Virane Helvaları

  • 26.01.2013 00:00

 (Konca Yazışmaları’ndan)

 
 

Konca’daki yaşamımızın en çok önemli parçası olan yaptığımız spor çalışmaları kesinlikle anlatılmalıdır. Bunun için Mehmet Tan’ın yardımı gerekir. Her ne kadar Burhanettin Hoca’nın kaptanı olduğu Harabe Spor, benim kaptanı olduğum Virane Spor’u yeniyorduysa da gerçekleri saklamak böyle bir çalışmanın doğasına aykırıdır.

Yıllarca yattığımız halde, bugün kireçlenmeden yakınmamız yoksa yaptığımız bilinçli sporun buna katkısı büyüktür.

 

Konca’yı anlatırken file örmeçalışmalarını anlatmamak olur mu? Konca yaşamımızda, ilk günden son güne dek komünün mali sorumlusuydum. Filenin yaşamımıza katkısını yakından biliyorum. Balıkesirli arkadaşların sivil cezaevinde öğrenip geldikleri file örme işi, bizleri maddi olarak rahatlattığı gibi, dışarıda gereksinimi olan aileler için de ekmek parası oldu. Belli günlerde yaptığımız kutlamalarda file örme, en heyecanlı yarışmaydı. Sefa, Sıtkı, Şevki, Hikmet, Şeref gibi yarışmacılar çoktan bir saatin altına indirmişlerdi bir adet file örmeyi. Ellinin üstünde arkadaşımız kahvaltıdan sonra tezgâhlarının başına geçer, gerçek bir işliğe dönüştürürlerdi koğuşu. Bininci file bittiğinde büyük bir coşkuyla kutlamıştık bunu.

 

Asıl konum olan tiyatro çalışmalarına geçmeden, sorumlusu olduğum Münderecat adlı duvar gazetesinden de kısaca söz etmem gerekir. Haftalık olarak yayınladığımız bu gazetenin çıkmasını herkes dört gözle beklerdi. Bir gülmece gazetesi olan Münderecat, bazı gardiyanların da sabırsızlıkla beklediği bir yayın organıydı. Yalnız onların aklının ermediği şey, birbirimizle bu kadar dalga geçtiğimiz halde niye kavga etmediğimizdi. Bana bunu birkaç kez dile getirdiler gardiyanlar. Çünkü en çok dalga geçilen bendim. Ama onlar, dalga geçen kişinin de ben olduğumu bilmiyorlardı.

 

Münderecat’la ilgili bir anımı anlatayım. Gazetenin bir sayısında, koçluğunu yaptığım basketbol takımı Körfez Spor’un yenilmesi halinde tüm koğuşa helva ısmarlayacağımı yazdım. Doğal olarak buna kimse inanmadı, çünkü helva getirtmemiz yasaktı. Körfez Spor maça çıkarken de A4 kâğıtlarına VİRANE HELVALARI diye yazıp oyuncuların sırtlarına iğneledim. Bu işe en çok Muzaffer Duymaz bozuldu. Muzaffer, geceleri rüyasında tatlı görüp uyanan bir arkadaşımızdı. Bana gelip “Helvayı hatırlatmasan olmaz mı be yoldaş, zaten aş erer gibi helva istiyor canım?” dedi. Çok bozulmuştu. Körfez Spor yenilince herkes benimle dalga geçmeye başladı. “Körfez Spor yenecek sandın, helvalar benden dedin, şimdi ne olacak?” demeye başladılar. Muzaffer başlarında olmak üzere, Tutukevi yönetimince verilecek tatlıları bir yıl boyunca bana yedirmeyip kendileri yiyeceklerini söylediler. Akşam olup herkesin önüne helva konunca çok şaşırdılar. Helva işi bir gün önce ayarlanmıştı...

