Minnoş ile adsız

  • 17.08.2013 00:00

 Kedileri çok severdi Barış. Kedi sevmek için, her gün arkadaşı Ünal’ların evine gider akşama dek orada kalırdı. Annesi buna bir çare bulması gerektiğini düşünüyordu. Her gün komşularına gitmesini istemiyordu oğlunun. Onun, kedi sevmek için gidip komşularını tedirgin ettiğini düşünüyordu. Babasıyla annesi bu konuyu kendi aralarında konuşup Barış’a bir kedi almaya karar verdiler. Hem Barış her gün kedi sevmeye gidip komşularını sıkıntıya sokmayacak ve hem de son günlerde evlerinin kilerinde gördükleri farelerden kurtulmak için çare bulmuş olacaklardı. Anne ve babasının bu kararını duyunca öylesine sevinmişti ki Barış, içinden kanat takıp uçmak geldi.

Komşularının doğuran kedilerinin yavrularından en güzelini seçtiler. Bu tıpkı annesine benzeyen beyaz bir yavruydu. Biraz anne sütüyle büyümesini bekleyip sonra da evlerine aldılar yavruyu. Barış onunla oynamaktan ders çalışamaz olmuştu. O da öyle bir maskaraydı ki sevmemek olanaksızdı. Annesi ve babası derslerini kedi yüzünden aksatan Barış’la konuşup, onun günün belli saatlerinde kediyle oynamasını ve diğer saatlerde de derslerini çalışmasını istediler. Yavruyu geri verebileceklerini söyleyip onun yine eskisi gibi çalışkan bir öğrenci olmasını sağladılar. Barış odasına girdiğinde kediyi dışarıda bırakıyordu. Dışarıda kalan kedi Barış’ın annesinin yanına gidip ona öyle oyunlar yapıyordu ki kadının ilgisiz kalması olanaksızdı. İşini gücünü bırakan kadın Barış’a belli etmeden yavruyla oynuyordu. Hastalık gibi, babaya da bulaşmıştı kedi yavrusunu sevip onunla oynamak. İşten yorgun argın gelip koltuğa oturduğunda maskara kedi onun kucağına atlar yaptığı oyunlarla adamı kendisiyle oynamaya zorlar, bunu da başarırdı. Evin eğlencesi olmuştu. Üçü birden günlerce düşünüp sonunda Barış’ın istediği Minnoş adını koydular yavruya.

    Minnoş kedi değil de evin dördüncü kişisiydi sanki. Aletli jimnastik yapan sporculara taş çıkartırcasına oyunlar yapıyordu eline geçirdiği gereçlerle. Oynayacak hiçbir şey bulamadığında boynundaki mavi boncukla oynuyordu. En iyi oyun arkadaşı aynadaki kendi görüntüsüydü. Onunla oynarken sık sık aynaya toslardı suratını. Geceleri barışın yorganının üstünde yatardı. Birkaç kez de çocuğu uykusundan uyandırmıştı Minnoş. Uykusunda kıpırdayıp elini kolunu salladığında Minnoş oyun yapıyor sanıp onun elini tırmalıyordu. Uyanan Barış Minnoş’u çok sevdiği için canın acımasına aldırmayıp hiç sesini çıkarmıyordu. Onu odasından dışarı çıkarıp kapıyı kapatmak istemiyordu. Yalnız kalınca üzüleceğini, buna neden olduğu için de kedisinin kendisine darılacağını düşünüyordu.

    Minnoş’un hep öyle kalmasını istiyorlardı evdekiler, ama zaman durmuyordu. Üstelik de kilerdeki fareler, iki derken üç, üç derken dört olmuş, durmadan da çoğalmayı sürdürüyorlardı. Minnoş’un fareleri yakalaması için bir an önce büyümesi gerekiyordu. Sahipleri onu en güzel yiyeceklerle, özel kedi mamalarıyla büyütüyorlardı güçlü olsun diye. Güçlü de olacağa benziyordu Minnoş, kemikleri kardeşlerinden iri olmaya başlamıştı.

