BALIKÇININ KEDİSİ

  • 25.07.2013 00:00

 Edi, annesini hiç tanımamıştı. Onu sokakta, bir duvarın dibinde kardeşi Büdü’yle birlikte bulan yaşlı balıkçı da bilmiyordu bu tekir yavruların annelerini. İki minik yavru görmüştü bir duvarın dibinde yaşlı bir adam olan Balıkçı. Birkaç çocuk başlarında durmuş merakla onları izliyorlardı. Yeni gözleri açılmıştı yavruların. Bu zavallıların birilerince sokağa bırakıldığını anlayan balıkçı onları alıp evine getirdi. İkisi de açlıktan durmadan miyavlıyordu. Onları beslemek için bir şırınga bulup, köyde ineği olan birinden de süt aldı Balıkçı. Yavruların ağzına şırıngayla süt akıtarak karınlarını doyurdu. Erkeğine Edi, dişi olanına da Büdü adını taktı. Edi’yle Büdü’yü dışarı çıkmasınlar diye büyükçe bir ambalaj kutusuna koydu.


Balıkçı yalnız yaşıyordu. Eşi ölmüş, tek kızı da evlenip başka bir köye gelin gitmişti. Kendi yemeğini yapar, çamaşırını elinde yıkar, yer yatağını her gün kendisi serer, kendisi kaldırırdı. Ağlarını akşamdan atar, sabahları erkenden kalkarak gider ve toplardı. Topladığı ağlarını gelip köyün rıhtımına yanaştırdığı kayığında oturup temizlerdi. Ağlardan temizlediği balıklarını köye gelen yabancılara satar ya da ilçe balıkhanesine gönderirdi. Ondan sonra da eve gelip ilkin yavrularının sonra da kendisinin karnını doyururdu. Onların karınlarını doyurduktan sonra uzun süre yavrularla oynar ya da onların oyunlarını izlerdi. Birkaç tane küçük plastik top almıştı köyün bakkalından onlar oynasın diye.

Yavrular öylesine güzeldi ki, büyüdükçe komşularının dikkatini çeker olmuşlardı. Balıkçı’nın kendisine komşu olarak oturan amcasının kızı, yavrulardan birini istedi. Balıkçı, bu iki yavruyu ayırmak istemiyordu. Zaten annesiz büyüyorlardı, şimdi de kardeşsiz mi kalacaklar, kötü bir durum bu diye düşündü. Sonradan kız kardeşinin küçük oğlunun yalvarmalarına dayanamayıp, dişi olan Büdü’yü onlara verdi.

“Evlerimiz yan yana olduğu için yavrular birbirlerini her zaman görürler, ben onları buluştururum, sen kaygılanma dayı” demişti, küçük oğlan. Bu da yavruları çok seven yaşlı adamın aklına yatmıştı.

Kısa zamanda Büdü’nün bir dahaki yıla büyüyüp doğuracağını biliyordu. Doğum sonrası kalabalıklaşınca bakımı zor olur diye düşünüp onu vermişti küçük oğlana; yoksa yavrulardan ikisini de çok seviyordu. Büdü’yü verdiğinin ertesi günü gözleri onu aramıştı. Edi de yalnızlığı yadırgamıştı ama Balıkçı onunla oynayıp bu durumu unutmasını sağlamıştı. Zaten yeğeni küçük Ünal söz verdiği gibi, kucağında Büdü’yle ilk günlerde sürekli gelip iki kardeşin birlikte oynamalarını sağlamıştı.

Edi üç aylık olduğunda Balıkçı’nın arkasına düşüp dışarı çıkmak istemişti. Dışarıları merak ediyordu. Pencerelerden bakıp, kendisinin yaşadığı bu küçük kerpiç evin dışında başka bir dünya olduğunu görüyordu. Balıkçı kapıdan çıktığında o da dışarıya fırlamıştı. Yaşlı adam onu içeriye sokmuş, ancak o, ağlarcasına miyavlamaya başlamıştı sahibinin arkasından. Balıkçı, acıma duygusu çok olan bir adamdı. Kapıyı açıp yavruyu kucağına almış bir süre onunla insanmışçasına konuşup, Edi’yi sevmişti. Sonra içeriye bırakıp kapıyı kapattığında yeniden ağlamaya başlamıştı Edi. Balıkçı, Edi’yi kapıdan dışarıya çıkarıp, “Ben gelinceye kadar buralarda gez bakalım” deyip onu sokakta bırakmıştı.

Balıkçı’nın evinin önünde Arap adında çok kocaman bir köpek dururdu hep. Bir zamanlar çoban köpeği olan Arap’ın sahibi dağdaki keçi sürülerini satmıştı. Köpek de dağlarda kendisi için iş kalmadığından köye gelip sahibinin komşusu olan Balıkçı’nın evinin önünde yatıp kalkmaya başlamıştı. Balıkçı ona kendisi için ayıkladığı balıkların bağırsaklarını, ara sıra da ekmek ve yemek artıklarını verirdi. Çok iri ve güçlü olan bu köpek kimseye zarar vermezdi. Edi, sahibi gez bakalım buralarda deyip kapının önüne bıraktığında Arap’ı ilk kez gördü ve çok korktu. Yatmış uyumakta olan kocaman köpeğe korkuyla bakıp, “Bu uyanınca beni yer” diye düşünüp sahibinin arkasından kahvehanelere doğru koşmaya başladı. Balıkçı köy kahvelerine yaklaştığında köyün çocuklarından biri, “Ne güzel bir kedi bu” deyip onu kucağına almak istediğinde Edi’nin bağırarak çocuktan kaçmasıyla Balıkçı arkasına dönüp bakmıştı. Bağıranın kendi kedisi olduğunu görüp şaşırdı. Edi de çocuktan kaçıp gelmiş ve balıkçının paçalarına sürtünmeye başlamıştı.