 

OY MÜSTANTİK MÜSTANTİK

 

Çıktıktan sonra eşi Naciye Rona ile birlikte acı bir trafik kazasında kaybettiğimiz, Ayhan Rona’yı özlemle anıyorum. Ayhan’ın ustaca çaldığı sazını ve söylediği-söylettiği türküleri unutmak mümkün mü? Hele de sıkça söylediği “Oy müstantik müstantik” türküsünü. Ayhan ve Naciye’yi saygı ile anıyorum. 

 

SARI KURDELEM SARI

 

Çıktıktan sonra bir trafik kazasında ölen arkadaşımız Fevzi Ertin’in ünlü şarkısıdır bu. Her etkinlikte, her kutlamada, bazen de arkadaşların isteğiyle ranzasında güzel tenor sesiyle bu şarkıyı söylerdi Fevzi. Kendisini saygıyla anıyorum.

 

ÜÇÜNCÜ KAT RANZAMDA

 

Sözlerini kendisi yazıp tutukevinde bestelemişti Doktor Mehmet Çelen bu türküyü. Çok da güzel söylerdi. Şakacı olduğu kadar duygulu bir arkadaştı. Bu türküyü hepimiz öğrenmiştik ondan; çok güzel bir hapishane türküsüydü. Doktor Çelen’i de bir trafik kazasında yitirdik. Saygıyla anıyorum kendisini.

 

MÜZİK BAZEN NEŞELENDİRDİ BAZEN EFKÂRLANDIRDI BİZİ, AMA HİÇ BİR ZAMAN KARARTMADI

 

Şarkı türkü deyince ilk akla gelenlerden Muzaffer ve Çetin ikilisi. Üsküdar Türk Musiki Cemiyetinde ders almış olan bas bariton Muzaffer’in söylediği güzel şarkılara uduyla eşlik eden Çetin’i dinlemek ayrı bir güzellikti tutukevinde.

 

Yılmaz arkadaşımız gitarıyla ayrı bir güzellik katıyordu yaşamımıza. Oyunlarımızda canlı müzik yapması bizim için büyük zenginlikti.

 

Sivaslı Salman bir yanında koltuk değnekleri, elinde bağlamasıyla ayrı bir renkti koğuşta.

 

HAPİSTE YATACAK OLANA BAZI ÖĞÜTLER

 

Ders alacaksanız ustasından alacaksınız. Nazım Usta hapiste yatanlar için her zaman bir moral ve coşku kaynağı olmuştur. Kutlamalarımız, kaybettiğimiz yoldaşlarımızı anma günleri Nazım’ın şiirleri olmasaydı sanırım sönük geçerdi. Böyle günlerde okuduğu şiirlerle hepimizi duygulandıran Cevdet arkadaşımızı anmadan geçmek istemiyorum. Şiir okuma deyince o gelirdi herkesin aklına. Ne güzel okurdu Nazım’ın şiirlerini... Eşi ve çocuğuyla çok mutlu yaşadığı Antalya’da kanserin pençesine düştü ve kurtulamadı. Saygıyla anıyorum kendisini.

 

HARMANDALI EFEN GELİYOR

 

Heyyy be heey. Neydi o gün? Pencerelerinden bakan diğer koğuş sakinleri şaşırmışlardı olanlara. Şaşırılmayacak gibi değildi. Efeler, Tutukevi’nin bahçesinde 1 Mayıs kutluyorlardı. Bağlama çalıyor, izleyenler söylüyor, efeler oynuyordu. Dizleri yere vurdukça, toprak sallanıyordu. Sanırım pencerelerden izleyenler bu zeybek oyununu böylesine güzel oynayan Balıkesirlilerden çok, onların üstlerindeki giysilere bakıyorlardı. Sinek uçurtulmayan tutukevine folklor giysileri nasıl girmişti? (Bu tutukevine yönetimin haberi olmadan neler girip çıkmamıştı ki).

Bu 1 Mayıs diğerlerinden daha coşkulu kutlanmıştı. Ancak, file üretimimizin de bir süre durmasına neden oldu. File iplerini boyamak için aldığımız boyalar, folklor giysisi yapımında kullanıldığı için yönetim dışarıdan aldırdığımız boyayı kesti. Bazı arkadaşlar için de tutukevi yönetimi soruşturma açtı. Devlet malına zarar vermekten. Yatak çarşaflarından bazıları folklor giysisi yapılmıştı...