    Minnoş altı aylık olduğunda Barış’ın annesi onu denemek için kilere bırakmıştı. Aradan birkaç saat geçtikten sonra gidip bakmak istedi. Belki birkaç fare de yakalamıştır diye umuyordu; çünkü son günlerde fareler çoğalmış, her kilere indiğinde kadının ayaklarının dibinde cirit atar olmuşlardı. Kilerin kapısını açıp baktığında Minnoş’u göremedi. Işığı da yakıp çevreyi denetlemeye başladı. Bir süre sonra da görebildi fare yakalamak için bıraktıkları kediyi. Yatmış, farelerden birine yalatıyordu kendisini. Yanlarındaki iki fare de aşırdıkları peyniri yiyorlardı. Minnoş bu durumdan çok mutluydu. Barış’ın annesi çok şaşırmıştı gördüğü duruma. Yanına kadar gitti Minnoş’un, onu gören fare ok gibi kaçıp kayboldu. Zevkten gözlerini yummuş olan kedinin kadının geldiğinden haberi yoktu. Biraz zaman geçip de niye yalamıyor bu fare beni diye gözlerini açıp baktığında tepesine dikilmiş şaşkın şaşkın kendisini izleyen kadını gördü. Senin ne işin var burada, keyfimi kaçırdın der gibi bakıyordu kadına Minnoş...

     Minnoş’un bu durumu evdekileri şaşırttı. İşe yaramamıştı umutla büyüttükleri kedi. Hazırlop yemeye alışmış Minnoş’un, çalışıp emeğiyle kendisine yiyecek bulmak işine gelmemişti. Fareleri yakalayıp onları yiyeceğine, onlarla arkadaş olmayı yeğlemişti. Böylece hem kendini boşu boşuna yormamış ve hem de oynamak için yeni arkadaşlar bulmuş oluyordu. Fareler de bir kediyle dost olmaktan çok mutlu olduklarından onu yalayıp tüylerini parlatıyorlardı.

    Adsız, bir sokak kedisiydi. Sokakta doğmuş ve sokakta büyümüştü. Karnını da sokaktan doyuruyordu. Kendisini bir ay kadar emziren annesi bir gün ortalardan kaybolmuş, ondan sonra da bir daha gören olmamıştı. Adsız hangi çöp tenekesinde daha çok yiyecek olduğunu, hangi lokantanın aşçısının iyi yürekli olup kendisine bir parça et atacağını daha çok küçük yaşlarda öğrenmişti. Yıkılmaya yüz tuttuğundan oturanlarca boşaltılmış bir evin bahçesindeki kömürlüğe yer yapmıştı kendisi için. Ağzıyla sürükleyip götürdüğü birkaç paçavrayla yer yapmıştı kendisine. İrileşip güçleninceye dek çok çekmişti kendisinden büyük sokak kedilerinden. Ne zaman bir lokma bir şey bulsa yemek için, tepesinde kendisinden güçlü bir kedi biterdi hemen. Kendisiyle ilgilenen kimse olmadığı için ona ev kedileri gibi ad koyan da olmamıştı. (‘Adsız’ adını daha sonra Minnoş’un sahibi Barış koyacaktı kendisine.) Bırakın ad koymalarını, bol bol tekmelemişlerdi insanlar onu...

    En iyi arkadaşı kendisiyle aynı yaşta olan tekir bir kediydi. Onunla da arkadaşlıkları şöyle başlamıştı. Adsız, bir gün açlıktan bayılacak gibi olmuştu. O gün tüm sokakları gezmiş bir lokma yiyecek bulamamıştı karnını doyurmak için. Kendisini bu durumda gören tekir kedi ona acımış ve ağzındaki büyükçe bir balığı Adsız’a vermişti. Karnını doyurup kendine gelen Adsız, tekir kediye çok teşekkür etmiş, iyiliğini bir gün ödemek istediğini anlatmıştı ona. Tekir kedi, kendisine böyle teşekkür edip iyiliğinin değerini anlayan Adsız’dan hoşlanmıştı. Ertesi sabah erkenden onu, ağlarını temizleyen yaşlı bir balıkçının yanına götürmüştü tekir renkli kedi. Balıkçı balıkhanede iyi para edecek balıkları kendisine ayırıp diğerlerini, yanında gözlerini kendisine dikip bakan aç kedilere atıyordu. Balıkları kapışmak için birbirleriyle kavga eden kedilere kızıyor ve: “Hepinize var, kavga edip durmayın bakayım” diye bağırıyordu onlara. Kavgacı kedilere kızdığı için de en sessiz ve bir kıyıda arsızlık yapmadan bekleyenlere atıyordu balıkları. Tekir kedi de bir kıyıda sessizce bekleyenlerden olduğundan kavgacı ve arsızlardan çok balık yemişti. Arkadaşını örnek alan Adsız da onun gibi bir kıyıda sessizce beklemişti. Bu yeni gelen kedinin ayırtına varan balıkçı, “Yeni konuğumuz var demek, sana bir hoş geldin diyelim” deyip ona, satmak için ayırdığı balıklardan en büyüğünü atmıştı.

