Arap

  • 3.03.2013 00:00

 Köyün dağlarına çam dikilmiş, arazi kalmadığı için de sahibi keçi sürüsünü satmıştı. Yalnız başına dağlarda kalamazdı. Yakınlarda sürüsü olan kimseyi de tanımıyordu. Yaşamını sürdürmesi olanaksızdı artık doğup büyüdüğü dağlarda. Bu durumda köye inmekten başka çıkar yol kalmamıştı Arap için...

 
Annesini, kardeşlerini tanımıyordu. Üç aylıkken ayırmışlardı onu ailesinden. Sahibi, yıllarca sürüsünü koruyan Arap’ı çok severdi. Ne çakallar ne de kurtlar yaklaşabilmişti sürüsüne. Dağdaki vahşi hayvanların hepsi korkarlardı Arap’tan. Ara sıra kendini bilmez kurtlar çıkmamış değildi; Arap onların hepsinin dersini vermiş, kendi koruduğu sürüye yaklaşmalarının ne demek olduğunu göstermişti.
 
Kuzguni siyah tüyleri, diğer köpeklerden iki, hatta üç kat iri bedeniyle, köye ilk geldiğinde ondan korkup kaçmıştı herkes. Oysa insanlarla alıp veremediği yoktu Arap’ın. Düşmanlarını iyi bilirdi o. Dağlarda geçirdiği uzun yıllar öğretmişti bunu ona. Kendisinden korkup kaçan çocuklara bakıp üzülürdü. Konuşabilse: “Korkmayın çocuklar, benim size zararım dokunmaz” diyecekti onlara. Bunu anlasınlar diye kulaklarını kısıp kuyruğunu sallıyordu, ama boşuna. Anlayamıyorlardı onu çocuklar...
 
Sahibinin evi bir köprünün yanındaydı. Köprü, köyün dar toprak yollarından birine, diğer bir dar toprak yolu bağlıyordu. Kışları akıp yazları kuruyan bir derenin üstündeydi. Köprünün dibinde büyük bir çitlembik ağacı vardı. Çitlembiğin dibinde, küçük bir alanda yatıp kalkıyordu Arap. Köye ilk geldiğinde onu gören çocuklar, yıldırım gibi koşup geçerlerdi yanından. Zamanla zararsız bir hayvan olduğunu anlayıp sevmeye başladılar. Ali, köpeği sevenlerden kıskanırdı. Kapılarının önünde yattığına göre, köpek de kendilerinin sayılır diye düşünürdü. En çok ekmeği de Ali verirdi ona...
 
Durumu hiç de fena sayılmazdı Arap'ın. Yiyor, içiyor, yan gelip yatıyordu. Bu rahatlık onun epeyce kilo almasına neden olmuş, iyice irileşmişti... “Bir de Panter olmasa” diyordu Arap. Panter köyün Arap’tan sonra en iri köpeğiydi. Saldırgan ve kavgacıydı. En kötüsü de, sahibiyle birlikte saldırmasıydı Arap’a. Panter’in hakkından gelmesi kolaydı da, sahibinin kendisine attığı taşlar kötüydü. Dün attığı bir taş, ön sağ bacağını yaralamış, topallıyordu Arap. Gerçekte o, kavgadan yana değildi. Kendisini korumak için kavga ediyordu Panter’le.
 
Kaldığı küçük alana bakan kerpiç bir ev vardı. Sahibi çok erken kalkan bir balıkçıydı. Kalktıktan birkaç saat sonra evine döner, kapısının önünde kendisi için getirdiği balıkları ayıklardı.  Arap’a arkadaş gibi davranır, ayıkladığı balıkların başlarını ve bağırsaklarını ona atardı. Kediler rahat verse, kuru ekmek yemekten bıkan Arap için değişiklik olacaktı bu balık artıkları... Kendisi gibi yalnız yaşayan bu adama çok yakınlık duyuyordu Arap. Niye yalnız yaşıyor acaba diye düşünürdü. Diğer evlerde herkes eşleriyle ve çocuklarıyla birlikte yaşıyordu?
 
