AYAK SESLERİ

  • 10.02.2013 00:00

 Akşam vardiyasında çalışan kocası bir saat sonra gelecekti. Son günlerde onu üzüntülü görüyordu Esma. Tüm yalvarmalarına karşın, kocası üzüntüsünün nedenini söylememişti ona. Oysa kendisinden hiç bir şey saklamazdı o.

 

Çok çekmişlerdi birlikte; ikisi de köyün yoksul ailelerinin çocuklarıydılar. Babalarından kalan toprak, kardeşler arasında bölüşülünce köyde geçinme olanağı hiç kalmamıştı. Bir tanıdıklarının yardımıyla kocası iş bulunca, gelip kente yerleşmişlerdi. Üç yıldır öylesine mutlu yaşıyorlardı ki burada...

 

Elektrik parası çok gelmesin diye ampulü söndürdü Esma. Pencerenin önüne oturup birazcık araladı tülü; dışarıyı görebiliyordu şimdi. Onun geldiğini görmek, koşarak gidip kapıyı açmak istiyordu; kocası gece vardiyasında olduğu zamanlar hep öyle yapardı. Karşı köşedeki sokak lambası kapının önündeki çınarın çevresini aydınlatmıştı; bu akşam gökte dolunay olduğundan sokak gündüz gibiydi. Böyle bir akşamda köşeyi dönüp eve doğru gelen kocasını rahatlıkla görebilirdi. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı Esma; ayın en çok bu halini sevdiğini düşündü...

 

Evin önündeki dört-beş yüz yaşındaki çınar, köyünü anımsatırdı ona. Bu ağaç gibi dört-beş yüz yaşında ulu çınarlar vardı köylerinde. Ovaya, zeytine ya da yemeklik ot toplamaya gittiklerinde ulu çınarların diplerinde oturup dinlenirlerdi. Zeytinliklerde gündelikle çapa yapan kocasına yemek götürdüğü günleri anımsatırdı bu çınar ona. Aylardan mart ya da nisandı; kocası ovadan köye gelip, boşuna zaman yitirmesin diye ona yemek götürdüğü bir gündü. Yemeği kocasıyla birlikte yerlerken, çapalanmış nemli toprak ve baharla yüklü ağaçların sarhoş edici kokusu içini bayıltmıştı. Karnını doyurduktan sonra yeşil otların üzerine sırtüstü uzanmış, zeytin ağaçlarının kurşuni yapraklarının arasından gökyüzünün bir ton koyu kurşuniliğini seyrediyordu. Biraz sonra yanına gelen kocası onu elinden tutup kaldırmış ve derenin kenarındaki ulu çınarın dibine götürmüştü. Biraz ötelerinde sular büyükçe bir taşa çarpıp köpürerek akıyordu. Kocası, onu nemli kumların üstüne yatırıp başının altına yassı bir taş koymuş, taşın üstüne de çevredeki otlardan büyükçe bir tutam yolup sermişti. Adam, tıraşı uzamış yüzünü onun yüzüne sürdüğünde yanakları ateş gibi yanmaya başlamıştı. Rüzgâr, bugün kendisi için esiyordu sanki. Çınar yapraklarından yaptığı binlerce yelpazeyi sallayıp, ılık bahar havasıyla Esma’nın yarı çıplak bedenini tatlı tatlı okşuyordu. Seviştikleri yer öylesine gizliydi ki, yanlarında dikilen birinin onları görmesi bile çok zordu... Çınar dalına konmuş küçük bir serçenin kendisine baktığını görüp utanmıştı Esma... Daha sonra da ince bir çınar dalına konmuş iki kuşun kendileriyle aynı şeyi yaptığını görüp, suç ortağı bulmuş ve rahatlamıştı...