 

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

 

Masalcı Dede (Mehmet Düzgün) böyle başlardı masalını anlatmaya. Birçoğu, ne dediğini anlamayıp sorardı ilk başlardan. Düzgün’ün, konuşurken en çok işe yarayacak dişleri yoktu. Bazen ‘fısss’lar, bazen ‘tısss’lardı, masal anlatırken. Karizması yerindeydi ama. Resim öğretmenleri İsmail ve Cemil hocaların yaptığı kavuk ve makyajla, benim süet kabanımı ters çevirerek çıkardı masal anlatmak için orta ranzanın üçüncü katına. Masal zamanlarından kalma bir dedeye benzerdi o makyaj ve giysilerle.

 

Anlattıkları genellikle komün yaşamının masallaştırılmasıydı. Bol bol ironi vardı anlattıklarında. Oynadığımız her oyundan önce ille bir masal anlatırdı Dede. Masalları özenerek yazdığım kâğıdı kendisine verirdim. Bir gün benim verdiğim masal kâğıdını değişmiş görünce şaşırdım. Benim yazdıklarımı başka kâğıda geçmiş, kargacık burgacık yazılarla, noktaları virgülleri atmış, ne satırbaşı bırakmış ne paragraf. “Niye böyle yaptın diye sordum?” “Ben hep öyle yapıyorum, senin yazdıklarında nokta, virgül olduğu için okuyamıyorum” dedi...

 

CEZAEVİNDE BİR TİYATRO

 

Bu başlık 1989 yılının şubat ayında Yeni DÜŞÜN Dergisi’nde yayınlanan yazıma aittir. Tutukluyken yaptıklarımızı anlattığım oyun yazarı ve yönetmen Yılmaz Onay, bu yaşadıklarımızın yazıya dökülmesini ve o günlerde en çok satan Yeni DÜŞÜN Dergisinde yayınlanması gerektiğini söyledi. Çok önem vermişti anlattıklarıma. Yazıyı yazıp Çağatay Anadol’un aracılığıyla yayınlattık dergide. Yazıyı okuyan ülkemizin önemli tiyatro adamlarından Özdemir Nutku fotokopisini alıp arşivine koymak istediğini, böyle bir olayın Türkiye’nin tiyatro tarihinde olmadığını söyledi.

Bursa emniyetinde başlayan tiyatro çalışmalarımızın Konca’ya dek olan kısmını atarak belleğimden daha güvenli olan bu yazıyı buraya almak istiyorum:

 

“Gölcük’te Konca denilen bir tutukevine kapatıldık. Tek katlı üçyüz metrekareye yakın bir yerdi burası. Çoğumuzun ikişer kişi yattığı ranzalar ise üç katlıydı. Diğer illerden gelenlerle birlikte ikiyüzonyedi kişi olmuştuk. Burası gerçek bir tutukeviydi.

Biraz zaman geçip, çevreyi tanıdıktan sonra, yüzümüze sahne tozu bulaştığından olacak zaman geçirmeden tiyatro yapmanın olanaklarını araştırmaya başladık. Aramıza diğer illerden katılan arkadaşlarımız da merakla yapacaklarımızı bekliyorlardı. İlk olarak oyuncu arkadaşların belleklerinde taşıdıkları, Bursa’da tutukluyken oynadığımız ADSIZ OYUN adlı oyunumuzu kâğıda döktük. Oyunun redaksiyonunu yapıp, yönetime karşı gerekli önlemleri alarak, Konca’da ilk oyunumuzu sahneledik.

 

Seyirciyle birlikte eleştiriler de çoğalmıştı. Dışarıda amatör olarak oyun koymuş, amatör olarak oynamış arkadaşlarımız aramıza katılmışlardı. Hepsinin görüşleri alındı ve kendilerinden çok yararlanıldı.