Arap’ın zararsız köpek olduğunu anlayan çocukların en büyük zevki, diğer köylerden gelen, ya da diğer mahallelerden gelip de Arap’ı tanımayan arkadaşlarını, onun yanına getirip kendisiyle ne denli dost olduklarını göstermek olurdu. Diğer çocukların korku dolu bakışları arasında Arap’ı okşayıp severlerdi. Arap onlara kulaklarını kısıp, kuyruğunu sallayarak ve insanlarınkine benzer sesler çıkarmaya çalışarak karşılık verirdi.
 
Arap’ın bulunduğu alana yakın, yine küçük kerpiç bir evde, sabahlara kadar öksüren bir adam otururdu. Arap onun durumuna bakar, üzülürdü. Nefes darlığı çekiyordu adamcağız. Yaşlanınca kendisinin de aynı duruma düşeceğinden korkardı. Bir gün, adamı, uzun tahta bir sandığın içine koyup götürdüklerini gördü. Gece olduğunda adamın öksürüklerini duyamayınca içini hüzün kapladı. Gecenin yalnızlığı iyice çökmüştü içine. Başını kaldırıp yıldızlara baktı. Çok uzaktı yıldızlar. Gözlerini kapatıp adamı unutmaya çalıştı...
 
Beyaz badanalı evin sahipleri durmadan kavga ederlerdi. Hatta bazen de evin erkeği kadınını döverdi. Hiç aklı ermezdi bu olanlara Arap’ın. Gücü gücü yeteni dövmekle yaşam güzelleşse, ben her gün bir kaç dişi köpeği döver, mutlu olurdum diye düşünürdü. Başka köpekleri dövmek şöyle dursun, o, kendisine taş atan yaramaz çocuklara bile bir şey yapmaz, yaptıklarını cahilliklerine verip, hoşgörüyle bakardı onlara...
 
Bazen tava gelmiş dişi köpekler yanına gelip cilve yaparak kuyruk sallarlardı. Dişinin peşindeki erkek köpekler onun korkusundan yanlarına yaklaşamazlardı. Arap, hiç birisine yüz vermezdi, kendisini baştan çıkarmak için gelen dişi köpeklerin. O istese, kulaklarını sallasa ellisi, kuyruğunu sallasa benlisiyle koşardı yanına. Aslında Arap da güzel bir dişiyle birlikte olup çocukları olsun isterdi. Kendisi gibi gürbüz yavruların çevresinde dolaşıp, onunla güreşmelerini düşlerdi ara sıra. Ya sonrası, diye düşünürdü. Nasıl bakabilecekti onlara? Başkalarının eline bakıyordu kendisi. Bir sürü çocuk yap, sokaklara salıver. Onları av köpeği, çoban köpeği gibi bir meslek sahibi yapabilse olurdu. Kendisi bile mesleğini yapamayıp, işsiz güçsüz, yan gelmiş yatıyordu...                                                       
 
En iyi dostu Firdevs Nine’ydi Arap'ın. Yaşı sekseni aşmıştı Nine’nin. Kulübe gibi küçük evinde yalnız başına otururdu. Gelinleri kendileri için pişirdikleri yemekten ona da bir sahan getirirlerdi. Geçim sıkıntısı yoktu. Çocukları yalnızlık da çektirmemeye çalışırlardı ona. Yine de sıkılırdı gece gündüz tek başına oturmaktan. Arap, bir gün Nine’nin evinden gelen, mırıltıyı andıran bir ses duydu. Merak edip, kapısına yaklaştı. Yazın, gündüzleri kapısı açık dururdu sürekli. Kapının önüne geldiğin de, kadının önündeki kitaptan bir şeyler okuduğunu gördü. Göz ucuyla Arap’a bakmış, aldırış etmeden okumasını sürdürmüştü. Sözlerinden hiç bir şey anlamıyordu Arap. Köyün minaresine her gün çıkıp bağıran adamın söylediklerine benzetti Nine’nin okuduklarını. Merak edip sonuna kadar dinledi. Kitabı kapatıp, içinden bir şeyler daha söyleyip ellerini yüzüne sürdü Nine. Sonra da kalkıp bir parça ekmek kopardı. Ekmeği öpüp başına koyduktan sonra Arap’a verdi ve onun başını okşadı...
 