“Bu kedi senin mi Hüseyin aga?” diye sordu çocuk.

“Benim” diye yanıtladı onu Balıkçı.

“Bana verir misin onu?”

“Veremem”

“Niye, ben daha iyi bakarım ona?”

“Belki daha iyi bakarsın ama bana alıştı gördüğün gibi. Sen sevmek istediğinde de korkup ayaklarımın dibine sığındı.”

“Adı ne onun?”

“Edi.”

“Ne biçim ad o öyle, ‘kedi’ gibi?”

“Bu da kedi zaten” diyen Balıkçı, kucağına aldığı kedisiyle kahvehanelere doğru yürüdü.

Fena alışmıştı Edi, Balıkçı’nın arkasından gitmeye. Sahibiyle kahvehanelere kadar gidiyor, onun oturduğu masaların altına uzanıp yatıyordu. Kahvehanedekiler rahat verse saatlerce sahibinin ayakları dibinde tembel tembel yatıp uyuyacaktı. Rahat vermiyorlardı onu orada uzanıp yatmış görenler. Önüne bir ip atıp küçük kediyi kandırıyorlar ve masanın altından çıkarıp onunla oynuyorlardı. Kahvehanedeki kedi severlerin eğlencesi olmuştu o.

Bir gün evden çıkıp, yine Balıkçı’yla kahvehanelere gitmeye hazırlanırken kardeşi Büdü’yü gördü komşularının kapısının önünde. Balıkçı da Büdü’yü görmüştü. Gidip onu kucağına aldı ve bir süre severek yere bıraktı. Edi’ye dönüp, “Bugün de kardeşinle oyna burada bakalım” dedi.

Edi, sanki sahibinin ona söylediğini anlamıştı. Gidip kardeşine sürtünmeye başladı. İki kardeş kendilerinden geçercesine oynamaya, hoplayıp zıplamaya başlamışlardı. Edi, aradan biraz zaman geçmişti ki, Arap’ın ayağa kalkıp silkelendiğini gördü. Ne korkunç şey bu böyle diye düşündü. Kardeşi Büdü de aynı şeyi düşünmüştü. İki kardeş korkudan duvarın dibine büzülerek Arap’ın kendilerini bir lokmada yutacağından korkarak beklediler. Tir tir titriyordu Edi’yle Büdü. Arap onlara doğru bir adım attığında, küçücük yürekleri durur gibi oldu. Dünyaya doyamadan bu koca çoban köpeğinin dişlerinin arasında ölüp gideceklerdi. Hele Arap, kendilerinin üzerine, o korkunç sesiyle havlayarak, yıldırım hızıyla geldiğinde ikisi de korkudan ölüme teslim etmişlerdi kendilerini. Yani, ölmeden mezara girmiş gibiydiler. Edi ne de olsa erkek olduğu için tüm korkusuna karşın kardeşinden daha cesur görünmek istiyordu ama ikisinin tek farkı Büdü öldüğünü kabul ederek gözlerini tamamen kapatmış, Edi nasıl öldüğünü görebilmek için yarım açık tutup bakabilmişti. Arap’ın kendilerine değil de arkalarına doğru saldırdığını görünce o yana doğru baktı. Sivri dişlerini göstererek kendilerine doğru gelen bir köpek gördü. Arap, onu ensesinden yakalayarak birkaç kez havada salladı ve yere bıraktı. Köpek ciyak ciyak bağırarak öyle bir kaçtı ki, arkasından kurşun atsalar yetişmezdi.

Büdü, “Ne oluyor, niye bizi halen yutmadı bu Arap köpek” diye düşünüp açtı gözlerini. Yıldırım gibi kaçan köpeği o da gördü. Gözleri Arap’ı aradı; o, hiçbir şey olmamış gibi eski yerine doğru gidip uzandı ve yattı. Arap bizi yiyecek diye bekleyen yavrular, onun kendilerini kurtardığını görünce çok şaşırmışlar ve bir o kadar da sevinmişlerdi. Gelen sarı köpek aç kaldığında ne bulursa yiyen cinsten bir hayvandı. Dağlarda yaşar, köye tavuk ve kedi yavrusu bulup yemek için gelirdi. Ona da bakan, karnını doyuran olsaydı böyle şeyler yapmazdı ama toplum tarafından itilmiş, horlanmış, çocuklarca taşlanmış, o da kızgınlıkla dağlara çekilmiş, civciv ve kedi yavrularını çalarak, aklınca, hem insanlardan öcünü alıyor, hem de karnını doyuruyordu.

