediği gibi giyinip istediği gibi yaşıyordu.

                                                                                                                                            

Annesi iki yıl önce öldüğünden yaşamına karışan kimse de kalmamıştı. Yedi yıl önce bu yaşama başladığında, annesi cezaevine görüşmeye gittiği oğluna, ne olduğu anlaşılmayan bir hastalığa yakalanan kardeşinin, doktorların tüm uğraşmalarına karşın kurtulamayıp öldüğünü söylemişti. İhsan, kardeşinin öldüğünü duyunca çocuklar gibi ağlamıştı. Böyle bir yola düştüğünü duyarsa, Hatice’yi dışarıdaki arkadaşlarına vurduracağını bildiği için bu yalanı uydurmuştu annesi.

 

Tiksinerek bakıyordu geceye, Sevgi. Sonu ne olacaktı? Ölüm bir anlamda kurtuluştu kendisi için... Ölmeyip yaşarsa ne olacaktı? Yaşlandığında kim bakardı yüzüne? Şimdi kendisini el üstünde tutan erkekler, helâ bekçiliği bulup çalışması için yardım etmezlerdi yaşlandığında. Kimsesiz ve yoksul nasıl yaşanırdı? Birçok erkekten evlenme önerisi almıştı. Bazıları ne iş yaptığını bilmeden, bazıları ise kendisinin yaptığı işi bilerek evlenmek istemişlerdi onunla. Bilenlere de bilmeyenlere de güvenememişti o. İçlerinde bir genç vardı ki kendisiyle evlenmek isteyen, ona yaman sevdalanmıştı Sevgi. Çocuk bilmiyordu onun ne iş yaptığını. İkisi sık sık buluşuyor, gezip eğleniyorlardı. Genç, Sevgi’ye ne iş yaptığını sorduğunda o, babasının varlıklı bir adam olduğunu, üniversiteyi bitirdiği halde çalışma gereğini duymadığını söylemişti sevgilisine. Oğlan, yüksek bir yöneticinin çocuğuydu. Avukatlık stajı yapıyordu...

 

Gidecekleri apartmanın önüne geldiklerinde, duran taksiden, önce Fırfır indi. Taksi onu bekliyordu. Kızları bırakıp ücretini adamlardan alacak, Ana’ya götürecekti. Daha sonra da, vakti gelince taksiyle kızları almaya gelecekti. Fırfır, kızları alıp apartmana girdi.  Biraz sonra apartmandan çıkıp taksiye binerek oradan uzaklaştı. Aradan beş dakika geçti geçmedi; Sevgi, elinde yüksek ökçeli pabuçlarıyla hızla çıktı apartmandan. Durumu korkunç görünüyordu. Caddede koşmaya başladı. Arkasından kendisini öldürmek için ateş ediyorlarmış gibi bir hali vardı. Yanından geçenler; bu, pabuçları elinde, mini etekli, bol makyajlı ve çok güzel kıza şaşkın şaşkın bakıp kimden kaçtığını anlamaya çalışıyorlardı.

 

Sevgi, arkasına bakmadan koşuyordu. Loş caddede koşarken üstüne geliyorlarmış gibi, korkuyla bakıyordu binalara. Yanlarından geçtiği kişilere aldırdığı yoktu. Bir ara sokağa sapıp aynı hızla sürdürdü koşmasını. Yolun kenarındaki naylon torbayı parçalayıp içinden yiyecek bir şeyler bulmaya çalışan sokak köpeği, Sevgi’nin kendisine çarpmasından korkup ciyaklayarak bir kenara kaçtı. Hiç bir şeyin farkında olmadan koşuyordu o. Gelen var mı diye arkasına da bakmıyordu. Yan sokaklardan birinden, koştuğu sokağa çıkan bir araca çarpması ve bacağının acıması da durduramamıştı onu. Nereye gittiğinin bilincinde de değildi. Ana’nın evi koştuğu yönde değildi...