Arap, bir sabah çevresinde olup bitenleri görüp şaşırdı. Gözlerine inanamıyordu. Mahalledeki bir kaç adam ellerinde bıçaklar, kimileri koyun, kimileri keçi kesiyorlardı. Sahibi yere yatırdığı koskoca bir erkek keçiyi ustaca kesmiş, şimdi de derisini yüzüyordu. Ayıp olmasın diye ağzını kapattı Arap.  Sular akıyordu açık ağzından. Biraz sonra erkecin karnını yardı sahibi. İlk çıkanlardan üç kulaç bağırsağı Arap’ın önüne attı. Gözlerine inanamıyordu Arap. Nereden çıkmıştı bu ziyafet. Diğer köpekler Arap’ın korkusundan oraya yaklaşamıyorlar, öbür kesicilerin yanında kısmetlerini bekliyorlardı. Birkaç kedi bağırsağa pençe attılar ama boşuna. Arap bağırsakları kedilerin pençelerinden kurtarıp bir güzel yuttu... Bir kaç gün sürdü bu şölen. Ertesi günler bol bol kemik yemişti Arap. Hatta diğer köpeklerin kıramayıp bıraktıkları kemikleri de güçlü dişleriyle parçalayıp indirmişti karnına.
 
Uzun süre aynı şölen yinelenmedi köyde. Arap boşuna beklediğini anlamıştı. Kim bilir ne zaman hayvan kesilirdi bir daha. Komşusu olan, yalnız Balıkçı’nın balık artıklarıyla mutlu olmaya çalışacaktı eskisi gibi. Kendisine balık veren bu adamı izlemek için bir sabah onun peşine takıldı. Balıkçı, kayığının ipini çözüp iskeleye yanaştırdı. Demirin ipini iskeleye bağlayıp sandalı iskeleden açtı ve kürekleri taktı. Manevra yapıp kayığın başını açığa çevirdiğinde Arap’ı gördü. Arap, adamın kendisine gülüp bir şeyler mırıldandığını anladı. Balıkçı, kendisini her gördüğünde ona gülümseyip tatlı sözler mırıldanırdı. Kayığın motorunu çalıştırıp köyün dışına doğru yol almaya başladı Balıkçı. Merak edip, kıyıdan sandalın gittiği yöne doğru koşmaya başladı Arap. Sandal, küçük bir koya geldiğinde Balıkçı, motoru stop etti. Suyun yüzündeki, ambalaj köpüğünden yapılmış beyaz şamandırayı yakalayıp çekmeye başladı. İlkin ince bir ip, arkasından da denizden çıkan ağları gördü Arap. Balıkçı ağı çekip duruyor ve ağa takılmış balıkları çıkarıp yanındaki tenekeye atıyordu. Sonuna dek sabırla bekledi Arap. Balıkçı işini bitirip motoru çalıştırdı. Bir başka koyda da aynı şeyleri yaptı. Arap’ı görmüş, ara sıra ona bakıp gülümsüyor ve bir şeyler mırıldanıyordu. İşini bitirip sandalı kıyıya baştankara yanaştırdı. Güverteye ayırdığı yarım kilo kadar balığı Arap yesin diye çakılların üstüne koyup: “Doyur bakalım karnını” dedi. Hayvanların kesildiği o günlerden beri böyle güzel yemek yememişti Arap. Onun bu mutluluğunu gören Balıkçı, satmak için ayırdığı balıklardan bir kaç tanesini daha alıp önüne koydu. Hepsini yiyip bitirdikten sonra: “Oh be, dünya varmış” der gibi Balıkçı’ya baktı Arap...
 
Balıkçı onu da sandalına almış, köye getiriyordu. Hiç deniz yolculuğu yapmamış olan Arap, yaşadıklarının keyfini çıkarmaktaydı. Arka ayakları sandalın ambarında, ön ayakları baş güvertedeydi. Başını sağa çevirdiğinde uçsuz bucaksız denizi, sola çevirdiğinde dalları denizle öpüşen iğde ağaçlarını görüyordu. İğde kokuları iyot kokularına karışıp Arap’ın içini bayıltıyordu.
 
