BOŞ PENCERE

  • 17.02.2013 00:00

 Arnavutköy vapur iskelesinin karşısındaydı dükkânı. Yer yer sıvası dökük dükkânına girenlerin ilk gözüne çarpan içerisinin büyük bir bölümünü kaplayan kahve değirmeniydi. Türkiye’de insanlar Neskafe içmeye başlayalıdan beri satışlar iyice düşmüştü. Günde bir iki kişi ya gelirdi ya gelmezdi taze çekilmiş kahve almaya. Vahan aynı zamanda tekel malları satıcısıydı; çeşidi çok az olurdu genellikle bu malların. Sağında solunda aynı malları bol çeşidiyle satan dükkânlar olduğu için, kendisi gibi yaşlanmış, eski tanıdıklarına ya da rastlantı sonucu dükkânına girenlerdi onun alıcıları.

 

Vahan dükkânına az alıcı gelmesine aldırmaz gibi bir hali vardı. Geçimini zor sağlayan bu yaşlı adam, durmadan karşısındaki, bir şirketin ofis olarak kullandığı eski binanın penceresine bakardı. Bu öylesine dalgın bir bakıştı ki, çoğu zaman dükkânına girenlerin ayırdında olmazdı.

 

Alıcı gelmediği zamanlarda sürekli karşıki pencereye bakan Vahan, sadece vapurun geliş saatlerinde gözlerini oradan ayırır, iskeleye bakardı. Boğaza kazıklı yol yapılmadan vapur iskelesi dükkânına çok daha yakındı. Bir zamanlar vapurdan inip birkaç adım sonra dükkânına giren ve alış veriş yapan pek çok alıcısı vardı. Alıcıların çoğu tanıdıktı ve ona adıyla seslenirler, aralarında karşılıklı espriler yapılırdı. Gençliğinde konuşkan aynı zamanda yakışıklı adamdı Vahan. Boylu posluydu, erkeğe yakışan bir yüzü vardı. Birçok kadın bir şeyler alma bahanesiyle girer ve Vahan’ı bir süre seyredip çıkardı. O yüzden fiyatı en ucuz mal olan kibrit çok satılırdı dükkânında. Otuz yaşına geldiği halde evlenmemişti.

 

Vahan’ın kazancı da iyiydi o zamanlar. Akşamları dükkânını kapatıp Beyoğlu’na çıktığında birçok kadınla rahatça arkadaşlık yapabiliyordu. O denli çoktu ki onunla arkadaşlık etmek isteyen, bu yakışıklı bakkal her ırktan güzel kadınlarla arkadaşlık edebiliyordu Beyoğlu gecelerinde…

 

Dükkânının karşısındaki bina satılıp yeni sahiplerinin oraya taşınmasıyla yaşamında çok büyük bir değişiklik olmuştu. Binayı alan adamın iki kızı vardı. Kızlardan büyüğünün adı Jilda küçüğünün adı Anna’ydı. Jilda yirmi, Anna on altı yaşındaydı. Karşısındaki binadaki kızları taşınalı iki gün olmasına karşın görmemişti Vahan. Gören bir arkadaşı kızların ikisinin de çok güzel olduklarını söylemişti ona.

 

O yıl, ailesinin zoruyla Vahan evlenmeyi düşünmeye başlamıştı. Yaşlı olan anne ve babası tek çocuklarının evlenip mutlu olmasını görmek ve torun sevmek istiyorlardı. Annesini ve babasını kıramayan Vahan yine de evliliği hiç olmazsa bir yıl erteleyip bekârlığın tadını iyice çıkardıktan sonra o işi yapmayı düşünüyordu.

           