Edi kendilerini kurtaran Arap’a doğru yaklaştı. Yine de bir korku vardı içinde, ama ona bir biçimde teşekkür etmek istiyordu. Kardeşi Büdü de kardeşini izledi; o, Arap’ın yanına giderken. Edi, biraz da kardeşine gösteriş yapmak istedi ve ne olursa olsun deyip Arap’ın yanına gidip ona yavaşça sürtündü. Koca köpek bu minik kedinin yaptığından hoşlanmıştı. Ağzını açarak güler gibi bir ses çıkardı. Daha sonra da, yanına gelip kendisine sürtünen iki yavruya burnunu sürterek karşılık verdi. Edi bundan yüz bulmuş, Arap’ın karnına yaslanıp yatınca kardeşi de aynı şeyi yaptı. Biraz sonra da koca köpeğin yumuşak tüylerinin arasında derin bir uykuya daldılar iki kardeş. Gittiğinden iki saat sonra evine dönen Balıkçı, onları o halde görünce çok şaşırdı. Yavruları yavaşça kucağına alıp Büdü’yü amcasının kızına bırakıp Edi’yi kendi evine götürdü.

Edi, altı yedi aylık kadar olmuştu. İrileşmişti. Havaların soğuk olduğu bir akşam üşüyüp uyandı. Balıkçı’nın eski kerpiç evinde rüzgâr bir yandan girer öbür yandan çıkardı. Balıkçı’ya baktı, yorganı başına çekmiş uyuyordu. Onun da kendisi gibi üşüdüğü, yorgana sarınmasından belliydi. Edi, yavaşça kalkıp Balıkçı’nın yanına gitti. Yorganı aralayıp yatağa girdi; sahibinin sırtına kendi sırtını dayayıp yattı. Hem kendisi ısınmıştı hem de yaşlı Balıkçı. O geceden sonra ikisi hep birlikte yattılar, ta ki yaz gelene kadar.

Bu arada Büdü’nün, aynı kendisine benzeyen dört yavrusu olmuştu. Edi sık sık onların yanına gider biraz büyüyüp oynamaya başlayan yeğenleriyle güzel vakit geçirirdi. Annelerini bırakır, kendisiyle oynardı yavrular. Anneleri onları yalayıp temizlemekten, karınlarını doyurmaktan yorgun düşerdi; dayıları olan Edi’nin böyle dertleri yoktu. Ayrıca, Büdü anne olduktan sonra biraz değişmiş daha ağır başlı olmuştu, çocuklarıyla oynamak onun tuhafına gidiyordu. Edi’nin bu oyun konusundaki tek yakınması, Balıkçı’nın amcakızının oğlu Ünal’dan kendisine oyun sırasının çok az gelmesiydi. Çocuk kedi yavrularıyla oynamaya başladığında karnının açlığını unutur, annesi zorla sofraya oturturdu onu.

Kış geçmiş köye bahar gelmişti. Baştan çağlalar çiçek açtı, ondan sonra da sırayla diğer ağaçlar çiçeklendi. Mis gibi kokuyordu bahçeler. Bu köyün baharına bayılmıştı Edi. Bir de denizi kirli olmasa derdi kendi kendine. Bu deniz kirliliğini de sahibi yaşlı Balıkçı’nın yakınmalarından öğrenmişti. Adamcağız, artık balığın az çıkmasından, türlerinin giderek yok olmasından yakınırdı.

“Tüm doğa kirleniyor ama en çok deniz zarar görüyor bu kirlilikten” derdi.

Gençliğinde çıkan balıkların bolluğundan ve çok çeşitliliğinden söz ederdi Edi’ye. O kadar çok söylemişti ki bunları, insanların söylediklerini anlamayan Edi, Balıkçı’nın yüzüne bakıp onun üzüntülü konuşmalarını anlar duruma gelmişti. Bir de konuşabilse; Balıkçı’yı ne kadar çok sevdiğini söyleyecekti ama bunu bir türlü başaramıyor, yalnızca sesini birkaç kez boğumlayarak miyavlıyordu sahibine. . .

Bir sabah, sahibinin hava alması için açık bıraktığı pencereden, asma ağacına atlayıp oradan da aşağıya indi. İskelenin yolunu tuttu. Orada çevreye bakındı Balıkçı’yı göremedi. Bekleyip, balıktan geldiğinde onu karşılamaya karar verdi. Sahibinin açık mavi renkli sandalını tanıyordu. Rıhtımda bir süre eğlendi. Sonunda Balıkçı’nın sandalıyla rıhtıma doğru geldiğini gördü. Edi’yi görünce şaşırmıştı yaşlı adam. Diğer kediler çok para etmeyen balıkları kendilerine attığı için balıkçıyı tanırlar, o gelirken rıhtıma koşarlardı. Edi’nin payını eve götürdüğü için onun gelmesine gerek yoktu rıhtıma.