 

İki adam pencereye çok yakın geçmişlerdi. Onlara görünmemek için tülü kapattı Esma. Yalpalayarak yürümelerinden sarhoş oldukları anlaşılıyordu geçenlerin. Kızdıkları bir adamın anasına avradına sövüyorlardı; seslerini o denli yükseltmişlerdi ki, Esma’ların karşısındaki evden pencereye çıkan adam, geçenlere gecenin bu saatinde daha yavaş konuşmaları gerektiğini söylemek zorunda kaldı. Adamlar seslerini kesip yollarına devam ettiler. Sarhoşları uyaran adam Esma’ların köylüsü Ahmet Usta’ydı. Şehre yerleşebilmeleri için kocasının iş bulmasına yardımcı olan oydu. Bir otomobil fabrikasında ustabaşıydı; kocasını da kendi çalıştığı yere aldırmıştı.

 

Kocası, o şen şakrak adam, bir kaç gündür niye bu kadar üzgündü; üç yıldır onu hiç böyle görmemişti? Bugün Ahmet Usta’ya kocasının durumunu sormayı düşünmüş, sonra da caymıştı. Kocasının, kendisinin böyle bir şey yapmasına kızacağından korkuyordu. Bir hastalığı var da üzülmemesi için kendisinden mi saklıyordu? Kafasındaki kötü düşüncelerden kurtulmak istedi ve kalkıp çocukların odasına gitti. Üstünü açan küçük oğlanın yorganını örtüp, dudaklarıyla onun ateşini kontrol etti. Gündüzden biraz yüksek olan ateşinin düşmüş olmasına sevindi...

 

İlk çocuklarını anlayamadıkları bir hastalık yüzünden yitirmişlerdi. Bir kez götürebilmişlerdi doktora onu. Şimdi, çocukları biraz ateşlense hiç vakit yitirmeden Sosyal Sigortalar Hastanesi’nde muayene ettirip ilaç alabiliyorlardı. Böyle birçok sosyal yardımın yanında, üç ayda bir ikramiye de alıyordu kocası. Üç yıldır öylesine mutlu yaşıyorlardı ki, bu küçücük gecekonduda...

 

Çocukların odasından çıkıp hole geçtiğinde, üzerinde nazarlık asılı buzdolabına takıldı gözü. “Köyde kalsaydık, böyle şeyleri başkalarının evlerinde görebilirdik ancak.” diye geçirdi içinden. Bu seferki ikramiyesini alınca, bedelinin bir kısmını peşin ödeyip televizyon alacağını söylemişti kocası. Çocuklarının televizyon izlerkenki halleri geldi gözünün önüne; ne kadar da sevinçliydiler. “Ağzımızın tadını bozma, Ya Rabbim.” diye dua edip yatak odalarına geçti.

 

Aklı yine kocasına takılmıştı. Kaygılarını bir yana bırakıp güzel şeyler düşünmeye çalıştı... Kocasını çok yakışıklı bulurdu; onun, yaşamı boyunca bir kez olsun fırçalamadığı dişleri bembeyazdı. Bayılırdı kocasının kar gibi beyaz gülüşüne. Üzüntüsü olmadığı zamanlarda, vardiya dönüşü eve geldiğinde bir kaç lokma atıştırır, ondan sonra da yatağa girerlerdi. Köyden kente geldiklerinden beri, daha çok sevişir olmuşlardı. Esma bu konuda kendisindeki değişikliğin de farkındaydı. Sevişmelerinden her geçen gün daha çok zevk alır olmuştu. Kocasının kızmayacağını bilse, onun gibi kendisi de bağırıp, çığlık atacaktı sevişirken; dudaklarını ısırıp güçlükle zaptediyordu kendini...

 

Sorsa mıydı acaba bugün Ahmet Usta’ya, diye düşündü. Kendilerine ağabeylik yapıyordu o; ne dertleri olsa koştururdu. Herkesin sevdiği babacan adamdı; fabrikada da sendika baş temsilcisi olduğunu söylemişti kocası. Herkesçe sevilen sayılan biriymiş. Geçenlerde evlerine konuk geldiklerinde, askeri yönetimin kötülüklerinden söz etmişti uzun uzun. “Faşizmin ayak seslerini duymadılar.” demişti. Ülkenin solcularına kızmıştı birbirlerine düştükleri için. Esma, pek bir şey anlamadan dinlemişti Ahmet Usta’nın söylediklerini. Aklında kalan yalnızca son söyledikleriydi. “Politikaya karışmadım diye sevinme, yapılan bu darbeden sen de payını alacaksın, çünkü sen de bir işçisin.” demişti kocasına. Sendikalarının üst yöneticilerini tutukladıklarını, daha başka tutuklamaların da olabileceğini söylemişti... Kocasını da tutuklayabilirler miydi acaba? Bu saatlerde gelirdi daha önceki geceler?