    Her sabah gelip karınlarını burada doyurmuştu iki arkadaş. Bir gün tekir kedinin sarhoş bir sürücünün kullandığı bir otomobilin altında kalıp ölmesiyle bu arkadaşlık bitmişti. Birkaç zaman sonra, balıkçı da gelmez oldu her zaman ağlarının temizlediği yere. Balığı çok seven Adsız da karnını başka yerlerde doyurmak için yine sokaklara düşmüştü...

Aylardan Mart’tı ve karlı bir kış günüydü. Minnoş, başını cama dayamış yağan karları izliyordu. Bir yandan da düşünüyordu; ev sahipleri, eskisi kadar sevmiyordu onu; ne olacaktı bu işin sonu? Evdeki fareleri yakalamıyor diye kızıyorlardı Minnoş’a. Bir gün önce ne olursa olsun şu farelerden birkaç tanesini yakalayayım diye saldırmış, fakat hiç birini yakalayamamıştı. Yalnız yakalayamamakla kalsa yine iyi; fareler gülüp dalga geçmişlerdi onunla. “Ne yapsam da yakalasam benimle dalga geçen şu fareleri” diye yoruyordu kafasını, yoksa bu sevgisizlik onun canını çok sıkıyordu. Sevilmeye alışmıştı...

    Bir yandan bunları düşünüp bir yandan da sokağı izleyen Minnoş, sokakta iki küçük kuşun soğuktan ve lapa lapa yağan kardan sersemlemiş ne yapacaklarını şaşırmış durumda ortalıkta gezindiğini gördü. Kuşlarla oynamak geldi içinden Minnoş’un. Karların üstünde hoplayıp zıplayıp hem kendini eğlendirmek hem de şaşkın şaşkın ortalarda gezen kuşları eğlendirmek istedi canı. Barış’ın annesi bakkala giderken o da çıktı dışarıya. Kadın onu içeriye sokmak istedi. “Bu karda kışta ne işin var senin sokakta” dedi ama o dinlemeyip fırladı sokağa. “Git bakalım, biraz sonra titreyerek gelirsin” deyip bakkala gitti kadın.

     Minnoş, oynayıp eğlenmek için tam yaklaşıyordu ki kuşların yanına, kara bir kedinin yavaşça yaklaşmakta olduğunu gördü. Kuşlara doğru yaklaşan bu kedi Adsız’dı. İki günden beri de ağzına bir lokma yiyecek koymamıştı. Sersem sersem ortalarda dolaşan bu kuşlardan birini yakalayıp yemek için can atıyordu. Onun amacının kötü olduğunu gördü Minnoş. Bu kara kedinin sanki üzerlerine atlayıp soğuktan ve kardan bunalmış minik kuşlara bir kötülüğü dokunacakmış gibi geldi ona. Tüm gücüyle, “miyaaav” diye bağırdı Minnoş. Bu sesi duyan iki kuş uçup uzaklaştılar oradan. Ne olduğunu anlayamayan Adsız, sesin geldiği yöne baktığında boynunda süs boncuklarıyla karlarla aynı renk olan Minnoş’u gördü. Öylesine kızdı ki ona. Minnoş’un ev kedisi olduğunu ve karnının da başkalarınca doyurulduğunu hemen anlamıştı onun görünüşünden. Büyük bir öfkeyle kuşları kaçıran bu ev kedisinin yanına yaklaştı, yaptığının cezasını vermek istiyordu ona. Minnoş da ona yaklaşıyordu. Yaptığının ayıp olduğunu zavallı kuşları rahatsız etmenin ne denli kötü bir şey olduğunu anlatacaktı. Öfkesinden deliye dönen Adsız, bağırdı Minnoş’a:

    “Niye kaçırdın kuşları?”

“Bir kötülük yapacağından korktum onlara.”

