KEDİLİ ADAM

  • 11.09.2013 00:00

 Bazen anneler çocuklarına “Yaramazlık yaparsan seni Kedili Adam’a veririm” derlerdi. Yanlış bir çocuk eğitimi olmasının yanında, aynı zamanda gerçeği yansıtmayan bir sözdü bu. Kedili Adam, çocuklara zarar verecek bir insan değildi. Bugüne dek kimseye kötülüğü olmamıştı onun.


Nereden geldiğini kimse bilmezdi bu turizm ilçesine Kedili Adam’ın. Adını da ilçe polisinin dışında kimse bilmezdi. Herkesin ona “Kedili Adam” demesinin nedeni ise, yağdan parlayan kirli, cebinin kenarı yırtık ceketinin cebinde bir kedi taşımasıydı. Kedi büyüdükçe cebi dar geldiğinden kenarını yırtmak zorunda kalmıştı. İlçeye ilk geldiğinde yavru olan cebindeki kedi, zamanla büyümüş, doğal iriliğe geldiği halde, onu halen cebinde taşırdı adam. Yaz kış çıplak ayakla dolaşan Kedili Adam, cebindeki arkadaşı üşümesin diye bir yerlerden bulduğu paçavradan kılıf biçiminde bir giysi yapmıştı ona, kışları giydirirdi.

İlçedeki iyiliksever kişilerin acıyıp verdiği şeyleri yiyerek karnını doyuran adam, ilkin kedisi yemeden bir lokma koymazdı ağzına. Yatıp kalktığı belli bir yeri yoktu, nerede olsa kıvrılıp uyurdu. Kışın boş bir depoda ya da kimsenin oturmadığı bir bağ evinde kalır, herkes onun soğuk kış günlerinde nasıl ölmediğini merak ederdi. Hatta cebinde taşıdığı kedi bile onun bu haline şaşar, kendisine kış giysisi diken bu adama acıyarak ve sevgiyle bakardı. Adam tarafından “Suzan” diye çağrılan kedicik, iki yaşında ölen kızının adını kendisine koyduğunu bilmezdi. Bilseydi ona daha çok acırdı. Karısını, beş yaşındaki oğlunu ve iki yaşındaki kızı Suzan’ı bir trafik kazasında yitiren acılı adam, kullandığı otomobiliyle yaptığı bu kazadan sonra kendisini bağışlayamamış, aklını yitirmişti. Doğup büyüdüğü yerlerde gördüğü her nesne ona çocuklarını ve çok sevdiği eşini anımsattığı için de oraları terk edip bu ilçeye kadar gelmişti. Kimseyle konuşmazdı doğru dürüst, tek dostu ve ara sıra konuştuğu cebinde taşıdığı kedisi Suzan’dı. Aslında kediyi cebinde taşımasa da Suzan, çok sevdiği bu adamın arkasından giderdi. Ama o, kedisinin sıcaklığını bedeninde duyumsamak için cebinde taşımayı yeğlerdi.

Yaşamı da kendisini cebinde taşıyan adamınkine çok benzediği için, onu kendisine benzetirdi kedicik. Suzan da annesini ve üç kardeşini bir trafik kazasında, daha doğrusu sürücü belgesi olmayan, acemi bir gencin kamyonla şoförlük öğrenmek için yaptığı bir çalışma sırasında yitirmişti. Kendisi, bulduğu küçük bir topla oynamak için annesinden ve kardeşlerinden birkaç metre uzakta olduğu için bu kazadan kurtulabilmişti. Daha bir buçuk aylıktı Suzan. Annesi güneşte yatmış, gözleri kapalı, yarı uyku halinde dinleniyordu. Kardeşleri de gözlerini kapatmış, yarı uyku halindeki annelerinin memelerini emip karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. Tam o sırada geri geri gelen kamyon, anneyi ve üç yavruyu arka tekerlerinin altına alıp pestil gibi yapmıştı.

Suzan ne yapacağını bilmez bir halde ortalarda kalmıştı. Daha hiçbir yeri bilmiyor, sütten başka şeylerle de karın doyurulabileceğine aklı ermiyordu. Erse bile nereden bulacaktı karnını doyuracağı yiyecekleri. İki gün böyle geçmişti. Belediyenin temizlik işçileri bir gün önce annesini ve üç kardeşini bir faraşa süpürüp çöp kamyonuna atmışlardı. Suzan korkudan çalıların dibine büzülüp kalmıştı, kendisini de aynı yere atacaklarını sanmış, çocuk aklınca saklanmıştı elinde çalı süpürgesi olan adamlardan. Bir gün dayanabilmişti açlığa. Zaten sokak kedisi olan annesinin, karnını zar zor doyurup biriktirebildiği sütle dört kardeş güçlükle doyurabildikleri için karınlarını, yarı açlığa alışıktı o. Tam açlığa da bir gün dayanabilmişti, o zamanlar adı olmayan Suzan. İkinci gün açlığa dayanamadığı için gücünün yettiğince bağırmaya başlamıştı. Yanından geçip gidiyordu insanlar ona hiç aldırmadan, birçoğu da neşeli kahkahalar atıyorlardı. Kendisini öyle perişan halde gördükleri hiç umurlarında değildi. Nasıl iş bu diye, çocuk aklıyla düşünüp bir anlam vermeye çalışıyordu insanların bu yaptıklarına.