Eylül’ün ortalarıydı. O akşam nereye gideceğine karar verememiş düşünüyordu. Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Bir yandan düşünüp bir yandan da iskeleye yanaşan vapura bakıyordu. Kaptan ustaca yanaşmıştı iskeleye. İskeleye yanaşma ustalığından vapuru hangi kaptanın kullandığını bilirdi Vahan. Bu kez vapurun Yüksel Kaptan tarafından kullanıldığına karar verdi. İskelenin binasının yanındaki demir parmaklı kapıları açılıp, yolcular boşalmaya başladığında Vahan elleriyle saçlarını düzeltti; o biliyordu ki birkaç kadın kibrit alma ya da bir şeyler sorma bahanesiyle kendisini bir iki dakikalığına seyretmek için geleceklerdi. Yaslanmakta olduğu kapıdan dükkânın içerisine girip tezgâhın arkasına geçmeye karar verdiğinde elektrik çarpmışçasına sarsıldı ve olduğu yerde çakılıp kaldı. Böyle bir şey olamazdı. Tanrının böyle bir kadın yaratıp kullarını birbirine düşürmeyeceğini düşündü kısa bir an içerisinde. Sonra da, yarattığına göre bir düşündüğü vardır diye geçirdi içinden. İskeleden çıkan, o çok güzel kız kendisine doğru geliyordu sanki. Kalbi küt küt atmaya başlamıştı Vahan’ın. O ki, bugüne dek ne kadar çok güzel kadın tanımış fakat böyle heyecanlanmamıştı. Vapurdan çıkıp kendisine doğru gelen ise yirmi yaşlarında ya vardı ya yoktu; bu toy kız aşırı güzelliğiyle onu yalnızca heyecanlandırmayıp aynı zamanda başını da döndürmüştü. Vahana doğru gelen kız, hafif sağ yapıp dükkânın karşısındaki denize sıfır olan üç katlı yalının kapısını anahtarıyla açıp içeriye girdi.

 

Dükkâna alış veriş etmek için ilk gelen Artin:

 

“Ne bakoorsun öyle be Vahan. Çarpılmışsındır yoksam?” deyip onu içeriye itinceye dek yerinden kıpırdayamadı. Kendisinden istenilenlerin birçoğunun yerine yanlış şeyler verdi gelenlere. Para üstü verirken de hep şaşırdı. Bu yanlışlıklar işleri geciktirip vakti uzattığından en çok bir kibrit alıp Vahan’ı bir süre seyretmek için gelen Madam Siranuş’un işine yaramıştı. Bir köşeye çekilmiş sırasını beklerken içinden dua ediyordu; Vahan’ın bu şaşkınlığının kendisi yüzünden olmasını diliyordu. Madam Siranuş gerçekten çok güzel bir duldu; ölen kocası tanınmış bir kuyumcu olduğundan kendisine yüklü bir miras bıraktığı biliniyordu. Kadın birkaç kez Vahan’a yaklaşmak istemişti. Hatta ortak tanıdıklarından birini araya koymuş, bu yakışıklı adamın kendisiyle evlenmek isteyip istemediği öğrenmesini istemişti. Aracı, Vahan’ın ağzını aramış, durumun olumsuz olduğunu kadına bildirmişti. “İster misin fikrini değiştirmiş olsun bu adam?” diye geçiriyordu içinden Siranuş. Bir şeylerle ilgilenip en sona kalmıştı; kadın, adamın dalgınlığının kendi yüzünden olmadığını anlayıp fena halde bozulmuş ve kibriti de almadan giderken:

 

“Bazıları kahve koklamaktan kadın kokusunu unuttuğu anlaşılıyoor.” deyip Paris’ten aldığı çok şık şapkasını sinirli sinirli düzeltip çıkmıştı dükkândan.

          

Madam Siranuş’un söylediğini duymamıştı bile, kadın çıktıktan sonra dükkânın kapısının önüne koştu Vahan. Öyle fırlamıştı ki, az daha o dar caddede süratle gelen bir taksiye çarpacaktı. Acı bir fren sesi duyuldu. Çevredeki tüm esnaf dışarı fırlamıştı acı fren sesini duyunca. Taksici yakındaki bir durakta çalışan tanıdık biriydi; onun için de olay büyümeden kapandı. Taksi uzaklaşırken Vahan karşıki binanın pencerelerine doğru başını kaldırdığında iki güzel kızın kendisine doğru baktıklarını gördü. Ürkütmemeye çalışarak, başka yerlere bakıyormuş gibi göz ucuyla süzdü onları. Bakanlardan biri kendisini az daha taksinin altında bırakacak olan o güzeller güzeli kızdı. Büyük kız olmalı, bu durumda Jilda da onun adıdır diye düşündü bir tanıdığından duyduğu bilgileri değerlendirerek...

 

Jilda’nın da kendisine ilgisiz kalmadığı anlaşılıyordu pencerede kalma süresini düşündüğünde. Bir süre Vahan’ı seyrettikten sonra ayrılmışlardı iki kız kardeş. İçinde öyle fırtınalar kopmaya başlamıştı ki onu göreliden beri, sanki zamk olmuş gözlerinin bebeğine yapışmıştı kız; hiçbir şey göremiyordu Jilda’dan başka. O, bu güzel kızın hayaliyle yaşamaya başlarken, kızla annesinin ne konuştuklarını bilmiyordu doğal olarak.