“Karın doyurmak ne zamandan beri kötülük oluyor?

 

    Minnoş çok şaşırmıştı. “Karın doyurmak dediğine göre, yalnız korkutmakla kalmayıp, bu kara kedi yiyecekti o minik kuşları demek” dedi kendi kendine. Aklı hiç ermemişti bu işe Minnoş’un:

   “Yiyecektin demek o güzel kuşları?”

“Yok, kartopu oynayacaktım onlarla. Ne dediğini kulakların duyuyor mu senin?

“Nasıl olur kardeş, ne yaptılar ki onlar sana da yemeye kalkıyorsun o zavallı kuşları?”

“Sende biraz kaçıklık var sanırım?”

“Niye kaçıklık olsun? Asıl zavallı minik kuşları yemek isteyen acımasız kedilerde bir kaçıklık olur. Bense kuşları çok severim.”

“Ben de severim. Bir yesen tadına doyamazsın. O zaman daha çok seversin onları”

“Nasıl da acımasız konuşuyorsun kardeş?”

“Bana bak, sen hiç açlık çektin mi yaşamın boyunca?”

“Niye açlık çekecekmişim? Ben ev kedisiyim.”

“Ben iki günden beri bir şey koymadım ağzıma. Açlıktan ölmek üzereyim. Ondan haberin var mı senin, sayın ev kedisi?”

    

Minnoş, bu iki gündür aç olduğunu söyleyen sokak kedisine ilk kez dikkatlice baktı. Gerçekten karnı içine göçmüş, dermansızlığı gözlerinden belli oluyordu. Yorgun ve aç yüzüne biraz daha dikkatlice bakınca karşısındakinin epeyce güzel ve yakışıklı bir kedi olduğunu görmüştü. Çirkin görünüşü açlıktan ve kirdendi.

    

“Demek iki gündür ağzına bir lokma bir şey girmedi?”

“Girmedi ya. Senin için karnını doyurmak sorun olmuyor. Ekmek elden, su gölden.”

“Sanırım haklısın. Yine de o minik kuşlara acıyorum ben.”

“Ben de bayılmıyorum o minik güzel kuşları yemeğe, ne çare ki açlık istemediğim şeyleri yaptırıyor bana.”

“Adın ne senin?”

“Adım mı? Güldürme beni süslü delikanlı, sokak kedilerinin adı olmaz bilmiyor musun bunu?”

“Nereden bileyim, ilk kez çıkıyorum ben sokağa. Hiç arkadaşım olmadı ki sokak kedilerinden.”

“Öğren öyleyse, sokak kedisi olduğum için benim adım yok. Boşa çene çalacak durumda da değilim ben seninle. Gidip bir şeyler bulmalıyım karnımı doyurmak için. Yoksa açlıktan gebereceğim.”

    

Adsız gitmek için davrandığında: “Dur gitme” dedi ona Minnoş. Onu ilginç bulmuş ve hoşlanmıştı bu sokak kedisinden. Adsız’ın kendisini bırakıp gitmesini istemiyordu. Onun yaşamını merak ediyor ve ondan sokak kedilerinin nasıl yaşadığını öğrenmek istiyordu. Bir yandan da “Bu sokak kedisiyle arkadaşlık yaptığımı ev sahiplerim görürlerse çok kızarlar” diye düşünmekten de kendisini alamıyordu.

     

“Gitme diyorsun bana, niye gitmeyeyim? Senin gönlünü mü eğlendireyim burada kalıp? Senin karnın tok, biraz sonra da beni sokakta bırakıp sıcacık evine gideceksin? Yattığım eski, yıkılmak üzere olan eve gideyim de, belki orada bir fare yakalayıp doyururum karnımı.”

“Fare yakalayabiliyor musun sen?”

“Ne demek o öyle?”

“Fare yakalamayı becerebiliyor musun diye soruyorum?”

“Kedilerin işi fare yakalamaktır. Fare yakalayamayan kedi olur mu be şunun sorduğu şeye bak?”

“Ben yakalayamıyorum da.”

“Güldürme beni” deyip bir süre Minnoş’la dalga geçercesine güldü Adsız. Fare yakalayamayan kedi ilk kez görüyorum, başkaları söyleseydi inanmazdım. Vay be ne kediler varmış dünyada. Hazırdan yemeye alışınca öyle oluyor demek kediler.”