Köye geldiklerinde, sabah erken kalkan bir kaç çocuk, durumu görüp iskeleye koşmuşlardı. Arap, iskeleye çıkmış, Balıkçı’nın sandalı demirlemesini bekliyordu. “Beklemeden çekip gitmek ayıp olur, dostluğa sığmaz böyle bir şey” diye düşünmüştü; evin önüne kadar arkadaşlık etmeliydi Balıkçı’ya. Arap’a korku ve hayranlıkla bakan çocuklar, onun yanına yaklaşamıyorlardı. Başka mahallenin çocuklarıydı bunlar. Uzaktan Ali göründü; koşarak gelip, Arap’ın boynuna sarıldı. Diğer çocuklara gösteriş yapmak için sulu sulu şakalar yapıyordu. Arap, bu şakaların sırası mı, tanıyan var tanımayan var, diye geçiriyordu içinden. Balıkçı, işini bitirip çıktı sandalından. Koltuğunun altındaki balık tablasıyla kahvenin önüne gidip büyük bir çınarın altına oturdu. Tablayı yere koydu. Bir sigara yakıp kahveciye çay söyledi. Bir kaç kedi yavaş yavaş balık tablasına doğru yaklaşıyorlardı. Balıkçı, kedilerden habersiz, dalgın dalgın, gün geçtikçe az balık veren denize bakıyordu. Tam zamanı işte diye düşündü Arap; yerinden şimşek gibi fırlayıp kedilerin üstüne atladı. Kedilere birer ikişer tokat indirip çil yavrusu gibi dağıttı hepsini. Dalgın dalgın oturup, laflayan köylüler, Arap’ın aniden koşmasından ve çıkardığı gök gürlemesini andıran sesinden ürküp korkmuşlardı. Balıkçı, gülümseyip Arap’a sevgi dolu sözler söyledi. Üç beş kediydi sonuçta kovaladığı. O sayıda kurt sürülerini dağıtıp kovalamıştı o. Balıkçı’nın sözlerinden şımarmamış, eski yerine çekilmiş, ön ayaklarını dikerek, arka ayaklarının üstüne oturup aynı ağırbaşlılıkla görevini sürdürmüştü Arap...
 
Ayağında şort olan bir adam, gelip balıkları aldı. Balıkçı kahvaltı için kendisine ayırdığı balıklarla eve doğru yürürken Arap da kalkıp onu izledi. Evin önüne geldiklerinde, balıkları ayıklayan Balıkçı’dan uzak durdu. Bir sürü balık yemişti. “Daha fazlası arsızlık olur, bu artıkları da kediler yesin” diye düşündü. Kediler, yan gözle Arap’a bakıp, yavaş yavaş balıkçının yanına yaklaştılar... “A! Ne o öyle?” İnanılacak gibi değil. Balıkçı, her gün kendisine attığı balık kafalarını atmayıp, yalnızca bağırsakları ve solungaçları atıyordu kedilere? Açgözlülük yapmayıp, balık artıklarını kedilere bıraktığı için kendisine beğeniyle bakan Balıkçı’ya, daha önce balık kafalarını kendisi yiyecekken, yemeyip ona attığı için, iki gözünü kırparak teşekkür etti Arap... 
 
En çok tuhafına giden şey de, küçük çocukların yanına gelip, ona: “Otur, kalk, koş, yakala, toka yap” diye basit şeyleri yaptırıp şaşırmalarıydı. Ne vardı sanki bunda? Küçücük enikler bile anlardı o kadarını. Doğduğundan beri insanlarla birlikte büyümüştü o. Söylenen birçok şeyi anlıyordu ama konuşamıyordu. Yalnızca, minareye çıkıp bağıran adamla, Firdevs Nine’nin önündeki kitaba bakıp mırıldandığı şeyleri anlayamıyordu. Bir de, geçen gün Ali’lerin evine gelen şortlu, yamaçlarda gördüğü katırtırnaklarının çiçekleri renginde saçları olan iki kızın söylediklerinden hiç bir şey anlayamamıştı. Ali de o gün bir başkaydı. Diğer zamanlarda çenesi durmaz konuşurdu. O gün, kızlar konuştukça, durup yalnızca “Yes”, “No” diyor başka bir şey demiyordu...
 
Havalar soğumaya başlamıştı. Başına, dibine yattığı çitlembiğin sararmış yaprakları düşüyordu. Firdevs Nine de kapısını kapatıyordu artık. Yağmurlar da düşmeye başlamıştı yavaş yavaş. Yağıştan ve soğuktan korunacak bir yer bulmalıydı. Köprünün altı kendisini yağıştan koruyabilir diye düşündü. Geceleri orada yatmaya başladı. Bir gece, uyurken yağan yağmur sularıyla akmaya başlayan dere, onun korkarak uyanmasına ve kendisine daha uygun bir yer aramasına neden oldu.
 