                                                                                                                                

Kaçış sürüyordu. Ancak Sevgi, yorulmuş ve eski hızını yitirmişti. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Soluk alıp verirken zorlanmasına karşın, o durmayı düşünmüyordu. Boğaz kıyılarına inmiş, yanından geçen araçlar ve insanlar biraz daha çoğalmıştı. Yaklaşan bir polis aracından kendisine niye koştuğunu soran polisin ne dediğine aldırmamıştı bile.  Bacakları yavaş yavaş, taşıyamadıkları yük altında titremeye ve biri birine dolaşmaya başlamıştı. Daha ileriye gidemeyeceğini anlayan Sevgi, solundaki parka girdi. Oturulacak bir sıra görüp oraya doğru yöneldi. Dayanma gücü kalmamıştı bacaklarının. Ayaklarını sürürcesine bir kaç adım daha attı, sıraya oturamadan düştü ve kendinden geçti...

 

Parkta, iki genç erkekten başka kimse yoktu. Gençler Sevgi’nin parka girişini ve kendilerinden biraz ötedeki sıranın yanına yaklaşırken düştüğünü görmüşlerdi. Kızın arkasından kimsenin gelmediğini görüp birbirlerinin yüzüne baktılar ve ne yapmaları gerektiğini düşündüler bir an. Uzun boylusu hiç konuşmadan ayağa kalkıp Sevgi’ye doğru yürüdü. Kısa boylu ve şişmanca olanı da kalkıp arkadaşını izledi. Sevgi’nin başına gelen uzun boylu genç, onun bileğini tutup nabzını kontrol etti. Nabzı atıyordu. Sarı saçları ve güzel yüzü, terden sırılsıklam olmuştu. “Hastaneye götürelim” dedi, uzun boylu. “Dert almayalım başımıza?” diye yanıtladı onu kısa boylu olan. Uzun boylu olanının diretmesiyle kısa boylu olan, bu öneriyi kabul etmek zorunda kaldı. Uzun, kollarından, kısa olan, kızın bacaklarından tutup parkın hemen yanında duran araçlarına taşımaya başladılar Sevgi’yi. Kısa, taşınırken iyice açılan, düzgün bacaklarına bakıyordu kızın.

“Çok nefis bir parça” dedi arkadaşına.

“Öyle” diye yanıtladı uzun olan.

Sevgi’yi arka koltuğa uzatıp, onu hastaneye götürmek için yola çıktılar... Arabayı uzun kullanıyordu. Kısa, ara sıra arkaya dönüp kızın güzel yüzüne ve külotuna dek açılan bacaklarına bakıyordu.

“Eve atalım mı şunu?” diye sordu arkadaşına.

“Ölürse ne olacak?” dedi uzun boylu.

“Ya sarhoş, ya da çok yorgun. Bir şeyi olduğunu sanmıyorum.”

“Bu halinden yararlanıp ırzına mı geçeceğiz kızın?”

“Ne ırzı be? Yüzündeki boyaya baksana? Sağlam pabuca benziyor mu hiç?”

Sevgi, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış ve konuşulanları duyuyordu.

“Öyle de olsa kendi isteğinin dışında olmaz.”

Kısa, sinirlendi arkadaşının söylediklerine: “Ben yaparım sen bakarsın? Sonra da herkese senin ne dürüst bir adam olduğunu anlatırım.”

“Kızların köküne kıran mı girdi oğlum? Tanımadığımız, durumunun ne olduğun bilmediğimiz baygın bir kıza yapılır mı senin dediklerin? Hastanede kendine geldiğinde tanışırsın. Arkadaşlık önerirsin. Olur derse götürürsün eve.”

“Hayır derse ne olacak?”

“Hayır derse saldırıp ırzına geçersin! Oğlum sen manyak mısın be? Kızlar hayır dediğinde ne yapıyorsan, öyle yaparsın yine?”

“Bence, böyle fırsat bir daha ele geçmez...”