“Senin ne işin var burada?” diye sordu ona. Sesini birkaç kez boğumlayarak yanıtladı onu Edi; “Seni görmek için geldim” demek istiyordu sözde. Sandalını rıhtıma bağlayan Balıkçı, sevgili kedisini sandala alıp onu kürek çektiği oturağın üzerine oturttu. Diğer kediler Balıkçı’yı çok sevmelerine karşın, içlerinden birini sandalına almasına biraz kırılmışlardı. Kendilerini de alıp oraya oturtmasını çok istiyorlardı. Ancak, tanımadıkları bu tekir kedinin yaşlı adamla birbirlerini ne denli sevdiklerini; onların kış boyunca koyun koyuna yatıp birbirlerini ısıttıklarını bilmiyorlardı. Balıkçı tüm kedilere izmarit, ispari, lapina gibi az para eden balıklardan bolca attı. Tekir, istavrit gibi küçük ve bugün ağlarına takılan bir karagöz iki de büyük mezgiti rıhtımda ağlarını temizlemesini bekleyen alıcılarına sattı. Bu arada Edi’ye bir şey kalmamıştı. Kedicik üzülmüştü, öyle çok seviyordu ki balığı, ne kadar çok yese de tadına doyamıyordu. Her gün dört gözle sahibinin koltuğunun altında balık tablasıyla eve gelişini beklerdi. Balıkçı hem kendi yiyeceği balıkları, hem de Edi’nin payını koltuğunun altında bir tablayla her sabah eve getirirdi. Çok kez Büdü’ye de verirdi tuttuğu balıklardan.

“Bugün niye böyle yaptı Balıkçı” diye düşünüyordu Edi. Yaşlı adam ilkin kedisini rıhtıma çıkarıp arkasından da kendisi çıkarken, güvertenin altından bir tabla çekip çıkardı. Kendisi çıkmadan rıhtıma bıraktığı kabın içerisinde iri iskorpitler vardı.         Balıkçı, bunların çorbasını çok severdi. Zehirli dikenleri olduğu için iskorpitleri güzelce bir tulum çıkarır, dikenlerini çöpe atar bağırsaklarını Arap’a verirdi. Çakısıyla löp etlerinden kestiği birkaç parçayı Edi’ye, onun balık ayıkladığını görüp gelmişse eğer Büdü’ye de bu beyaz etlerden bolca verirdi...

Eve gidip Edi, Büdü, Arap ve daha sonra da Balıkçı, karınlarını bir güzel doyurdular iskorpitlerle. Kayığa binmek Edi’nin çok hoşuna gitmişti. Birkaç gün sabahları erkenden kalkıp Balıkçı denizden ağlarını kaldırmaya giderken o da peşine takılıp sandala atladı. Geç kaldığı bir sabah yine Balıkçı’yı rıhtımda beklemeye gitti. Rıhtımda canı sıkılıp iskeleye doğru yürüdü. En ucuna kadar gidip orada beklemeye karar verdi sahibini. İskelenin en ucundaki babaların yanına gidip birinin üstüne çıkarak oturdu. Edi, Balıkçı’nın gelecek olduğu yöne doğru bakarken yaramaz bir çocuğun itmesiyle denize düştü. Çok korkmuştu. O güne değin hiç girmemişti denize, nasıl yüzülür bilmiyordu. Çocuk onu denize ittiğinde biraz derine doğru inmiş, daha sonra da çabalayarak suyun yüzüne çıkmıştı. Ayaklarını oynattıkça ileri doğru gitmeye başladı. Çok rahat yüzebiliyordu. Biraz üşümüştü ama boğulmadan kıyıya değin yüzebildiğine sevinmişti. Rıhtıma kadar gittiğinde iyilik seven bir adam onu sudan alıp rıhtıma koymuştu. Çocuğa bağırıp azarladı yaptığı bu kötü davranıştan dolayı adam, Edi kendisine bunu yapanın kim olduğunu anlamak için baktığında, yavruyken onu sahibinden isteyen Zıpır Ali olduğunu gördü. “Kıskançlıktan yaptı demek, Balıkçı beni ona vermeyince” diye düşündü...

Yazın Edi’yi ağ kaldırmaya giderken sürekli götüren Balıkçı, havalar soğuyalıdan beri onu yanında götürmüyordu. O da çok erken kalkmayıp Balıkçı’nın geleceği saatlerde iskeleye iniyordu. O gün hava çok sertti. Fırtınaya yakın bir poyraz, Edi’yi iliklerine dek üşütmüştü. Nasıl olsa biraz sonra gelecek diye rıhtımdaki teknelerin bağlandığı bir babanın siperinde bekliyordu. Her zamanki geliş saati geçtiği halde yine gelmemişti Balıkçı. Havanın sert olduğunu göz önünde bulundurup onun gecikmesinin doğallığına karar verdi Edi. Bir süre daha meraklanmadan bekledi. Yine gelmemişti yaşlı adam. Nerede kalmış olabilirdi ki?

Öğle olduğu halde gelmemesi Balıkçı’yı tanıyanları telaşlandırmıştı. Amcakızının oğlu Ünal, diğer balıkçılara soruyordu dayısını görüp görmediklerini. Biri görmüştü içlerinde. Dip ağlarından biri takılmış, onu kurtarmak için uğraşıyormuş Balıkçı, adamın söylediğine göre. Adamın yardım önerisine karşılık da, “Ben hallederim sen git” deyip onu yolundan alıkoymamıştı.