           

“Az daha çiğneniyordu karşıdaki dükkânın sahibi anne.” dedi Jilda.

           

“Zor kurtuldu.” diyerek ablasının söylediğine katıldı küçük kız.

           

“Dikkat etmezseniz yollarda yürür iken, siz de kalırsınız taksilerin altında, ben olmadığımda yanınızda dikkat edesiniz sağınıza solunuza. Erkeklere bakacağınıza bakasınız taksilere, anloorsunuz beni?” diyen kadının söylediklerine annemizin her zamanki öğütleri diyerek pek aldırmamışlardı kızlar.

           

“Adam çok yakışıklıdır be abla, değil mi?” Ablası düşüncesini söylemeden, annesi Madam Emma, kızını azarlarcasına konuştu:

           

“Baban söylemiştir, o adam pis zamparanın biridir diye. Dikkat edesiniz karışmam. Anlamışsınızdır söylediklerimi?”

         

Dükkânına gelenlerin ne istediklerini, hatta ne söylediklerini anlayamıyor bir sürü laf işitiyordu alıcılardan Vahan. (O zaman çeşit boldu dükkânında.) Ya yanlış bir şeyler veriyor gelenlere ya da para üstünü yanlış hesaplıyordu. Yüz gram kuru kahve isteyene bazen bir kilo vermeye kalkıyor, şarap isteyene ispirto vermişti bir defasında. Bir ara dükkânda kimse kalmadığı sırada çarçabuk fazla ışıkları söndürüp kasayı kapattı ve dışarı fırladı; dükkânın kapısını kilitleyip uzaklaştı oradan. Bu arada akşam olmuş hava da kararmıştı. Dikilip bir süre Jildalar’ın evinin boş penceresine baktı. Kendisindeki yürek yangınından haberi olmayan kızın pencereye çıkacağı falan yoktu. Arnavutköy’den Bebek’e doğru yürümeye başladı. Caddenin denizden tarafındaki yaya kaldırımına geçti. Çok yakınından geçen büyük bir tankere baktı. Boğazdan geçen gemileri seyretmeyi çok severdi Vahan, ama şu anda gözbebeklerine Jilda yapışmış olduğundan Akıntı Burnu’na çok yakın geçen koca şilebi doğru dürüst göremiyordu…

           

Bebek’e kadar yürüyen Vahan parkta oturup bir süre boğazı seyretti. Ne yapıp edip görüşmeliydi kızla. Kendisine güveniyordu. Yine de kızın durumunu bilmediği için endişeliydi. Belki sevgilisi vardır kızın diye düşünüyordu. Öylesine güzel kız boş bırakılmazdı. Kızla ilgili bilgi alacağı kimse de yoktu şimdilik; belki ileride olurdu ama Vahan’ın hiç bekleyecek hali yoktu. İzleyecekti kızı, dışarı çıkınca da yanına gidip konuşacaktı onunla. Şimdi önemli olan, zamanı nasıl geçirecek, yarını nasıl yapacaktı. Beyoğlu’na çıkıp her akşamki gibi içip eğlenmeyi düşündü; işin içine kadınlar da gireceği için, bunun Jilda’ya yapılan bir haksızlık, hatta ihanet olacağını düşünüp caydı. Bebekte bir balıkçı meyhanesine oturup kendisine rakı, sevdiği birkaç çeşit meze ve çingene palamudu söyledi...          

           

Meyhaneden çıkıp evinin de bulunduğu Arnavutköy’e geri döndüğünde Jildalar’ın ışıkları yanıyordu. Bir süre ışıkları yanan evin pencerelerine baktıktan sonra gidip yattı. O gece doğru dürüst uyuyamadan sabahı etti Vahan.  Erkenden kalkıp dükkânını açtı. Sürekli karşıki binanın pencerelerine bakmış, iki saat geçtiği halde kimseyi görememişti.  Vapurun geliş saati yaklaştığında binanın sokak kapısı açılmıştı.  Dışarıya çıkan adamı gören Vahan çok şaşırdı. Masis’ti evden çıkan. Kırk beş yaşlarında, yakışıklı ve cebinde her zaman harcayacağı bol para bulunan bu Masis’le birçok kez Beyoğlu gecelerinde arkadaşlık yapmışlardı. Dönemin tanınan hovardalarından biriydi Masis. Herhalde Jilda’nın babası bu olmalı diye düşündü Vahan. Bu duruma üzülsün mü, sevinsin mi karar veremiyordu. Adamın tanıdık olması bir yandan iyiydi ama diğer yandan da arkadaşlık yaptıkları alan pek iyi sayılmazdı, Vahan’ın Jilda konusunda düşüncelerinin gerçekleşmesi için…