“Rica etsem bizim kilerdeki fareleri de yakalar mısın? Hem karnını doyurursun hem de bana büyük bir iyilik yapmış olursun”

“Sevinerek yaparım böyle bir şeyi. Yalnız, biraz daha beklersek açlıktan fare yakalayacak güç kalmayacak bacaklarımda.”

“Hadi öyleyse gidelim.”

    

Birlikte gidip sahiplerine görünmeden bir yolunu bulup kilere girdiler. Adsız, büyük bir fare yakalayıp güzelce yedi. Minnoş’a da üsteledi ama o farenin tadına bakmadı. Kendisi için özel yapılan mamalara alıştığı için zor gelmişti çekiştire çekiştire fare yemek. O günden sonra iki kedi her gün buluşmaya başladılar. Kiler de fare kalmamıştı Adsız’ın yüzünden. Minnoş, kendi mamalarından bir kısmını saklayıp Adsız’a yediriyordu. Sahipleri, fareleri Minnoş yakaladı sanıp çok sevinmişlerdi. Artık, kendilerini farelerden kurtaran Minnoş’u eskisi gibi çok seviyorlardı.

    

İki kedinin her gün buluştuğunu görüp anlamıştı Barış. Durumu annesiyle babasına da söyledi. Minnoş’la arkadaşlık kuran kara kedinin adının olup olmadığını bilmediği için de ona Adsız adını takmıştı. Barış, “Minnoş’ la sokak kedisi Adsız her gün buluşuyorlar haberiniz olsun” diyerek bildirmişti olayı anne ve babasına. Evdekiler böyle bir ilişkinin Minnoş’a yakışmayacağını, ne olduğu belirsiz bir sokak kedisiyle, elleriyle büyütüp eğittikleri bir ev kedisinin arkadaşlık kurmasını istememişlerdi. “Nerden baksan görgüsüz ve arsız bir sokak kedisi o” diyordu Barış’ın annesi. Uğraşıp ayağını kestiler Adsız’ın. Birkaç kez tekmelenip birçok kez de kafası Barış’ın attığı taşla yarılan Adsız, eve yaklaşmaya korkuyordu. Sokağın başında durup çok iyi arkadaş olduğu Minnoş’un gelmesini bekliyordu. Sahipleri Minnoş’u da çıkarmıyorlardı dışarıya. Günler geçtikçe arkadaşı Adsız’ı daha çok özlüyordu Minnoş. Ne yapıp edip buluşmak ve çok özlediği arkadaşını görmek istiyordu.

     

Bir gün, uğraşıp kaçtı Minnoş dışarıya. İki kedi sokağın başında buluştular. Birbirlerini çok özlemişlerdi. Adsız, ona eve geri dönüp dönmeyeceğini sorduğunda:

    

“Hayır, dönmeyeceğim” dedi o.

“Sen rahata alışıksın, sokak kedisi olarak yaşaman çok zor olur amma, bunu düşündün mü hiç?”

“Evet düşündüm. Nasıl olsa doyururuz karnımızı. Seninle kalıp özgür olmak istiyorum Adsız. Fareleri de senin yakaladığını öğrendiklerinden beri beni yine çok horluyorlar.”

“Ben birlikte olacağımıza sevinirim, ancak yine de iyi düşünmeni öneririm.”

“Ben kararımı verdim. Seni bir arkadaş olarak çok sevdim, evde de mutlu değilim hiç, onun için seninle sokaklarda aç susuz gezmeyi yeğlerim.”

“Gidelim öyleyse” deyip onu kendisinin soğuk ve yiyecek olmayan evine götürdü Adsız.

 

Günler geçtikçe Minnoş zayıflıyordu. Adsız’ın bulduğu yiyecekleri paylaştıkları için de çoğu zaman ikisinin de karnı doymuyordu. Bir gün yattıkları yere ağzında kocaman bir lüfer balığıyla geldi Adsız. Minnoş, hem sevinmiş hem de çok şaşırmıştı bu işe. “Adsız çaldı mı acaba ağzındaki balığı” diye şüphelenerek sordu ona:

“Nereden buldun ağzındaki balığı Adsız?”

“Bir balıkçının tezgâhından çaldım.”

“Çok ayıp değil mi başkasının tezgâhından balık çalmak? Hırsızlık derler buna?