 

Sevgi iyice kendine gelmiş, ancak, kendisiyle ilgili konuşmaları dinleyebilmek için gözlerini açmamıştı. Gençler bir süre daha tartıştılar. Kısa, onu eve atmak için dayatıyordu. Uzun böyle bir şey olamayacağını, ancak ayıldıktan ve kim olduğunu öğrendikten sonra kendisine böyle bir şey önerilebilineceğini söylüyordu. Bir süre suskunluktan sonra Kısa:

“Hastaneye geldik. Bir daha düşünelim şu işi?” diye sorunca arkadaşına, Sevgi, yattığı yerden doğrulup Kısa’nın omzuna dokundu. Ürkerek dönen gence, Sevgi:

“Nerede kalıyorsunuz?”

Arabayı durduran Uzun da dönmüştü arkasına. Kısa bir süre ne söyleyeceğini şaşırmış, Uzun’a bakmıştı. Uzun:

“Ayıldınız mı hanımefendi?” dedi Sevgi’ye.

“Evet, ayıldım.”

“Yine de doktora bir görünseniz iyi olur.”

“Hiç gerek yok. Gidebileceğimiz uygun bir yer varsa, gelebilirim sizinle.”

“Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz” diye düşünen Kısa:

“Var hanımefendi. Siz istiyorsanız gidebiliriz.”

“Bence sakıncası yok” dedi, Sevgi...

 

İki gencin birlikte kaldıkları bekâr evi pek dağınıktı. İkisi de kızdan ayrı ayrı özür dilediler. Birbirlerine adlarını söyleyip tanıştıktan sonra, eve gelene dek kimse bir şey konuşmadı.

 

“Öğrenci misiniz?” diye sordu Sevgi.

Uzun: “Ben bitirdim fakülteyi, çalışıyorum. İsmail, İşletme son sınıfta, bu yıl bitirecek o da.”

“Sevgilileriniz var mı” diye sordu Sevgi.

İsmail: “Okan’ın var. Ben, yakında ayrıldım çıktığım kızdan.” dedi.

“Bir çay yapsam içer misiniz Sevgi Hanım?”

“İçerim, Okan Bey.”

 

Okan, çay suyu koymak için mutfağa gittiğinde Sevgi: “Çok mu abazan kaldın sevgilinden ayrılınca?” diye sordu İsmail’e.

“Kızdan çok ne var be Sevgi. Bu devirde abazan kalınır mı?”

 

Bir süre sessiz oturdular. Sevgi dalmış bir şeyler düşünüyordu. Yüzü giderek gerilen, korku ve tedirginlik içindeki kıza bakıyordu İsmail. Okan, çay suyunu koyup geldiğinde kızı o durumda görünce bir süre yüzüne bakıp:

“Bir şey mi oldu ?” diye sordu.

“Evet” dedi, Sevgi. Yaşamımın en kötü akşamını yaşıyorum.”

“Konuşmak, derdinizi anlatmak ister misiniz bize?”

“Şimdi değil. Daha sonra anlatırım belki. Siz şimdi söyleyin bakalım: İlkin hanginiz yatacak benimle?”

                                                                                                                                             -5-

Böyle bir soru beklemeyen gençler, şaşırmışlar, Sevgi’nin yüzüne bakıyorlardı.

“Ne bakıp duruyorsunuz öyle? Hele sen? Durumumdan yararlanıp, o haldeyken sevişmek istiyordun benimle? Soyun haydi ilkin seninle yatalım?”

“Duydunuz mu konuştuklarımızı, Sevgi hanım?”

“Evet, duydum Okan Bey. Ama önemli değil. Bana yaptığınız iyiliğin karşılığını ödemek istiyorum.”

“Bizi utandırıyorsunuz?”                                                       

“Sen de utanıyor musun İsmail?”

“Hayır. Utanılacak bir şey görmüyorum ben.”

“Soyun öyleyse. İlkin sana ödeyeyim borcumu.”

 

Okan ayağa kalmak için devinen Sevgi’nin kolundan yavaşça tuttu.

“Hayır. Böyle bir şeye izin vermemelisiniz. Tek yaptığı şey sizi arabaya taşımak oldu İsmail’in. O da benim zorlamamla. Hastaneye götürme düşüncesi ve sizi taşıyan araç benim; onu kullanan da bendim.”