           

Körün istediği bir göz Allah verdi iki göz derler ya, öyle bir şey olmuştu işte. Saatlerdir Jilda’yı görebilmek için pencerelere bakmaktan yorulan, sonunda denize bakıp Boğazdan geçen bir gemiyi seyretmeye karar veren Vahan, karşısında kısa kollu ince beyaz bir bluzla peri kızı gibi beliren Jilda’yı görünce çok şaşırdı. Kız bir yandan satın alacağı şeyleri söylerken diğer yandan da belli etmemeye çalışarak Vahan’ı süzüyordu. Vahan kızın istediklerini verdikten sonra onunla konuşmaya karar verdi.

           

“ Masis’in kızı mısınız?”

           

“ Evet. Babamı tanıyor musun?

           

“ Tanırım.”

           

“ Nereden tanıyorsunuz?”

           

“ Birkaç kez birlikte oturup dostluk ettik kendisiyle.”

           

“ İyi günler size.”

           

“ Size de. Yine görüşmek isterim.”

           

“ Görüşürüz.” diyen kız birkaç saniye Vahan’ın gözlerinin içine bakmaktan kendisini alamadı. Hafif bir gülümsemeyle sonlandırıp bakışlarını ürkek bir ceylan edasıyla sekerek oradan uzaklaştı.

           

O günden sonra Vahan ile Jilda birkaç kez daha dükkânda ayaküstü konuşup birbirlerini biraz daha yakından tanıdılar. Vahan kızın gönlünü çalmayı başarmıştı. Bu arada Jilda’nın Ermeni lisesini birincilikle bitirdikten sonra üniversiteye devam ettiğini ve bu yıl üçüncü sınıfa devam ettiğini öğrendi. Bir pazar günü kız arkadaşıma gidiyorum diye evden çıkan kız Arnavutköy sırtlarında bir çilek bahçesinde Vahan’la buluştu. Derme çatma bekçi kulübesinde bol bol seviştiler; bu arada vaktin nasıl geçtiğini anlayamamışlardı. Başlayan yağmurla birlikte kendilerine geldiler. Giyinip üstlerine başlarına çeki düzen verdikten sonra Jildalar’ın evine doğru koşmaya başladılar. Vahan yanında koşan kızın bir an kendisine bir soru sorduğunu duydu:

           

“Şimdi ne olacak Vahan?”

           

“Ne ne olacak Jilda?”

           

“Ben artık bakire değilim biliyorsun?”

           

“Evleniriz?”

           

“O kadar kolay değil evlenmemiz.”

           

Daha fazla konuşmadılar. Vahan da biliyordu evlenmelerinin o kadar kolay olmadığını. İşi zamana bırakacaktı. Bir yolunu bulabiliriz belki diye düşünüyordu. Kızının çapkın bakkala âşık olduğunu duyacak olan Masis’in karşısındaki binayı ertesi gün boşaltıp ailesini oradan uzaklaştıracağını bilmiyordu Vahan bunları düşünürken.  Bir süre İstanbul’da kalan Masis, o yıl kızını üniversiteye göndermemişti. Bir yıl İzmir’de oturdular, Jilda’yı Vahan’dan uzak tutmak için. Kızın bir kaç kez kaçıp sevdiği erkeği bulma girişimi annesi Madam Emma’nın sıkı göz hapsi nedeniyle başarısız kalmıştı. Jilda’nın bu girişimlerini kolayca engelleyen anne bir keresinde de onun intihar girişimini önlemişti. Masis’in Türkiye’deki mallarının büyük bölümünü satıp ailesini yurtdışına götürmesinin haberini Vahan bir rastlantı sonucu ancak bir yıl sonra öğrenebildi. Arnavutköy’den ayrıldıkları ilk günden beri yana yıkıla, sırılsıklam âşık olduğu kızı arayan genç adam Amerika diye duymuştu Jilda’nın gittiği yeri, aslında Masis ailesini Kanada’ya götürmüştü. Belki de özellikle kendisi Amerika’ya gittiğini söylemişti çevresine. Vahan da dükkânını satıp Türkiye’den ayrılmayı ve Jilda’yı bulmayı düşündü bir süre. Bir ipucu aradı sevgilisini nasıl bulacağına dair. Tüm uğraşına karşın bir ipucu bulamadı.