Akşam olduğunda da onun gelmediğini gören diğer balıkçılar birkaç kayıkla birlikte onu aramaya gittiler. Döndüklerinde ne kendisini ne de sandalını bulabildiklerini söylediler. O gece sabaha dek iskelede soğuktan tir tir titreyerek bekledi sahibini Edi. Sabahın ilk ışıklarında da umudunu kesip, yorgun ve uykusuz, Balıkçı’yla birlikte yaşadığı eski kerpiç evlerine döndü.
 

Balıkçı’nın o saatten sonra eve dönmeyeceğini düşünen Edi, eski kerpiç evlerine döndüğünde çok üzgündü. Yaşlı Balıkçı olmadan ne yapardı o. Evde yalnız kalmak canını çok sıktığı için yandaki binada oturan Büdü’yü çağırmak üzere dışarıya çıktı. Birkaç miyavlamadan sonra kardeşinin sesini duyan Büdü inmişti aşağıya. Üstelik de büyümeye başlamış olan iki yavrusuyla. Büdü’nün diğer iki yavrusunu kedi sever komşuları annesi gibi akıllı olurlar diye isteyip almışlardı.

O gün Büdü ve iki yavrusuyla güzel vakit geçiren Edi, dostu Balıkçı’yı unutmuş gibiydi. Kardeşinden ve yeğenlerinden ayrılmak zorunda kaldı karanlık basınca. Evde, sanki kahveden gelecekmiş gibi Balıkçı’yı bir süre bekledi. Karnı da acıkmaya başlamıştı. O gece sabaha dek doğru dürüst uyumadı açlıktan.

Sabah olduğunda ilk işi iskeleye inmek oldu. Umudunu yitirmek üzere olduğu Balıkçı’dan belki haber alabilirim diye düşünüyordu. Bir de, diğer balıkçıların kedilere attığı balıklardan bir iki tane kapıp, karnını doyurabileceğini sanıyordu. Erken gittiği için ağlarını toplayıp rıhtıma dönen balıkçı olmamıştı daha. Ama kendisi gibi erken gelen kediler vardı. Edi’yi görünce çıkardıkları bazı seslerle onun gelişinden memnun olmadıkları anlaşılıyordu. Edi bir kıyıya büzülmesine karşın, onu Balıkçı’dan en çok kıskanan sarı beyaz renkli, iri bir kedi gelip başına dikildi. Edi, kavgaya tutuştuklarında ondan iyi bir dayak yiyeceğini bildiği için iyice büzülmüş, yalvarırcasına yanına gelen kedi azmanına bakıyordu. Diğer kediler de onları izlemek, Edi’nin yiyeceği dayağı görüp zevk almak için bekliyorlardı.

Olan olmuştu. Edi’nin bir kıyıda büzülmesi, iri kedinin yüzüne yalvarırcasına bakması işe yaramamıştı. Yaşamında ilk kez dayak yiyordu. İri kedinin tırmıkları yetmiyormuş gibi, diğer kediler de fırsat buldukça sağdan soldan tırmıklıyorlardı Edi’yi. Çünkü hepsi Balıkçı’nın ona karşı duyduğu sevgiyi kıskanıyorlardı. Hiç biri herhangi bir balıkçının sandalına binip, onunla birlikte denizde gezi yapmamıştı. Ama Edi’nin bir suçu yoktu ki bunda?

Balıkçı kayıklarının seslerinin duyulmasıyla Edi dayaktan kurtulmuştu. Hepsi rıhtıma toplanan kediler onu şimdilik unutmuşlardı. Ağlarını rıhtımda temizleyen balıkçıların attıkları balıkları kapıp yiyen kedileri gördükçe ağzının suları akıyordu Edi’nin. Karnı iyice acıkmıştı. Ağlar temizlenip, kedilere atılan balık kalmayınca da umudu iyice bitmiş ve birkaç yerinden akan kanların kurumasıyla iki renk çıktığı eve üç renk olarak dönüyordu.

Evin önüne giden Edi, Arap’ı uykudan uyanmış, gerinirken gördü. Gerindikten sonra da silkelendi köpek. Çevresine bakarken üzerinde kan kurularıyla gelen Edi’yi gördü. Çok az yaptığı şeyi yineleyerek gök gürültüsünü andıran sesiyle birkaç kez havladı. Bu onun kızdığını gösterirdi. Çok sakin bir köpek olmasına karşın, kızınca hep böyle yapar, gök gürültüsünü andıran sesiyle havlardı. Edi yanına yaklaşınca göz göze geldiler. İkisinin gözlerinde de sevgi şimşekleri çaktı. O ana dek kendini tutan Edi’nin gözlerinde iki damla yaş belirdi.

Koca köpek Edi’yi bir süre yalayıp kanlarını temizledikten sonra, onu iki ön ayağının arasına yatırmış, sanki küçük çocuğunu kucaklamış, sevgi dolu bir baba gibi bağrına basmıştı. Sabaha dek açlıktan ve Balıkçı’nın üzüntüsünden uyuyamayan Edi, bu sevgi sıcaklığıyla bir an açlığını unutup uykuya dalmıştı. Sahibi, elinde büyük bir parça ekmekle kapıya çıktığında Arap, bunun kendisi için olduğunu anlamıştı. Yavaşça sağ ön bacağını çekerek başını yere bıraktı Edi’nin ve gidip sahibinden ekmek parçasını aldı. Yarısından fazlasını yedi, karnı tam doymamıştı ama kalanını da Edi’ye bıraktı. Onun aç olduğunu çok iyi biliyordu. Balıkçı’nın dönmediği sabahtan beri onun hiçbir şey yiyemediğini, üstündeki kanların kapacağı bir tek balık için olduğunu da biliyordu.