Balıkçı, eskisi gibi sağlıklı olsaydı ona küçük bir barınak yapar, kışı geçirmesini sağlayabilirdi. Arap, bazen kendi derdini unutup Balıkçı’yı düşünüyordu. Adam, geceleri evine kapanıp, sabahlara dek kendi kendine konuşuyor; hiç uyumuyordu. Gündüzleri bahçedeki zeytin ağaçlarından birinin dibine oturup, gözleri yarı açık, kendi kendine mırıldanıyor, olmayan düşmanlarıyla kavga ediyordu. Eskiden öyle miydi? Yanından geçerken gülümser: “Nasılsın Arap?” der, başını okşardı. Şimdi kendisini görmüyordu bile Balıkçı... 
 
Kar yağmaya başlamıştı. Sahibi ona iki evin arasında bir barınak yaptı. “Hakkını yemişim adamın, beni unutmamış” deyip, sahibi hakkında yanlış şeyler düşündüğü için utandı. Aynı gün Ali, bir tencere kemik getirdi derme çatma kulübesine. Akşamüstü kar yağmaya başlamış, sabaha dek de sürmüştü. Ertesi sabah kartopu oynayan çocukların sevincini izledi. Ara sıra kendisine de kartopu atıyorlardı ama çocukların kötü amaçlı olmadıklarını bildiği için kızmıyor, o da onlarla birlikte hoplayıp zıplıyor, karların içinde yuvarlanıyordu. Biraz sonra da oyun yaşında olmadığını düşünüp utandı. Barınağına çekilirken çevresine bakındı. Yavru köpeklerin kendisini o halde görmüş olmalarından çekiniyordu...
 
Karlı havalar uzun sürmüştü. Bir gece çakal kokusu alıp, köyün yukarısına doğru yürüdü. Burnu yanıltmamıştı onu. Bir çakal, Aliye ablaların kümesine doğru sinsi sinsi yaklaşıyordu. Saklanıp üzerine atlaması, onu gırtlağından yakalayıp boğması işten bile değildi Arap’ın. Dağdaki tüm vahşi hayvanlar bilirlerdi onun ne yaman bir kavgacı olduğunu. Düşündü ve sonra da acıdı çakala. Aç kalsa, kendisi de hırsızlık yapmak zorunda kalabilirdi. En iyisi korkutup kaçırmaktı çakalı. Havlayarak üstüne doğru koşmaya başladı. Aaa! Gözü mü dönmüştü bu çakalın? Boyuna posuna bakmadan dişlerini çıkarmış, Arap yanına gelsin diye bekliyordu? Gitse olmaz, gitmese hiç olmazdı. Yanına gidip hırlayarak biraz itip kaktı onu. Korkmadan karşı koyuyordu çakal. Ensesinden ısırıp, biraz silkeledi ve bıraktı. Yine gitmiyordu. Aklına sahibinin bir sözü geldi. Kendisini aç bırakmamaları için karısına ve çocuklarına: “Arap, hırsızlık yaparsa sorumlusu biz oluruz. Unutmayın, aç it fırın deler.” demişti. Aç çakal da başına gelebilecek tüm belaları göze alıp kümes delmeye gelmişti demek? Dişleriyle ensesinden kavrayıp sürüklemeye çalıştı. Direniyordu çakal. Yere vurup gırtlağına dişlerini geçirmesi, oracıkta boğması işten bile değildi çakalı. Anlamıyor muydu bu aptal hayvan? Tilki olsaydı, durumu anlayıp şimdiye dek çoktan kaçmıştı oradan... Gürültüyü duyan ve kokuyu alan birkaç sokak köpeği de gelmiş, Arap’a yardım etmeye kalkmışlardı. Sanki kendisi tek başına beceremiyormuş gibi? Şimdi çakalın gitmesine izin verse, bir sürü dedikodu yapacaklardı arkasından. Boğmak da istemiyordu. “Eyvah, olan oldu işte.” diye geçirdi içinden. Aliye ablanın oğlu gürültüyü duymuş, elinde tek kırma tüfeğiyle çıkmıştı bile dışarıya. “Çekil oradan Arap.” diye bağırdı Apo. Yapılacak hiç bir şey yoktu, çekilecekti çaresiz.  Çekilir çekilmez silahın sesi karanlığı yırtarak karlı kış gecesinin sessizliğini bozdu. Yakındaki zeytin ağaçlarının yaprakları hafifçe sallanınca dallardaki karlar düşüp yağan karlara karıştılar. Çakal havada bir takla atıp, karların üstüne serildi. Arap, kulübesine giderken üzgündü. Kendisini, kaçamak bakışlarıyla aşağılayan sokak köpeklerini görmemezlikten geldi...
 