Canına tak etmişti açlık ve bu sıcak yaz gününde susuzluk, dayanacak gücü kalmamıştı. Sesi de yavaş yavaş kısılıyordu, gücü azaldıkça sesi de zor duyulur olmuştu. Ölmeye yatacağım başka çare yok diye düşünmeye başladı küçük kedicik. Yine de umudunu kesmemeye çalışarak sesi bütünüyle kesilene dek bağırdı. Bitmişti, gücü kalmamıştı, yattığı bir ağacın dibinde bayılmak üzereyken bir adam yaklaştı yanına. Onu dikkatle, incitmeden avuçlarının arasına alıp bir şeyler mırıldandı ve kucağına alarak oradan ayrıldılar. Bir dükkânın önünde durdu ve bakkaldan süt istedi adam. Ona her gün yemesi için bir ekmek veren bakkal pek sevmemişti bu süt işini. İyilik olsun diye, onun ölmemesi için zaten her gün bir ekmek veriyordu. Bakkalın kedisi için süt vermek istemediğini anlayan adam, cebinden süt alacak kadar bir para bulup ona uzattı. Bugün birisi durumuna acıyıp eline sıkıştırmıştı bu parayı. Her gün yediği yavan ekmeğin yanına zeytin almayı düşünmüştü. Zeytini çok özlemişti, ziyafet gibi gelecekti bugünkü yemeği ona. Her gün yavan ekmek yemekten bıkmıştı.

Bir zamanlar para kazanabilen, ailesine sıkıntı çektirmeden bakan bir veterinerdi o. Üstelik sevgili eşi de çok güzel yemekler yapardı. Yaş günlerinde, evlilik yıldönümlerinde, kutlanacak belirli günlerde en iyi lokantalara gidip şaraplarını içip en güzel yemekleri yerlerdi eşiyle. Devlet dairesinde çalışan adam ayrıca dışarıda, özel bir veteriner kliniğinde de çalışıp para kazanırdı. Şimdi ise ekmeğin yanına alacağı birkaç yüz gramlık zeytinin parasını bakkala verip sokakta bulduğu bu siyah kedi yavrusuna süt almıştı.

Birlikte ilçeden dışarı çıkarlarken bir poşet bulup cebine koydu adam. Büyük bir çınar ağacının gölgesindeki yeşilliğin üzerine oturup kedisini yavaşça yere bıraktı. Poşetten yaptığı bir kaba süt boşaltıp kedisinin karnını bir güzel doyurdu. O gün akşama dek orada birlikte eğlendiler. Sütün kalanını poşete koyan adam kedisini de kucağını alıp ilçeye doğru yürüdü. Gittikleri yer terk edilmiş bir depoydu. Adam oradan daha önce soğuk havalarda giymek için sakladığı eski ceketini alıp giydi. “Suzan” diye çağırdığı kedisini, sağ dış cebine koydu. Başı dışarıdaydı Suzan’ın. Adamın bu havada ceket giymesine hiç gerek yoktu, bu duruma kedicik de şaşırmıştı. Akşam da olmuştu bu arada. Depoda sakladığı, öğlenden kalan yavan ekmeği yiyerek ilçeye doğru yürüdü adam. Birlikte ilçenin her yanını gezdiler ikisi. Onu hemen herkes tanıyordu ilçeye gelen turistlerin dışında. Bazılar selam veriyor, bazıları alay ediyor, bazılarıysa veba mikrobu taşıyormuş gibi uzağından geçmeye gayret gösteriyordu adamın. Çevresindekilere hiç aldırmıyordu o. “Sen bu ilçeyi hiç gezmemişsindir Suzan, baban sana gezdirsin kızım” diyordu kedisine. Suzan’ın da hoşuna gitmişti bu gezi. Ölmeye yakın kendisine gülen bu şansı düşündükçe çok mutlu oluyordu.