Ertesi gün sokaklarda, belki birileri yemek artıklarını dökmüştür diye gezerken hiç ummadığı bir şey geldi başına. Sırtına gelen bir taşla havalanıp, bir kez de yuvarlanmıştı. Ne olduğunu anlamak için baktığında da Zıpır Ali’nin kendisine ikinci taşı atmak için hazırlandığını gördü. Bir yandan da hem Balıkçı’ya hem de Edi’ye sövüyordu Zıpır Ali... “Namusuz kedi seni. Namusuz balıkçının namusuz kedisi. Madem benim olmadın, ben de seni kimseye yar etmem. Öldüreyim de gör sen... Al sana” deyip savurduğu taş, Edi çevik davranıp kenara sıçramasaydı tam başına gelecekti. O hızla ve o büyüklükteki taş gerçekten öldürebilirdi zavallı kediyi. Edi, tüm gücüyle koşarak oradan uzaklaştı. Diğer kedilerin kıskançlığı derken bir de bu Zıpır Ali’ninki çıkmıştı başına. Bir yandan koşup bir yandan da içinde bulunduğu bu durumda ne yapacağını düşünüyordu Edi.

Kardeşi durumu bildiği halde, kendisinden artırıp yiyecek bir şeyler getirmiyordu ona. Büdü, sahibinin verdiği yiyeceklerden bir kısmını Edi için saklamak istese de, büyümekte olan yavruları ayırdıklarını yiyorlardı. Ünal da yanlarındaki binada aç bir kedi olduğunu bir türlü düşünemiyordu. Üçüncü akşam yine aç ve yalnız yatacaktı Edi. Boş yatağa dalgın gözlerle bakıp Balıkçı’yı anımsıyor ve hüzünleniyordu. Uykusuzluğa daha fazla dayanamayıp gözlerini kapadı.

Balıkçı gelmediği için onun yakın arkadaşlarından biri Edi’ye sahip çıkmıştı. Onu evine götürüp eşine tanıttıktan sonra, karnını ciğerle doyurdu. Adam Balıkçı’dan da cömertti. Sabah balıktan gelişlerinde en güzel balıkları ona verip kalanını satıyordu. Ağ toplamaya giderken onu da yanında götürüyordu. Evin çocuğu kucağından indirmiyordu Edi’yi. Çok mutluydu kedicik. Yeni sahipleri de onu en az eski sahibi Balıkçı kadar seviyorlardı. Bu mutluluk çok uzun sürmedi. Rüyalar ne kadar uzun sürebilirdi ki? Bir sıçanın tıkırtısıyla uyanmıştı Edi. Gördüğünün rüya olduğuna çok üzülmüştü. Bu rüyasını bozan sıçanın arkasına düştü. Hem karnını doyuracaktı ve hem de bu güzel rüyasını bozan sıçandan öcünü alacaktı. Çatıya çıktı, sabah olduğunda hâlâ peşinde koşuyordu. Tüm uğraşına karşın yakalayamamıştı sıçanı. Daha sonra da bir yerlere saklanan sıçan, kurtulmuştu Edi’nin pençelerinden.

Bir yandan uykusuzluk bir yandan açlık, yavaş yavaş halsizleştiriyordu Edi’yi. Kendisinin sıçan falan yakalayamayacağına iyice inandıktan sonra iskeleye gitmeye karar verdi yine. Bir iki balık kapıp karnını doyurmaktan başka çare yoktu. Belki gece rüyasında gördüğü adama da rastlarım diye düşündü. Rüyasının gerçek olabileceğini umuyordu. Balıkçı’nın yakın dostu olan bu adam, Edi onunla birlikte kahveye gittiğinde kendisini birkaç kere sevmişti.

Yine balıkçılar dönmeden gitmişti rıhtıma. Kendisini döven iri kedi ve onunla birlikte birkaçı daha gelmişlerdi. Gidip yakındaki bir palamar taşının* arkasına saklandı. Gözleri Balıkçı’yla birçok kez birlikte dolaştığı denize bakıp daldı. Süt liman dedikleri bir hava vardı. Balıkçılar, deniz böyle süt limanlık olduğunda, onu tanımlarlarken “Karınca su içer” derlerdi. Edi, kendisini ilk kez denize atan Zıpır Ali’yi düşündü. Ne isterdi bu çocuk zavallı hayvanlardan. Acaba annesi, babası onu çok mu dövüyorlar da bize böyle düşmanlık yapıyor diye düşündü Edi.

İkinci kez atılmıştı denize Edi. Buna atılmak da denilemezdi pek. Çok sıcak bir yaz günü, pek denize girmeyen yaşlı Balıkçı, o gün soyunup yüzmeye başladığında ona bakıp miyavlamıştı Edi.