Çocukların ortalığı çınlatan sesleri, denizden gelen dalga seslerini bastırıyordu. Seslerin geldiği deniz kıyısına doğru koştu. Lodos karları eritmişti. Koştukça çamur sıçratıyordu ayakları. Deniz kıyısına vardığında, dalgaların etkisiyle kıyıya vuran bir kayık gördü. Alabora olup ters dönmüştü. Onun kıyıya gelmesini bekliyordu herkes. Kayık dalgaların sürüklemesiyle kıyıya vurdu. Büyük bir dalga onu döndürüp omurgasının üstünde kumlara oturttu. Dalga çekilince de kayık yan yattı. Küçük çocuklar bunu oyun olarak aldılar. Arap, başını çevirip büyüklere baktığında, onların, bu olayı çocuklar gibi görmediklerini anladı. Sandalı da tanımıştı. Bu, uzun süredir evden çıkmayan, dostu Balıkçı’nın sandalıydı. İlk kez bu sandalla deniz gezintisi yapmıştı Arap. Üzüntüyle baktı karaya vuran sandala; o an, sandalından habersiz Balıkçı geldi gözünün önüne...
 
Dalgaların önünden kaçıp, sularla kovalamaca oynayan çocukları izledi bir süre. Denizi hiç böyle görmemişti. Balıkçı’yla birlikte durgun denizde ne güzel gezintiler yapmışlardı? Eski anıları canlandırmak için Balıkçı’nın ağ attığı koylara doğru yürümek geldi içinden. Hem dalgaları izliyor hem de yürüyordu. Bir dere ağzına geldiğinde, durdu. Dalgalar derenin içlerine dek giriyorlardı. Köprü yukarıda olduğu için buradan geçmeyi düşünmüştü. Sular o denli çoğalmıştı ki, girse her yanı ıslanacak, bu kış soğuğunda üşüyecekti. Tam köprüye doğru yürüyecekken suların içinde bir pırıltı görüp durdu. Dikkatli bakınca bunun büyük bir balık olduğunu anladı. Soğuk falan demeyip suya girmeliydi. Suyun içinde balığa doğru yürüdü, biraz sonra da ayakları yerden kesildiği için, yüzmeye başladı. Balığın yanına gitti. Baygın balığı kuyruğundan yakalayıp dere kenarına doğru sürükledi. Sudan çıktığında gözlerine inanamıyordu. İki günde zor yiyip bitirebilirdi bu balığı. Bir kısmını orada yemeyi düşündü. Yemeğe başlayınca balığın tadı öyle sarmıştı ki Arap’ı, bir solukta yarısı bitirmişti koskoca balığın. Ertesi gün yemek için diğer yarısını alıp kulübesine getirdi. Karnını öylesine doyurmuştu ki, zor yürüyebilmişti gelirken. Köyün üstünden dolaşıp, kimseye görünmeden getirdi yarım balığı. Biraz sonra da kendisine ekmek getiren Ali, durumu görüp şaşırdı. Gözlerine inanamamıştı. “Nereden buldun layn, bu gocaman balıyı?” diye sordu Arap’a. Daha sonra da annesine: “Arap’ın gulbesinde gocaman levrek balıyı va.” diye bağırdı. Kadın gelip levreğe baktı: “Kulağına kar suyu kaçınca bayılıp karaya vurmuş balık. Hadi gel; köpeyin kısmeti o, yutkunup durma bakıp bakıp.” deyip Ali'yi oradan uzaklaştırdı...
 