 

Kocasının tutuklanıp tutuklanmayacağını uzun uzun düşündü. Böyle bir şeyin olmayacağı kanısına vardı sonunda. Geçen akşam Ahmet Usta, politikayla ilgilenmediği için kızmıştı kocasına. “Politikayla ilgisi olmayan, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan kocamı niye tutuklasınlar.” diye düşündü ve rahatladı...

 

Dışarıda, yakınlarda bir baykuş ötmeye başlayınca Esma korkuyla titredi. Ne zaman duysa bu sesi, içi ürperirdi. Şimdiye dek hiç uğursuzluğunu görmemişti oysa baykuş ötüşünün. “Eskiler, bir şeyler biliyordular ki uğursuz saymışlar.” diye düşündü yine de...

 

Masanın üstündeki saate baktı; yarım saat gecikmişti kocası. Soluğunu tutup sokağın alt başından gelecek ayak seslerini dinlemeye koyuldu. Biraz sonra sokağa giren bir aracın sesi duyuldu; farlar evlerinin önünü aydınlatmıştı. Araç gelip evlerinin önünde durdu ve içinden sivil giyimli üç kişi indi. Dördüncü kişinin araçta kaldığını gördü Esma. İnen adamlardan biri Ahmet Usta’nın kapısının ziline bastı. Çok geçmeden de Usta kapıda göründü; üstünde pijamaları vardı. Adamlardan uzun boylu olanı bir şeyler söyledikten sonra diğerleriyle birlikte içeriye girdiler. Kapısı kapanan evin ışıklarının hepsi birden yandı az sonra. Esma, tülün arkasından kaygıyla izlemeye başlamıştı olanları. Arabanın içinde kalan dördüncü adam, başını çevirip penceresine doğru bakınca, o aceleyle çekilip gizlendi perdenin arkasına...

 

Onbeş-yirmi dakika sonra, Ahmet Usta ve üç adam evden çıktılar. Evden çıkanlardan ikisinin kucağında kitaplar vardı. Hep birlikte arabaya binip gittiler. Usta’nın eşi köylerine düğüne gittiğinden, başka kimse yoktu evde. Aracın polislere ait olduğunu anlamıştı Esma. 12 Eylül’den sonra bu tür olayları çok duymuştu başkalarından. Baykuşun ötüşünü de acele buna yordu ve bunun kocasıyla ilgili olmadığına sevindi. Daha sonra da Ahmet Usta’nın kendilerine yaptığı iyilikleri düşününce sevinci utanca dönüştü...

 

Yine dinlemeye başladı ayak seslerini. Kocasının her zamanki geliş vakti geçeli bir saat olmuştu. Yorgun atlar gibi koşuyordu, eski masanın üstündeki çalar saat. Her tik tak edişi, Esma’nın yüreğine vurulan çekiç gibiydi. Kaygıları arttıkça, kötü şeyler düşünüyordu. Fabrikadan alıp götürmüş olabilirler miydi kocasını polisler? Kendini yüreklendirmek için mırıldandı: “Kocam kötü şeylere bulaşmaz başkaları gibi, niye götürsünler ki polisler?” Bir an, kocasının hastalanıp hastaneye kaldırıldığını, fabrikada yediği yemekten zehirlenmiş olabileceğini düşündü. Korkup: “Allah’ım sen koru.” dedi yüksek sesle...

 

Kocasının kesin geleceğine kendisini inandırmak için kalkıp çay suyu koydu. Bir teneke de, boy abdesti almak için su koymak geçti aklından. “Azdın mı orospu, kocanı düşüneceğine neler geçiriyorsun aklından.” deyip kendi kendini azarladı... Kafasındaki kötü düşünceleri aklından atmaya çalışarak, dolaptan akşam pişirdiği yemeği çıkardı. “Kocam neredeyse gelir.” diyerek, yemeği ocağa koyup altını yaktı...