 

Mahkemelerin başlamasına yakın, yargılamayı konu alan bir oyun oynandı: SENARYO. Oyunda, ortaoyununun baş kişileri olan Kavuklu ve Pişekâr anlatıcı olarak görev aldılar. Hem oynayıp hem anlattılar. Oyuncuların tiyatro bilgisi az olduğundan ve olanaksızlıklardan dolayı kostümlü prova yapamadığımızdan birbirlerinin başlıklarını ters giyip çıktılar sahneye. Bu oyun ilk kez dört sahne değiştirerek, dekor ve sahne tekniği konusunda ilerleme sağladık.

Buradaki sahne Bursa’daki gibi meydan sahnesi değildi. Yatak çarşaflarımızı teyelleyip perdeli bir çerçeve sahne yaptık. Resim öğretmeni arkadaşlar oyunculara makyaj da yapıyorlardı. Gitar, bağlama ve ut gibi enstrümanlarımız, bu enstrümanları iyi çalan arkadaşlarımız vardı. Oyun şarkıları dışarıdayken öğrenilen oyun şarkılarının kalıplarına göre yazılan yeni sözlerden oluşuyordu.

Işık konusunda ise çok fakirdik. Seyircilerin rahat koltukları yoktu. Koltuk olarak üç katlı ranzaların sahneye bakan uçları kullanılıyordu. Bir ranzadan bazen dokuz on baş uzanırdı sahneye. Oyundaki masalar, altı beslenmiş büyük valizlerdi. Çatal yasak olduğu için yerine tahta kaşık, cam bardak yerine metal kupalar kullanılırdı.

Sahnedeki oyunların hepsi epik oyunlardı. Bu, sadece benim tiyatro anlayışımdan kaynaklanmıyordu kuşkusuz. O koşullarda istesek de benzetmeci bir oyunu sahneleme olanağımız yoktu. Politik tiyatroda epik türün öznel bir istek değil bir gereksinim olduğunu da bu çalışmalarda iyice kavradık.

Bu oyunlardaki izlenimlerimizden biri de, seyircinin canlılığı idi. Politik bir davadan tutuklu, bilinç düzeyi yüksek bir izleyici kitlesinden tepki almak çok kolay oluyordu. Yani dördüncü duvarı çok kolay kaldırabiliyorduk aradan. TASLAK oyununun (1982 anayasasının taslağını konu alan oyun) oynandığında oyuna katmak istediğimiz seyirciyle oyuncular iç içeydi adeta. Anlatıcı, seyirciyi kesip oyuna devam etmek için zorlanıyordu.

 

Tiyatronun ne büyük eğlence olduğunun farkına orada iyice vardık. Yine, tiyatronun ne kadar güçlü bir öğretici olduğunu orada gördük.

Bir örnek vermek istiyorum: Mahkemenin başladığı ilk duruşmalarda, tahliye umudu olan arkadaşlar çok aceleci davranışlar içindeydiler. Duruşmalardan bir gün önce, tahliye umudu olmayan arkadaşlara anı olarak bazı eşyalarını verirler, kimlere selam götürmeleri gerektiğini sorarlar, ertesi günün akşamına yetecek sigarayı kendilerine ayırıp artanını kalanlara dağıtırlardı.

 

Valizlerini akşamdan toplayan bu arkadaşlar, ertesi gün tahliye edilmediklerinde yataklarına uzanır, kafalarına battaniyelerini çekip kimseyle konuşmadan birkaç gün yatarlardı. Devrimci morale ters düşen bu davranışları kendilerine anlatılır, ancak bir sonuç alınamazdı. Tek perdelik bir güldürü olan SIK MAÇAYI, KURTAR PAÇAYI OYUNU bu aralarda yazılıp sahnelendi. Bu oyundan sonra, valizini toplayıp tahliyeye hazırlanan arkadaşların hiç birisi eski davranışlarını yinelemediler.