“Sen de mi yüzmek istiyorsun yoksa?” diye ona soran Balıkçı gelip Edi’yi kumsaldan alıp, kıyıdan epeyce uzaklara kadar götürüp bırakmıştı. Kedilerin çok iyi yüzdüğünü bilmesine karşın o da kıyıya dek yanında yüzmüştü Edi’nin. Kedicik kıyıya çıkmayıp yeniden derin sulara doğru yüzmeye başladığında Balıkçı onun bu haline kahkahalarla gülmüştü. O gün tam bir saat suda kalmıştı balıkçıyla birlikte Edi.

Dalgın gözlerle bunları düşünen Edi, ağlarını toplamaktan dönen balıkçı kayıklarının motor seslerini duyunca kendine geldi. Yüreği de güm güm atıyordu. Geçen sefer yediği tırmıkların acısını halen duyabiliyordu bedeninde. Genç balıkçılardan biri gelmiş rıhtımda ağlarını temizlemeye başlamıştı. Diğer kediler kendilerine balık atacak balıkçıya dikmişlerdi gözlerini. Sağa sola bakmadıkları için, gözlerini kendilerine dikip, korkuyla yanlarına yaklaşan Edi’yi görmüyorlardı. Bir iki kedi kaptıkları balıkları yerken iri kedi balık kapamamanın kızgınlığını yaşıyordu. Bu kez kesinlikle kendisi kapmak için hazırlık yapıyordu. Yaptığı hazırlık da sağındaki ve solundaki kedilere birer sıkı tırmık atıp onları korkutmaktı. Balıkçı, irice bir lapinaya bakıp, satılık balıkların içine koyup koymamakta duraksadı. Yüz gram ağırlığında vardı Lapina. Mavi, yeşil, kahverengi renklerle gökkuşağı gibi rengârenkti. Görünüşü güzel olan bu balık biraz kılçıklı biraz da lezzetsiz olurdu. Balıkçı atsa diye gözünün içine bakan iri kedi bir yandan da düşler kurup yalanıyordu.

Genç balıkçı, kendisine yanık yanık bakan iri kediye acıyıp lapinayı rıhtıma attı. Diğer kediler bu yüz gramlık lapina yüzünden başlarına geleceği çok iyi bildiklerinden, atılan balığı kapmak için en küçük bir devinim göstermemişlerdi. O yüzden de atılan balığın kendi kısmeti olduğuna inanan iri kedi yavaş davranmıştı. Onun bu yavaşlığından yararlanan Edi, tüm kedi çevikliğini kullanıp kapıvermişti balığı. Neye uğradığını şaşıran iri kedi, kendisinin balığını kapma yürekliliğini gösteren kediye baktığında, onun üç gün önce kendisinden bir güzel dayak yiyen Balıkçı’nın sevgili kedisi Edi olduğun gördü. Ağzında yüz gramlık balıkla ne kadar kaçabilir diye düşünüp, gözlerinde alaylı bir gülüşle, ağzında balıkla henüz kaçmak için davranmayıp ne yapacağını düşünen Edi’ye baktı. Gözlerindeki öylesine acımasız bir gülüştü ki, Edi korkudan bir an ağzındaki balığı bırakıp tüm hızıyla kaçmayı düşündü.

İri kedi de Edi’nin ne düşündüğünü anlamış hiç acele etmiyordu. Hatta balıkçı tarafından kendi ayaklarının dibine atılmış küçük bir izmariti kapmak için hiçbir çaba göstermemişti. Sesinin tüm gücüyle öyle bir bağırdı ki iri kedi, yalnız Edi değil, orada bulunan kedilerin hepsi korkudan büzülüp kalmışlardı. Edi’nin bu bağırıştan korkmaması olanaksızdı. Ağzındaki balığı bırakmış, hiç olmazsa bari dayak yemeyeyim diye, tam kaçmaya hazırlanırken tepesinde bir gök gürültüsü duyup olduğu yere çakılmıştı. Aslında bu gök gürültüsü değildi; o gün kardeşi Büdü’ye bu olayı anlatırken öyle söylemişti Edi.

Bir süre geçtikten sonra korkuyla başını geriye doğru çeviren Edi, Arap’ın tüm görkemiyle arkasında durduğunu, iri kedinin büzülüp almaktan caydığı lapinayı ağzına alarak, kendisine “Gel benimle” der gibi baktığını gördü. Birlikte Arap’ın yattığı yere gittiklerinde, koca köpek keskin dişleriyle balığı yarısından bölüp, kuyruk tarafını Edi’nin önüne koydu. Yarısını da kendisi bir güzel yedi.

Günlerden beri ilk kez karnını doyurabilmişti Arap’ın sayesinde Edi. Bugün tamam da yarın ne yapacağız acaba diye düşündüğünde, bundan sonra iskeleye Arap’la birlikte gitmek geldi aklına. Öyle de yaptılar ondan sonraki iki gün.