 

Pencerenin önünde bir süre oturduktan sonra korku, tırnaklarıyla kazırcasına yeniden dolmaya başladı içine. Kerpetenle sıkıyorlardı sanki yüreğini. “Ne olursun Allah’ım, kocamı bize bağışla, bozma ağzımızın tadını.” diye yalvardı. Onca yoksulluktan, onca çileden sonra ancak yakalayabilmişlerdi mutluluğu. Kocasının gülüşü, inci gibi beyaz dişleri geldi gözünün önüne. Onun, kendisine ve çocuklarına olan düşkünlüğünü düşündü. Olamazdı, bu kadar iyi insanın başına kötü şeyler vermezdi; her gün dua ettiği tanrısı korurdu onları...

 

Kalkıp evin sonradan eklenmiş mutfağına geçti. Isınan yemeğin altını söndürdü; mis gibi patates kokmuştu ortalık. Çayı demledi; ocağın altını kıstı, gelip pencerenin önüne oturdu. Biraz sonra bir ayak sesi duydu; sevinçten yüreği dururcasına çarpmaya başlamıştı. Pencerenin tülünü biraz daha sıyırıp görüş açısını genişletti. Tam bu sırada bir süredir yeniden ötmeye başlayan baykuşun sesi kesildi; bunu fark eden kadın sevindi. Ayak sesleri yaklaştı. Kocasının ayak sesleri değildi bunlar; Esma düş kırıklığıyla camın önünden çekildi...

 

Evin epeyce uzağındaki ana caddeden geçen araç seslerini dinlerken küçük oğlunun çıkardığı tuhaf mırıltıları duyup çocuklarının odasına koştu. Derin uykudaydı oğlu, önemli bir şey olmadığına karar verip yeniden pencerenin önüne döndü. Sokağın alt başına giren bir aracın farları yeniden aydınlattı kapısının önünü. Taksi yavaşlayıp durunca, Esma kocasının geldiğini sanarak sevindi. Işığın etkisiyle bir sokak kedisi kalakalmıştı aracın önünde. Şoför kediyi görüp söndürdü farları, hayvan koşarak kaçınca da şoför yeniden farlarını yakıp yoluna devam etti...

 

Karanlık ve çaresizlik solumaya başlamıştı Esma. Belki iyi gelir diye, kalkıp kendisine çay koymayı düşündü. Odanın ortasına dek yürüdü; bir kaç adım atıp durdu. Bedeni ağır gelmişti bacaklarına; gerisini getiremiyordu adımlarının. Geri dönüp yığılırcasına oturdu pencerenin önüne. Dışarıda hafif bir esintinin çıktığını, çınarın yelpazeler korosu gibi sallanan yapraklarından anladı. Ağacın gökyüzüne uzanan dallarına baktığında, ayın ve yıldızların bir yağmur bulutunun arkasına gizlenmekte olduklarını gördü. Kararmaya başlayan sokak içini ürpertmişti; kendi el örgüsü mavi hırkasını alıp omuzlarına koydu...

 

Öylesine korkuyordu ki kocasının başına bir şey gelmesinden; içinden, ona gelecek tüm dertleri kendisine vermesi için tanrıya yakardı. “Kocama bir şey olursa nasıl yaşarım.” diye düşünüyor ve tanımlanamaz bir korkuya kapılıyordu. Bu koskoca kentte kocası olmadan, iki çocukla ne yapabilirdi? Yaşamayı başarsa bile, o olmadan yaşamanın ne anlamı olurdu. Bunları düşünürken, burnu karıncalanıp boğazı düğümlendi. Yemenisinin ucuyla gözlerini kurularken bir yandan Ahmet Usta’yı düşündü; cankurtaran gibi her dertlerine yetişirdi; şimdi o olsaydı bu hale düşmezdi. “Kim bilir nereye götürdüler adamcağızı?” diye mırıldandı. Usta’nın karısı Fadime teyze burada olsaydı keşke, diye geçirdi içinden; hem kendisinin hem de kocasının ihtiyacı vardı şimdi ona...