           

Aradan uzun yıllar geçti. Geçen her yıl Vahan’ın yüreğinde fazladan bir yara daha açıyordu. İlk yıllarda Jilda’yla seviştikleri çilek tarlasındaki bekçi kulübesine gidip saatlerce oturur sevgilisinin düşünü kurardı. Arnavutköy’ün tarlaları arsa olup değerlenince birer birer satıldı ve bekçi kulübelerinin yerine apartmanlar yapıldı. Vahan’ın Jilda’yla seviştikleri kulübenin yerinde de böyle bir bina vardı. Jilda’yla ilgili düşlerinin en kolay canlandığı tek yer karşı ki binanın kendi dükkânına bakan penceresiydi; yani sevgilisiyle birbirlerini kaçamak seyrettikleri yer. Vahan sabahtan dükkâna gelip gözlerini o pencereye diker sürekli bakardı. Dükkânına gelen alıcılara düşlerini böldükleri için bir şey diyemezdi ama içinden de kızardı onlara…

           

Yaşı sekseni çoktan aşmıştı Vahan’ın. Belki Arnavutköy’ün en yaşlı yerlisiydi. Eskilerden pek kimse kalmamıştı semtte. Semtin hem insanları hem de biçimi değişmişti. Kazıklı yol yapılınca, iskele uzaklaşmıştı Vahan’ın dükkânının önünden; eski Arnavutköy evleri sonradan yapılan apartmanların yanında korkudan büzülmüş gibiydiler. Diğer evler gibi, kendilerinin yerlerine apartman yapılmak için her an bir dozerin saldırından korkuyordular sanki. Vahan’ınki de böyle bir evdi. Üstelik dozere gerek kalmadan da yıkılabilirdi bu bakımsız ev. Sahibinin pek umurunda değildi evin perişan hali. Nasıl olsa ben ondan önce yıkılırım diyordu. Onun asıl düşündüğü, dükkânın karşısındaki, yani Jidalar’ın eviydi. Uzun süredir içinde kimse oturmadığı için her an yıkılabilirdi. Vapur iskeleye her yanaştığında sallanıyordu eski bina; sıva falan da kalmamıştı. Ev yıkılıca her gün bakıp Jilda’nın düşünü kurduğu pencere de olmayacaktı. Bunu her düşündüğünde yaşlı kalbi fena halde çarpıyordu Vahan’ın. Günün birinde birileri gelip binayı onarmaya başladıklarında çok sevindi yaşlı adam. Bu durumda binayla birlikte düşleri de yıkılmayacaktı. Gelenler bir şirketin ofisi olarak kullanacaklardı orayı.

           

Bir gün dükkânına gelen bir genç onu bir toplantıya götüreceğini söyledi. Barış adındaki bu genci tanırdı Vahan. Ara sıra dükkânına gelen genç Arnavutköy’de oturuyordu. Vahan’ın sevdiği bu genç dostluk ettiği tek kişiydi.

           

“Ne toplantısıdır bu?”diye sorduğunda Vahan ona:

           

“Arnavutköy’e sahip çıkmamız gerekiyor, onun için bir dernek kurduk,” dedi genç.

           

“Niye sahip çıkacağız Arnavutköy’e, sahipsiz mi burası?”

           

“Üçüncü boğaz köprüsü buraya yapılacak; bu da Arnavutköy’ün doğal ve tarihi dokusunu yok edecektir.”

           

“Bu nasıl olacak, köprü üstümüzden geçip gitmeyecek mi?”

           

“Köprünün ayakları buraya yapılınca birçok bina yıkılacak. Belki senin bu dükkân da yıkılan binalardan biri olacak.”

 

Vahan’ın yüzü karmakarışık oldu bir anda. Jilda’nın oturduğu binaya baktı bir süre.

           

“Bu da mı yıkılır?”diye sordu gence.

           

“Niye yıkılmasın ki?”dedi Barış.

 

Gözünü karşıdaki binanın penceresinden ayıramayan Vahan’ın yüzüne de vuran acı giderek artıyordu.

           

“Toplantıya geliyorum ben de.” deyip dükkânını kapattı yaşlı adam.