Askeri tutukevlerinin sıkı disiplininde, tüm bu işleri nasıl yaptığımız sorusu takılabilir kafalara. 12 Eylül’ün ilk dönemlerinde görece bir gevşeklik vardı tutukevinde. 30 Aralık 1981 tarihinde sahnelediğimiz SOSYETE MUHASEBECİSİ adlı oyuna, diğer davalardan tutuklanmış devrimci arkadaşlarımızı da davet edebilmiştik başka koğuşlardan.

 

Yine 1 Mayıs 1982’de diğer davalardan yargılanan arkadaşlarla ortak kutlama yaptık. Bu ortak kutlamada birbuçuk saat süren “YURDUMUZDA İŞÇİ SINIFININ TARİHİ” adlı bir pandomim gösterisi sundu tiyatromuz. Daha sonra koğuşlar arası görüşmeler yasaklandı. Bir dizi yasaklar kondu. Gerek ilk dönemlerde gerekse sonraki dönemlerde oyunlarımızın provalarında ve sahnelenmesinde gerekli önlemler hep alınırdı. Oyun gecesi seçilirken subayların nöbet sıraları öğrenilir, bu işe ses çıkarmayacak, hatta oyunları izlemek isteyen gardiyanların nöbetleri kollanırdı. Kırk elli sayfa tutan, çoğaltılmış el yazması oyunun metinlerinin haftalar boyu saklanması da ayrı bir beceri isterdi.

 

İçeride benim yazıp yönettiğim toplam yedi oyun, iki skeç, bir pandomime ek olarak, birer oyunla Rauf Güner ve İhsan Bilge de tiyatro çalışmalarımızı zenginleştirdiler.

Baştan BİT (Bursa İşçi Tiyatrosu) Daha sonra KİT (Konca İşçi Tiyatrosu) adını alan tiyatromuz 1983 yılının ortalarında çalışmalarını durdurdu. Tutukevinde bizleri besleyecek kaynak bulamıyorduk. Okunacak kitap yoktu. Yaşamımız birkaç yüz metre kare içinde geçiyordu. Değişik olaylar, değişik kişiler izleyemiyorduk. Zorlamak yinelemeyi getirecekti.

 

İçeride dışarıya dönük çalışmalar da yaptık. 1976 yılında direniş yapan SİFAŞ’lı işçilerin öncüleri içimizdeydi. Bu arkadaşlarla günler süren konuşmalardan sonra, BEBEKLER DOĞACAK adlı bir oyun yazıldı. Oyun 1976 da yapılan DGM Direnişi’ni ve tekstil sektöründe çalışan kadın işçilerin çilesini anlatıyordu. Oyun dışarıda oynanmak üzere yazılmıştı. Tutukevinden çıkarılırken Tutukevi Müdürü tarafından bulunmuş ve sobaya atılıp yakılmıştır. Ekim 1980 de Bursa Emniyeti’nde ölen arkadaşımız Ahmet Hilmi Feyzioğlu için içeride yazımına başlanan oyun dışarıda tamamlanmıştır.

 

Yazımı okuyanlar, tiyatroyla ilgili diğer yazılarda olduğu gibi, konuyla ilgili fotoğraflar arayabilirler. Askeri tutukevlerinde fotoğraf çektirmek yasaktır. Bazen kendileri fotoğraflarımızı çekerler, ama bu fotoğraflar da polisin ve sıkıyönetim komutanlıklarının arşivleri içindir.

 

Bu yazımda ben, bizlerin bir deneyimini aktarmaya çalıştım. Bu konuda başka deneyimi olanlar varsa, onların da çalışmalarını yazıya dökmesinin yararına inanıyorum. Konusu tiyatro araştırması olanlar ilgi duyarlarsa daha ayrıntılı bilgi vermeye hazırız.