“Bu durumda Sevgi’yle yatma hakkı da senin oluyor doğal olarak?” dedi, İsmail.

“Bu bir haksa eğer, ben böyle bir hakkı kullanmak istemem.”

 

Okan, çaya bakmak için mutfağa girdi. İsmail, biraz daha oturduktan sonra, bu işin olmayacağını düşünüp odasına çekildi. Bir süre dalgın dalgın düşünen Sevgi, önce için için, daha sonra da hıçkırarak ağlamaya başladı. Elinde üç bardak çayla gelen Okan, bardaklardan birini Sevgi’nin önüne bırakarak oturdu. Önünde iki bardak çayla, bir süre, Sevgi’nin beynindeki fırtınaların yüzüne savurduğu acıları izledi. Sonra da gidip yanına oturdu. Onun ellerini avuçlarının arasına alıp bekledi. Sevgi’nin ağlaması biraz yavaşlayınca Okan: “Durumun iyi değil, konuşmak ister misin benimle?”

 

Bir süre suskun kalan kız, çantasından kağıt mendilini çıkarıp burnunu ve gözlerini sildi.

“Ne yapmayı düşünüyorsun şimdi?” diye sordu, Okan.

“Bilmem. Tek bildiğim buralardan kaçıp uzaklara gitmek. Alın yazımın okunamadığı bir kentte, beni tanımayan insanların arasında yaşarım belki. Belki de yurtdışına giderim.”

 

Hiç konuşmadan sigaralarını ve Okan’ın tazelediği çaylarını içtiler.

“İstersen şu kanepenin üzerinde yat, istersen gideceğin yere götüreyim seni arabamla?” dedi, Okan.

“Şimdiden çıksam iyi olacak. Gideceğim yol çok uzun. En iyisi yurt dışına kaçayım ben.”

“Yurt dışına mı?”

“Evet.” Bir süre düşündü. Başını kaldırıp Okan’ın yüzüne baktı. Bir umut ışığı belirmişti sanki gözlerinin içinde.

“İstediğim yere götürür müsün gerçekten?”

“Söyledim ya?”

“Kalk öyleyse.”

“Hemen mi gideceksin yurt dışına?”

“Hayır. İlkin birine uğramam gerekiyor.”

 

Sevgi, kalkıp kollarını Okan’ın boynuna dolayıp başını onun göğsüne yasladı. Çok duygulanmıştı.

“Sağ ol. Senin gibi iyi insanların olabileceğini sanmıyordum.”                                                        

“Haydi, çıkalım” dedi, Okan.

 

Yolda bir Amerikalı’dan söz etti Sevgi. Adam zenciydi. Burada, Konsolosluk’ta görevliydi. Görevi bu yıl dolduğundan yakında dönecekti ülkesine. Birçok kez birlikte olmuşlardı. Adam ona, kendisiyle evlenmesi için çok ısrar etmişti. Sevgi, kendi ülkesinin dışında bir yerde yaşamanın çok zor olduğunu düşündüğünden Amerikalı’nın bu isteğini geri çevirmişti. Şimdi ise buralardan çok uzaklara kaçmak istiyordu. Amerika olmuş, Avrupa olmuş, önemli değildi onun için...

 

Zenci’yi düşününce, biran ‘dönelim’ demek geçti içinden. Adam, simsiyahtı. Sevgi’nin sevmediği sabahsız, çileli gecelere benziyordu rengi... Başka seçeneği olmadığından bir şey söylemedi Okan’a. Amerika’yı düşünmeye başladı...