 

Arnavutköy’ü korumak için kurdukları derneğe gittiklerinde hiç ummadık bir tepkiyle karşılaştılar. Daha önce de toplantılardaki sivri çıkışlarıyla tanınan bir adam Vahan’ın oraya gelmesinden rahatsız olmuştu.

           

“Bu ihtiyarı niye getirdin?” diye sordu Barış’a.

           

“Arnavutköy’ün çınarlarıyla yaşıt Vahan amca. Doğduğundan beri de burada yaşıyor, niye tepki gösterdiğini anlamadım?” diyen Barış’ı toplantıya katılanlardan birkaç kişi de destekleyince Vahan’ın oraya gelmesine karşı olan adam susmak zorunda kaldı. Vahan kendisinin toplantıya katılmasına karşı olan kişinin söylediklerine pek aldırmadı; onun aklı fikri köprünün yapılmasıyla yıkılabilecek olan Jilda’nın bir zamanlar oturduğa evin penceresindeydi…

           

Arnavutköylülerin, üçüncü köprünün yapılmaması için iskele meydanında yaptıkları mitinglerde, Vahan hep en öndeydi. Yaşamının son yıllarını, bir fotoğrafını bile edinemeden yitirdiği biricik sevgilisinin penceredeki düşünden ayrı yaşamak istemiyordu. Mitingde yorulduğunda Barış’ın koluna giriyor ve kalabalıkla birlikte o da sloganlara katılıyordu.

           

Aradan zaman geçip de hükümet köprü yapmakta diretince Arnavutköy’de ilk yıkılacak bina olarak Jildalar’ın evi seçilmişti; ondan sonraki yapı da Vahan’ın dükkânıydı. Vahan’a dükkânını boşaltması bildirildiğinde o hiç aldırış etmemişti. Dozerler gelip de yıkım başlayacağı söylendiğinde görevlilerin ilk işi makinelerin önünde boylu boyunca yatan Vahan’ı oradan kaldırmak oldu. Görevlilere yardım eden bir tek Arnavutköylü vardı; o da Barış’a Vahan’ı toplantıya getirdiği için kızan adamdı. Ne yapsalar Vahan’ı dozerlerin önünden kaldıramıyorlardı. Dozer Jildalar’ın evini yıkmak için üzerinden geçerken uykusundan ter içinde uyanan Vahan doğrulup, bir süre, gördüğü rüyanın etkisinden kurtulmak için yatağında oturdu. Kalkıp giyindi ve kendisini dışarıya attı. Deniz kıyısına gidip akıntı burnundaki bir banka oturdu. Bir an kendisini boğazın akıntılı sularına bırakmayı düşündü. Bu düşüncesinden biraz sonra vazgeçti. Düş de olsa Jilda’yla bakışıyorlardı pencereden. Ben ölürsem kim bakışacak onunla diye düşündü. Yerler ağarmaya başladığında kalkıp hızlı adımlarla dükkânına giderken kendi kendine mırıldanıyordu:

           

“O, pencerede beni bekliyordur şimdi. Çok bekletmeden gideyim.”  

           

Erkenden dükkânını açıp yine gözünü karşıki binanın boş penceresine dikti. Aradan epeyce zaman geçtiği halde hiçbir alıcı gelmemişti. Bu durum hoşuna gidiyordu yaşlı adamın; karşıki penceredeki Jilda’nın düşüyle aralarına kimsenin girmesini istemiyordu. Zaten son zamanlarda yalnızca kahve çekip satıyordu dükkânında. Kapıda yaşlı bir kadın belirdiğinde bir an “Bugün kapalıyız.” demeyi düşündü. Dükkânın içine kadar girip karşısına dikilen kadına böyle bir şey demenin ayıp olacağını karar verip sesini çıkarmadı.

           

“Sensin değil mi Vahan?” diye soran kadının sesini bir yerlerden anımsar gibiydi. Başını kaldırıp kadına dikkatlice bakınca kalbi hızla çarpmaya başladı. Ayağa kalkarken heyecandan titreyen sesiyle:

           

“Sen Jilda’sın.” Derken, boğazına bir şey takılmıştı sanki.

           

Vahan ve Jilda birbirlerine bir süre baktılar. İkisinin de gözlerinden sevinç yaşları boşalmaya başlamıştı. Birbirlerine sarıldıklarında ikisinin kalbi de duracak gibi çarpıyordu…   

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.