“Ayıp olduğunu biliyorum. Hırsızlık yapanı da sevmem. Ancak, iki seçenek vardı önümde, ya bu balığı çalacaktım ya da ikimiz birden açlıktan ölecektik. Ölmek istemediğim için çaldım bu balığı. İki saat tezgâhın yanında bekleyip balıkçının gözünün içine baktım. Adam küçük bir balık versin de gideyim diye bekledim, vermedi. Ben de o uzaklaşınca tezgâhındaki bu koca lüferi kapıp kaçtım.”

    

İki kedi lüferi yerlerken konuşuyorlardı. Adsız:

 

“İnsanlar biz kedilere karşı niye böylesine acımasız Minnoş?”

“Yalnız kedilere karşı mı acımasız sanıyorsun insanları sen Adsız? Birbirlerini öldürüyorlar duymuyor musun? Sen hiç kedi savaşı diye bir şey duydun mu? Karnımız doyunca kavga ettiğimizi gördün mü sen bizim? İnsanlar tok olsun aç olsun hiç önemli değil, kavga ederler. Kavga etmekle de kalmayıp birbirlerini öldürürler.”

“Ne kadar güzel konuşuyorsun Minnoş, benim gibi sokaklarda büyümediğin nasıl da belli oluyor. Seni dinlemek çok güzel. Gerçekten doğru söylüyorsun. İnsanların arasındaki savaş hiç bitmiyor. Birbirlerini öldürmek için durmadan yeni yeni silahlar üretiyorlar.”

“O silahlara yaptıkları giderlerin milyonda birini kediler için yapsalar, şimdi biz bu balığı çalacağız diye uğraşmayıp kedi bakımevinde yaşıyor olurduk.”

“Kedi bakımevi mi? Öyle bir yer de mi var Minnoş?”

“Olmaz olur mu? Fare yakalayamayınca ben, sahiplerim beni oraya vermek için götürdüler ama Barış ağlayınca bırakmaktan caydılar bakımevine.”

“Kim kuruyor bu bakımevlerini?”

“Bazı belediyeler, küçük paralar harcayıp kurmuşlar buraları. Hiç ücret almadan gönüllü olarak çalışan hayvan severler bile var orada. Karınlarını doyurup mutlu bir yaşam sürüyorlar kediler, kendileri için yapılan bu bakımevlerinde. Köpekler için de yapmışlar aynılarından duyduğuma göre. İyi insanlar da var gördüğün gibi dünyada.”

“Keşke biz de öyle bir yerde yaşayabilsek?”

“Düşünebiliyor musun Adsız, karnımız tok, hırsızlık yapmadan ve başkalarının artıklarına gereksinme duymadan yaşamanın güzelliğini?”

“Geçen gün gittiğimiz kasap dükkânının önünde nasıl tekme vurdu bana adamın biri gördün değil mi?”

“Görmez olur muyum, ben bile bu kısa zamanda bir sürü tekme yedim insanlardan. Bakımevinde kedilere tekme atmadıkları gibi kucaklarına alıp seven insanlar da var onları. Gözlerimle gördüm?”

“Sanki rüyanı anlatıyormuşsun gibi?”

“İnanasın gelmiyor değil mi Adsız?”

“Nasıl gelsin, insanlardan o kadar çok tekme yedikten sonra?”

“Haklısın kardeşim.”

“Minnoş be?”

“Ne var Adsız?”

“Gitsek bulamaz mıyız acaba sözünü ettiğin o kedi bakımevini?

“Bilmem ki. Arabayla götürmüşlerdi beni oraya.”

“Hangi yönde olduğunu biliyor musun?”

“Güneşin doğduğu yönde.”

“Şansımızı bir denesek diyorum ben. Düşelim mi yola şu bakımevini bulmak için?”

“Çok zor bulabilmemiz bence.”

“Böyle yaşamaktansa, umuda yolculuk ederken ölelim derim ben. Ya bulursak, o zaman yaşadık deyip düşelim yollara derim ben. Gel bir deneyelim şansımızı Minnoş?”

“Haksız sayılmazsın arkadaşım. Böyle yaşamaktansa, küçük de olsa bir umut için düşülebilir yollara.”

 

İki arkadaş sokaklardan kurtulup dirlik ve esenliğe kavuşmak umuduyla kedi bakımevini bulmak için yola çıkarlar...

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.