Kış olmasına karşın havalar ısınmıştı. Bir sabah Balıkçı’nın evden çıktığını gördü. Balıkçı, kış geleli ne dışarı çıkıyor ne de zeytin ağaçlarının diplerinde oturuyordu. Bir yakını ona, karnını doyurması için bir şeyler getiriyordu. Arap, onun için yine zeytin ağaçlarından birinin dibine oturmaya gidiyor diye düşündü. Balıkçı, durup ona baktı. “Nasılsın Arap?” diye seslendi. Arap, dikkatli bakınca, Balıkçı’nın gözlerinin yine eskisi gibi parlak ve sevgiyle dolu olduğunu gördü. O da sevgisini belli eden sesler çıkartıp kulaklarını kıstı ve kuyruğunu salladı...
 
Ertesi sabah erkenden kalkmış, akşamdan attığı ağlarını kaldırmaya gidiyordu Balıkçı. Onu gören Arap kalkıp gerindi. Balıkçı denizden, Arap kıyıdan, yarım saat sonra koylardan birisindeydiler. İşlerini bitiren Balıkçı, sandalını kıyıya baştankara edip Arap’ın payını çakılların üzerine koydu. Arap balıkları yedikten sonra da Balıkçı, onu sandalına alıp köye getirdi.
 
Arap’ın Balıkçı’yla olan son arkadaşlığı iki ay kadar sürmüştü. Bir gün Balıkçı’nın cesedini battaniyeye sarıp evine getirdiler. Balıkçı’nın yakınları kadar Arap da üzülmüştü onun ölümüne. Son iki ayda aralarındaki yakınlık iyice ilerlemişti. Çocukların çoğu ona “Balıkçının Arap” demeye başlamışlardı. Cenazeyi götürenlerle mezarlığa kadar giden Arap, uzaktan insanları izlemişti. Mezarlık dönüşü Balıkçı’nın sevecen yüzü gözünün önünden gitmiyordu. Ona balık veren, hatta onu arkadaş yerine koyup konuşan Balıkçı’nın ölümü çok sarsmıştı Arap’ı. Gözpınarlarında biriken birkaç damla yaşı insanların görmesini istemediğinden yolunu değiştirip zeytinliklerin arasına doğru yürüdü...
 
Akşam olduğunda, Firdevs Nine, yine kendisinin anlayamadığı o şeyleri mırıldanıyordu. Balıkçı gömüldükten sonra, oradaki adamlardan birinin Nine’nin mırıldandığı sözlere benzer şeyler söylediğini anımsadı. Arap, Nine’yi bir süre dinledikten sonra, Balıkçı’nın boş evinin önüne geldi. Dikilip bir süre baktı pencerelerine. Daha sonra da evin arkasındaki zeytinliğe yürüdü yavaşça. Yüzünü dağlara dönüp hiç durmadan uludu karanlıklara. Yerler ağarırken, yorgun yorgun döndüğü barınağında, ön ayaklarıyla gözlerinin altındaki ıslak tüylerini siliyordu...
 
Bahar gelmiş, havalar ısınmıştı. Çiçekler açmış, ovalar renk cümbüşü içindeydi. Arap, barınağından çıkıp çitlembiğin altına uzandı yine. Bir süre, yattığı yerden, eskisi gibi Balıkçı’nın boş kalan evinin pencerelerine baktı. Üzüntüden içi daralıp kendisini köyün dışına attı. Ovalarda gezinirken karşılaştığı Panter, yanındaki dişi köpeği koklayıp yalıyor, onun gönlünü yapmaya çalışıyordu. Sahibi de yoktu yanında. Tam zamanıydı şimdi; aralarındaki hesabı burada görmeliydi Arap. Panter’in yanına koşarak gitti. Panter de onu görmüş, ancak kaçacak zaman bulamamıştı. Olanca gücüyle atıldı üstüne Arap. Panter, sırtüstü yere düştü. Arap, kocaman ağzını açıp onu gırtlağından yakaladı. Sahibinin yanında efelenen Panter gitmiş, onun yerine gözleriyle Arap’a yalvaran Panter gelmişti. Korkudan titriyor, kendisini bırakması için, Arap’ın gözlerinin içine yalvarırcasına bakıyordu. İstese hemen o anda boğabilirdi Panter’i. Bıraktı Arap. Var gücüyle köye doğru kaçıyordu Panter. Dişi köpek, Arap’ın kendisi için kavga ettiğini sanıp, yaltaklanmaya başladı. Kuyruğunu sallayıp sürtündü ve yaladı Arap’ı. Kendisine hiç yüz vermeden giden Arap’ın arkasından şaşkın şaşkın bakıyordu... Arap, hem gidiyor hem de düşünüyordu. Dişi köpeğin yanında böyle bir şey yapmış olması, Panter’in gururunu çok kırmış olmalıydı. “Çok ayıp ettim, kozumu yalnızken paylaşmalıydım” diye düşünüp üzüldü...
 