 

Dışarıya çıkarabildiğimiz, içeride oynanan ve konusu bir kıyı köyünde geçen İLMİK İLMİK adlı oyunun final şarkısıyla bitirmek istiyorum yazımı:

 

Duyuyorsan eğer kokusunu

Sancıyan toprağın

Çatlayan tomurcuğun

Ve sesini

Yatağına akan suların

Sessizliğini zeytin ağaçlarının

Duyuyorsan eğer

Sen de

İlmik ilmik örmelisin ağı

Bıkmadan usanmadan yılmadan

Bir kıyı köyünde

Güneş yanığı bir balıkçıya

Ya da yüzü toprak kokan bir bacıya

Sorarsan eğer

Açacak sana umutsuzluğunu

Ama sen

İlmik ilmik örmelisin ağı

Bıkmadan usanmadan yılmadan

Kaynasın istiyorsan su

Bilmelisin güneşte kaynamayacağını

Döveceksek demiri

Dolmalı körüğe nefeslerimiz

Öyleyse

İlmik ilmik örmelisin ağı

Bıkmadan usanmadan yılmadan

İşçi tulumlarıyla traktörlerin

İstiyorsan birlikte geçmesini

Dalga dalga alanlardan

Bugünden daha

İlmik ilmik örmelisin ağı

Bıkmadan usanmadan yılmadan

Ve de açmasını karanfillerin

İstiyorsan eğer

Yorgun sabahların aydınlığında

Daha da bir

İlmik ilmik örmelisin ağı

Bıkmadan usanmadan yılmadan

                             ( YENİ DÜŞÜN Şubat 1989 Sayı 59 )       

 

Bu İlmik İlmik oyunun nasıl sahnelendiğini ve oynandığını oyun içinde oyun olarak yazıp Kadıköy Belediyesi Oyun Yazma Yarışmasına gönderdim. Övgüye değer oyun ödülü aldı ve kitabı Mitos Boyun yayınlarınca basıldı. E-mail adresine bu oyunu göndereceğim.

 

Yaptığımız tiyatro çalışmalarının önemi, düzene ve tutukevinin baskılarına karşı yapılabilmiş olmasıdır. Yoksa birçok ceza ve tutukevinde tiyatro çalışmaları yapıldı ve yapılıyor. Bu çalışmalar yönetimlerin izin ve yardımıyla, genellikle de hükümlüleri oraya getirip tıkan düzenin övülmesi dayatmasıyla yapılıyor.

 

Dergiden alıntıladığım yazıda anlatılandan çok daha kapsamlı olan tiyatro çalışmalarımız ayrıntıya girildiğinde bir kitabı doldurur.

 

Hemen her oyunda başarıyla oynayan, profesyonel oyuncuları aratmayacak arkadaşlarımızın olduğunu söylemem boş bir sav değildir.

 

Mustafa Palaz, Zekeriya Çölok, Bülent Yalçın, M.Nuri Planya ve diğerleri kötü koşullarda yaptığımız provalar sonunda çok güzel oyunlar çıkarmışlardır. Ranzalarla kamufle ettiğimiz prova sahnemiz (Dört metre kare kadardı) de yaptığımız çalışmaların izlenmesini istemememize karşın tüm provaları izleyen arkadaşlarımız vardı. Onlar da diğer arkadaşlar kadar merakla oyun akşamını beklerlerdi.

Oyunların dekor kostüm ve makyajlarında resim öğretmenlerimiz İsmail Somuncu ve Cemil Hoca’nın becerilerini söylemeden geçemem.

 

Muzaffer ve Çetin arkadaşlarımızın bestelediği İlmik İlmik şarkısının müziğini ben dışarıya çıktıktan sonra, aynı oyunu sahnelediğimde kullandım. Her oyundan önce broşür bastıramadığımız için sunuşumuzu yapan(Tüm etkinliklerde sunucudur aynı zamanda) Edebiyat öğretmeni Numan Dönmez’in çalışmalarımızdaki yardımları da bizim ve diğer kültür etkinlikleri için önemliydi.

 

Anımsadığım tiyatro çalışmalarımızla ilgili birkaç anımdan söz edeyim. SOSYETE MUHASEBECİSİ adlı oyunda Sadık Ekinci, Faik Bostancı’yı sahnede kendisini oynarken gördüğünde gülme krizi geçirdi. Öyle bir gülüyordu ki oyunu kesmek zorunda kaldık. Onu yatıştırdıktan sonra oyunumuzu sürdürebildik ancak.