Ertesi gün gittiklerinde başlarından geçen olay Edi’nin çok hoşuna gitmişti. Onu kimden duysa gülmeden edemiyordu. Kedileri bile güldüren bu olay şuydu: Kedilerin korkuyla yanına sokulabildikleri Arap, hiç hak geçirmeden hepsinin eşit doyacağı biçimde atılan balıkları kapmalarını sağlamıştı. Hatta iri kediye biraz torpil yapıp onun bedeninin gereksinimini göz önüne alarak biraz daha fazla balık kapmasına izin vermişti. Kendisi de iri kedi kadar balık yiyip daha sonra sahibinin vereceği ekmekle karnını doyurmuştu. Arap’ın sağladığı bu hakça bölüşümden sonra, komik olay şöyle gelişmişti. Rıhtımdan eve dönerlerken Edi çok neşeliydi. Hiç olmazsa sabahları karınlarını doyurabilme olanağını Arap’ın sayesinde bulabilmişti. Hoplaya zıplaya kendi evlerine doğru giderken karşıdan gelen Zıpır Ali’yi gördü Edi. Başka zaman olsaydı kaçıp kendisine bir zarar vermemesi için önlem alırdı. Özellikle kaçmayıp onun kendisine sataşmasını bekledi. Zıpır Ali, nasıl olsa yine taş atacak ya da bir sopa bulup kendisini kovalayacaktı.

Tam da düşündüğü gibi oldu. Edi’yi gören Ali yerden bir taş kapıp, “Ulan namusuz kedi, ben sana karşıma çıkmayacaksın demedim mi?” deyip bir taş fırlatmaya kalktı. Bunu gören Arap öyle bir havlayıp üzerine yürüdü ki, Ali’nin eli havada kaldı. Çocuk zor kaçtı elindeki taşla. Onun korkup kaçması değil de asıl olay, annesinin komşusuna söylediğiydi. Ali, Arap’ın korkusundan donuna işemişti. O günden sonra bunu duyan çocuklar ona “Çişli Ali” adını taktılar. Edi’nin güldüğü olay buydu işte.

Ali’nin olayından bir gün sonra, Arap’la Edi rıhtımdan döndükten sonra yine koyun koyuna yatmışlar, soğuyan havada birbirlerini ısıtmaya çalışıyorlardı. Ünal’ın yıldırım gibi koşarak eve doğru geldiğini gördüler. Çocuk, bir yandan koşuyor bir yandan da bağırıyordu:

 

“Anne, Hüseyin dayım gelmiş.”

 

Bunu yineleyerek eve girdiğinde o, Edi de Arap da ayağa fırlamışlardı bile. Koşarak kahvehanelerin olduğu yere gittiler. Giderken onları gören Çişli Ali, feryat ederek yeni çıkmış olduğu evlerinin önünden geriye dönüp kendisini kapılarından içeriye zor attı. Ali, “Anne, yetiş gene geliyor” diye bağırıyordu eve gerisin geri girerken.

Kahvenin önüne gittiklerinde herkes, köyün sevilen insanlarından biri olan Balıkçı’nın başına toplanmışlardı. Balıkçı, olanları anlatıyordu çevresini saran kalabalığa:

“Takılan ağımı kurtarmaya çalışırken fırtına patladı. Baktım ağ kopmuyor, sandala aldıklarımı da denize geri attım. Motoru çalıştırmak istedim ama ıslanan bujiler yüzünden bunu yapamadım. Küreklere asıldım, kıyıyı bir türlü yakalayamıyordum. Epeyce uğraştıktan sonra yapacağım pek bir şey olmadığını anlayıp bıraktım kürekleri. Çok da yorulmuştum bu arada. Karşı kıyıya yaklaştıkça dalgalar büyüyordu. Kıyıya yanaşabilmem olanaksızdı ve sandalım hızla kayalık bir yere doğru gidiyordu. Sonunda kayalara çarpan sandal delindi. Ben epeyce bir uğraştan sonra bir kayanın üzerine tırmanabildim.”

 

Balıkçı, bu sırada kendisine miyavlayan kedisini gördü ve gözlerinde bir sevinç şimşeği çaktı. Onu kucağına alıp sırtını okşadıktan sonra konuşmasını sürdürdü:

 

“Ertesi gün beni bulduklarında, halen fırtınanın dinmesini bekliyordum, denizin ortasındaki o kayanın üstünde. Fırtına yavaşlayıp beni oradan aldıklarında yürüyecek durumda değildim. Bir sandala koyup iskeleye götürdüler. Oradan da bir minibüse atıp hastaneye.”

“Bizi çok korkuttun” dedi balıkçı arkadaşlarından biri.

“Açıkçası ben de korktum arkadaşlar. Diyeceksiniz ki yalnız, yaşlı bir adamsın. Ölsen ne olur? Belki haklısınız ama inanın umudumu yitirdiğim zaman, bu kış günleri birlikte yatıp birbirimizi ısıttığımız Edi’yi ve kapımın önünde yatıp benim balıktan dönmemi bekleyen şu Arap’ı düşündüm hep. Onun için de Edi ve Arap’la birlikte biraz daha yaşamak istedim. Demek, dedim kendi kendime, hayvanlar da insanları yaşama bağlayabiliyorlar.”

 

Balıkçı bunları söylerken Arap onun ellerini yalıyor, Edi bacaklarına sürtünüyordu...
 

 

*Palamar taşı:Eskiden gemi halatlarının bağlandığı, bir bölümü kuma gömülmüş silindir biçiminde beyaz mermer.

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.