 

Filmlerde gördüğü kadarıyla, yeni ülkesinin düşünü kuruyordu. Amerikalı’nın kapısına geldiklerinde, onun evde olup olmadığına bakmak için içeriye girdi. Arabadan inmeden onu bekliyordu Okan. Sevgi, içeri girip Amerikalı’nın oturduğu dairenin ziline bastı. Biraz sonra kapı açıldı. Kapıyı aralayan, kendisine defalarca evlenme öneren Amerikalı zenciydi. Sevgi’yi görünce çok şaşırdı. Kırık çıkık Türkçe’siyle parmağındaki alyansı gösterip “Ben şimdi evli. Ben şimdi evli.” diye kekeliyordu. Onun tam açmadığı kapının aralığından bir çift göz daha gördü, Sevgi. Kocasının koltuğunun altından soran gözlerle kendisine bakan bir zenci kadındı bu. Bir an, içinde bulunduğu durumu düşündü. Kendisi yandı diye, başkalarını yakmamalıydı. Adı Bily olan adama: “Esküzmi sör” dedi. Con, evde yok mu bu akşam?” Adam biraz rahatlamıştı. Karısı anlasın diye, üstüne basa basa: “Şimdi ben var, Con yok.” dedi. Karısına dönüp Con’un bu evde kendisinden önce oturduğunu İngilizce olarak anlattı. Sevgi, adamın konuşmalarının çoğunu anlamadığı halde, anlamışçasına başını sallayıp sık sık “Yes, yes” dedi. “Esküzmi” deyip ayrılırken, arkası karısına dönük olan Zenci, ‘sağ ol’ der gibi göz kırpıp kapattı kapıyı.

                                                                                                                                            

O, kapıdan çıktığında Okan, Amerikalı’nın elektrikleri yanan dairesinin pencerelerine bakıyordu. Sevgi, arabanın yanına gelip Okan’ın boynuna sarıldı ve yanaklarından öptü. Her şeyin yolunda olduğunu, onun gidebileceğini söyledi.

 

Okan, arabasını çalıştırıp el salladı. Giderken dikiz aynasından, apartmana giren Sevgi’ye bakıyordu. Sevgi bir süre apartmanın girişinde, Okan’ın gitmesini bekledi. Motor sesi uzaklaşınca da kapıdan çıkıp Okan’ın gittiği yöne doğru baktı. Araç çoktan gözden kaybolmuştu. “İyi insanlar da varmış demek bu dünyada” deyip, omzundaki çantasını çıkardı, biraz ilerideki çöp torbalarının yığılı olduğu yere attı. Ayağındaki pahalı pabuçlarını da çıkarıp aynı yere fırlattı. Aklına bir şey geldi, durdu.  Çantasını attığı yerden alıp, içindeki paketten bir sigara ve çakmağını aldı, beton duvarın üstüne oturdu. Sigarasını yakıp derin bir soluk çekti. Sonuna dek içtikten sonra kalktı, izmariti fırlatıp koşmaya başladı.

                                                      

Tüm hızıyla koşuyordu şimdi. Çevresiyle ilişkisini kesmişti. Ne bir kaç akşam önce, Etiler’de önünden geçmekte olduğu, yaşlı bir adamla seviştiği evi, ne de kendisine şaşkın şaşkın bakan sürücüleri görüyordu gözü. Çocukluğu, babasının aldığı ilk oyuncak bebeği, annesi, babası, sevdiği arkadaşı Esin, kendisinin fahişe olduğunu bilmeden evlenmek isteyen stajyer avukat, bir bir geçiyorlardı gözlerinin önünden. En son ağabeyi geldi gözlerinin önüne. Geçip gitmedi gözlerinin önünden Yarıkkaş İhsan. Ağabeyinden kurtulmak için bir ara gözlerini kapadı Sevgi. O şekilde koşamayacağını anlayınca açtı gözlerini. Yine İhsan vardı, gözlerinin önünde... Tanımıştı onu bu akşam. Yıllar sonra tanımıştı...

 

Bir yol ağzına geldiğinde başını kaldırıp yön gösteren oklara baktı. TEM Otoyolu’nu gösteren oku izleyerek koşmasını sürdürdü. TEM’e çıktığında hiç duraksamadan sağa döndü. Yine koşuyordu. Bir an önce köprüye varmak istiyordu...

 

                                                                                                                                                 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.