Aynı oyundan sonra makyajını silmeden yatan Mustafa Palaz’ı ertesi sabah babası ziyarete gelmişti. Uyuyan Palaz’ı kaldıran arkadaşları babasının geldiğini söylediler. Makyajlı olduğunu unutan Palaz on dakikalık görüşme süresini en iyi şekilde

değerlendirebilmek için koşarak gidip demir parmaklıklarda bekleyen babasının karşısında durduğunda adam düşüp bayılacaktı az daha.

 

Oyunlar boyunca sahne görevlisi olarak çalışan Erol ve Recep Tunca bana gelerek bir yardımcıya ihtiyaç duyduklarını söylediler. Yardımcı adayları da Mehmet Ünlü’ydü. Neden yardımcı istiyorsunuz diye sorduğumda, Mehmet Ünlü’yü perdeci olarak çalıştıracaklarını söylediler. Bu konuda referansı var mı diye sorduğumda; Avrupa görmüş, yabancı dili olan bir elektrik mühendisidir dediler. Ücret ödemeyeceğimiz için kabul ettim önerilerini. Üçüncü kat ranzalardan birinin en üst katında oturup kendi icadımız perdenin ipinden tutup çekecekti. Perde böyle açılıp kapanıyordu. O oyunda bu hareket dört kez yapılması gerekiyordu, Mehmet Ünlü oyun izleyeceğim diye her seferinde görevini unuttu. Daha ilk oyunda işine son verdik.

 

Adam bir nal bulmuş kendi kendine söylenmiş: “İş üç nalla bir ata kaldı.” Söyleyeceği replik buydu Mehmet Düzgün’ün. Bir ay süresince provalarda Mehmet:”İş bir nalla üç ata kaldı,”dedi. Düzelttiremedik. Yeni bir oyuncu yetişmeye zamanımız olmadığından Mehmet’i çıkardık sahneye. Oyunda da aynı şeyi söyledi. Herkes komik karakterleri çok iyi oynayan Mehmet’in izleyici güldürmek için öyle söylediğini sanıp bol bol güldü... Aynı oyunda Mehmet garsonu oynuyordu. Tatlı yerine çıkan hoşafın kuru üzümlerini biriktirip, o oyunun içki ziyafeti sahnesine arkadaşlar şarap yapmışlardı. Mehmet içenlerin kupasına su doldurup götürürken kendisi durmadan hazırladığımız şaraptan içiyormuş sahnenin arkasında. Diğerleri rol gereği sarhoş olduklarında Mehmet Düzgün gerçekten sallanıyordu... 

 

Bir süre birlikte olmuştuk diğer davalardan yargılanan arkadaşlarla. Oyunlarımızı onlar da izlerdi. Zamanla değişik davalardan yargılananların birbirleriyle görüşmeleri yasaklandı. Bir oyunumuzda gardiyanları tatlı diliyle mi, yoksa çok güzel çaldığı bağlamayla mı bilmiyorum, ikna edip karşı koğuştan arkadaşlardan biri geldi oyunumuza. Başka bir davadan yargılanan bu arkadaş her oyunumuzu izlemişti o güne dek. Oyunu izledikten sonra beni kutladı ve: “Arkadaşlarıma da söyledim. Bizim atladığımız çok önemli şeyi; sanatı siz TKP atlamıyorsunuz. Başarılar dilerim.” deyip koğuşuna gitti.

 

Askeri tutukevlerinde özellikle de Konca’da yapmış olduğum tiyatro çalışmaları, sonunda beni oyun yazarı yaptı. Birçok tiyatro tarafından sahnelenen oyunlarımın yanında Devlet Tiyatrosu repertuarına alınmış sekiz oyunum var. Bunlardan üçü Devlet Tiyatroları’nın Bursa, Ankara ve İzmir bölgelerince sahnelendi.                                                Niye kaldırdıklarını anlamış değilim. TCK’nın 141-142. maddeleri, bu ülkeye birçok sanatçı yetiştirmişti...

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.