Yaz geldiğinde, Arap, hem suya girip serinlemek, hem de deniz kıyılarında dolaşıp Balıkçı’yla olan anılarını bir kez daha tazelemek istedi. Koylardan birine gidip denize girdi. Denize girmek için oralara gelen yabancılar, onu görüp şaşırdılar. Hatta çocuklardan biri Arap’ı gösterip çığlık atıyor: “Baba bak, denizaslanı” diyordu. Arap, yandaki koya gittiğinde, deniz kıyısına atılmış bir sürü balık gördü. Sevinçle yedi balıkları. Ertesi sabah erkenden aynı yere balık bulma umuduyla geldiğinde, bazı adamlar gördü orada. Adamlar denizdeki ağı kıyıya çekip torbasındaki balıkları sandıklara boşalttılar. Sonra da ağa saplanmış küçük balıkları temizleyip çakılların üstüne attılar. Daha sonra da ağlarını kayıklarına alan balıkçılar, arkasında büyük bir lüks lambası takılı küçük kayığı da yedeklerine alıp gittiler. Arap, deniz kıyısına inip balıkçıların attıkları balıkları bir güzel yedi. Balıkların, ya kafaları kopuk, ya da bir kısmı ezikti. Balıkçıların bu balıkları niye attıklarına akıl erdiremedi Arap...
 
Aylar ayları, yazlar kışları kovalamış, Arap köye geleli dört yıl olmuştu. Yaşlandığını anlıyordu ama yine de gücü yerindeydi. Köyün köpekleri saygıda kusur etmiyorlardı kendisine. O, Balıkçı’nın yıkılmaya yüz tutmuş küçük evine bakıp eski dostunu anımsıyor, eski günleri özlüyordu. Sağ olsaydı da kendisiyle eski günlerde olduğu gibi arkadaş yerine koyup konuşsaydı Balıkçı…
 
Yine bir yaz sabahı, erkenden balık yemeye gitmişti Arap. Her zaman geldiği saatte dönmedi. Öğleden sonra zeytinliğinden dönen bir adam, yukarı köprüde onun ölüsünü gördüğünü söyledi sahibine. Gidenler, Arap’ın söylenen yerde ölüsünü buldular. O koca Arap, o dev gibi köpek kanlar içinde yatıyordu köprünün üstünde. Başında bir kurşun yarası vardı. Her halde bir kaç saat oluyordu vurulalı. Yukarı köprü, evlerin hemen bitimindeydi. Orada vurulsa köylülerin silah sesi duymaları gerekirdi. Daha uzakta vurulduğunu düşündüler. Dikkatli bakınca da koylara doğru giden yolda kan izlerini gördüler. Koca Arap, vurulduktan sonra, derdine çare bulur umuduyla sahibinin yanına varabilmek için uğraşmış, başaramamıştı. 
 
Sahibi, Arap için büyük bir çukur kazıp gömerken, köyün çocuklarının ve köpeklerinin tamamı oradaydılar. İçlerinden birini saymazsak köpekler de en az çocuklar kadar üzgündüler. Panter sevincini açıkça belli etmese de Arap’ın gömüldüğü çukura bakarken, gözlerinde bir damlacık yaş yoktu...
 
Köyün çocukları yıllarca unutmadılar Arap’ı. Öylesine kahramanlıklar uydurulmuştu ki Arap için, bir köpeğin o söylenenleri yapması olanaksızdı. Bazısı, onun kendisinin beş misli büyüklüğünde ayıları boğduğunu, bazısı, elli kurtla boğuşup hepsini kaçırdığını söylüyor; Ali, onu bir kaç kez Balıkçı’yla insan gibi konuşurken duyduğunu yemin ederek anlatıyordu. Arap için uydurdukları kahramanlık hikâyelerine, sonunda, uyduranlar da inanıyordu. Böylece, Arap’ın destanı her gün yeni bir hikâye eklenerek büyüyordu...
                                                      

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.