 

Yarım saat daha geçmişti; şu anda sokağa çıkıp koşmak ve avazı çıktığınca bağırmak istiyordu. Kocasının başına gelecek bir kötülüğe dayanamazdı. “Onun öldüğünü bana gösterme, Ya Rabbim.” diye bir kez daha yakardı tanrıya. Bir araç durdu evin yakınlarında. Bu sondu; bu kez de gelmezse, en yakında oturan vardiya arkadaşlarından birinin evine gidip soracaktı kocasını... Tüm duyuları kulak olmuş bekliyordu. Uzaklardan gelen bazı konuşmalar duydu. Sesler yaklaştığında bunun iki erkeğin konuşması olduğunu anladı. Ayak sesleri birbirine karıştığından ve birinin topuğundan çıkan nalça tıkırtısı konuşmaları anlaşılmaz kıldığından, kocasının çok iyi bildiği ayak sesini tanıyamıyordu. İyice yaklaştıklarında kocasının geldiğini anlayabilmişti; gelenlerden biri kesin oydu. Koşup çocukları uyandırmak istedi; daha sonra da düşüncesinin saçmalığını anlayıp vazgeçti. Pencereyi açıp başını dışarıya uzattı; kocası, fabrikalarından bir arkadaşıyla birlikte geliyordu. Evin önüne geldiklerinde arkadaşı: “Hadi eyvallah” deyip el salladı ve yoluna devam etti.

 

Esma koşup ilkin elektriği yaktı, sonra da kapıyı açtı. İçeriye giren kocasının boynuna sarılıp, sarsılarak ağlamaya başladı. Bir süre sessiz kalan adam, karısının kollarını boynundan kurtarıp onu odaya aldı.

 

- Nerede kaldın, çok korktum. Sana bir şey oldu sandım?

 

- Servise binmedik. Yürüyerek geldik arkadaşla.

 

- İyi görünmüyorsun sen?

 

- Evet, iyi değilim.

 

- Neyin var? Kaç gündür söylemiyorsun üzüntünü. Bugün daha kötü gördüm seni?

 

- Haklısın. Kesin belli olmadan söyleyip üzmek istemedim seni.

 

Pencerenin önündeki divanın üstüne yığılırcasına oturdu adam. Yüzü sapsarıydı; beti benzi solmuş, üstünde tonlarca yük varmış gibi çökmüştü geniş omuzları.

 

- Belli oldu mu bugün? diye sordu Esma, korku dolu gözlerle kocasına bakıyordu.

 

- Evet.

 

- Doktora mı gittin?

 

Adam karısının yüzüne bakıp acı acı gülümsedi.

 

- Niye öyle bakıyorsun bana?

 

- Çare bulamaz doktor bu derde Esma.

 

Dünya tüm ağırlığıyla yıkılmıştı sanki Esma’nın başına. İki gözü iki çeşme olmuş akıyordu. Sesi titreyerek sordu:

 

- Çaresi yok mu derdinin?

 

- Evet. Yok.

 

- Neymiş derdin, söylesene?

 

- Tensikat, Esma. Derdim tensikat.

 

- Nerende?

 

Yüzündeki acı bir gülümsemeyle çok sevdiği karısına baktı adam:

 

- Neremde mi?

 

- Bir haftadır yalnız kafamdaydı, bugün her yanımı sardı.

 

- Günlerdir biliyordum önemli bir hastalığın olduğunu. Öldürücü mü bu hastalık, doğru söyle; saklama benden ne olursun?

 

- Öldürücü değil korkma karıcığım, ama süründürücü bir hastalıktır bu.

 

- Nedir bu başımıza gelen Allah… deyip hafifçe sallandı Esma. Sözünün sonunu getiremeden divanın üzerine yığıldı. Adam, koşup kolonya şişesini buldu; onu ayıltmaya çalışırken gözlerinden düşen iki damla yaş, karısının gözyaşlarına karışırken, evin önünden hızla geçen bir askeri aracın sarsıntısıyla küçük gecekonduları salladı. Yakınlarda öten baykuş, aracın çıkardığı gürültüden korkup susmuştu.

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.