Zamanla büyüyen Suzan adamın cebine sığmaz oldu. Adam cebinin kenarlarından biraz yırtarak kedisinin gündüz yaşadığı cepten evi büyüttü. Geceleri koynuna alıp yatardı Suzan’ı. Soğuk kış geceleri geldiğinde birbirlerini ısıtmış olurlardı birlikte yatarak. Adam çöplükte bulduğu eski bir pamuk yatağın üzerinde yatıyordu. Üstüne de bir iyilikseverin verdiği eski, kalın paltosunu örterdi gece yatarken. Ülkenin batısındaki bu ilçe, çok soğuk olmazdı doğudakiler gibi. Yine de Şubat ayı soğuk ve yağışlı geçmişti. Üç dört yılda bir yağan kar bu yıl da yağmıştı ilçeye. Suzan ilk kez kar görüyordu. Beş santim kadar biriken karların üstünde oynayan Suzan, çevresindeki kuşları kovalayarak eğlenmişti. Kartopu oynayan çocukların sevinçlerini görüp çığlıklarını duydukça o da onlarla birlikte koşup mutlu olmuştu. Kendisini bir ağacın dibinden izleyen adam, çocuğunu izlercesine Suzan’ın mutluluğunu görüp duygulanıyordu. Suzan ona doğru yaklaştığında göz pınarlarının dolu olduğunu, biraz sonra da gözyaşlarının yanaklarına doğru süzüldüğünü gördü. Adamın bu haline çok üzülmüştü Suzan, gözyaşı dökmesini bilseydi eğer o da sahibiyle birlikte ağlayacaktı. Bunun için uğraştığı halde beceremedi. Birkaç acıklı miyavlamayla sahibine katıldı.

Soğuk Şubat ayından sonra bahar erken gelmişti, Mart ayında ağaçlar çiçeğe durmuş, güneş de bu ilkbahar başlangıcında kemiklerine dek ısıtıyordu insanları. İşte böyle havalarda ilk aşkı tatmıştı Suzan. Kedili Adam, kedisinin en doğal hakkı olduğunu biliyordu bu aşkın. Fakat kendisini düşündüren bir şey vardı. Yarın, Suzan’ın çocukları olduğunda ne yapacaktı? Kendisine ve bir tek kedisine, onun bunun yardımlarıyla zor bakabilen Kedili Adam, o kadar yavruya nasıl bakabilirdi? Doğanın yasalarına karşı koymanın da ne denli zor olduğunu biliyordu. Baştan mı kısırlaştırması gerekirdi acaba Suzan’ı. Bunu düşündüğü anda içinin ürperdiğini duyumsadı. Kızı Suzan gelmişti aklına ve onu kısırlaştırmayı düşündüğünü sanmıştı Kedili Adam. Her zaman ikisinin arasındaki ilişkiye baba kız ilişkisi olarak bakmıştı çünkü. Durumu oluruna bırakmaya, Suzan’ın aşk mutluluğunu yaşamasına karar verdi.

Aşk, meyvelerini vermek üzereydi. Suzan’ın karnı şişmiş, yürüyüşü değişmeye başlamıştı. Kedili Adam, bir yandan torunlarına nasıl bakacağını düşünürken bir yandan da dede olacağı için seviniyordu. Karım sağ olsaydı da bu günleri görseydi diye düşündüğü de oluyordu ara sıra. Sonra da aklı başına gelir, kedisinin kızı Suzan olmadığını anlayıp üzülürdü. Giderek hareketleri ağırlaşan Suzan, bir gün terk edilmiş depoda yavruladı. Annesi gibi dört yavru doğurmuştu. Yavruların hepsi de kendisine benziyordu. Annelerinin modeli olan yavrular, Kedili Adam sayesinde karınlarını doyuruyorlardı.

Yaşlı ve yalnız başına yaşayan kedi dostu bir kadın ise Kedili Adam’ın yaptıklarını yakından izliyordu çoktan beri. Onun kedisinin gebe olduğunu ve yavrularına zor bakacağını bilen bu kedi dostu yaşlı kadın, kendisinin evinde beslediği on sekiz kedisinden artırdığı yiyecekleri Kedili Adam’a vermeye başlamıştı. Kedili Adam, her gün kendisini çağıran bu kadının evine giderek kedileri için yiyecek bir şeyler alıyordu ondan. Son gidişinde kadının kedilerinden birinin hasta olduğunu görünce, bu konuda çaresiz kalan kedi dostuna ne yapması gerektiğini anlatmıştı Kedili Adam. Ağzı açık onu dinleyen bu yaşlı kadın, dediklerini uygulayınca çok sevdiği tekir kedisi kısa zamanda ayağa kalkmıştı. Günler güzel geçiyordu. Yaz gelmiş, üşümekten kurtulmuştu Kedili Adam. Ayrıca torunlar da büyümeye başlamışlardı. Her gün yavrularla oynayıp zamanını öyle geçirmeye başlamıştı. Günde iki kez dışarıya çıkıyor, birinde kendisine günde bir ekmek veren (genellikle bir gün önceden kalan ekmeklerden oluyordu bu) bakkala uğruyor, bir kez de kedilerine bir şeyler veren yaşlı kadının kapısına gidiyordu. Bu arada, uğradığı yaşlı kadının hastalanan kedileriyle ilgileniyordu, en son da bir yavru kedinin kırılan ön ayağını ustaca sarmıştı. Kedili Adam Suzan’ı bulduğu günden beri kendisinde, psikolojik olarak az da olsa bir iyileşme olmuştu. Suzan’ın yavrulamasından sonra ise belirgin düzeyde bir iyileşme görülüyordu. Yavrular, bir sağaltım sağlamıştı adamda. Onlarla oynarken, kafasına bir çengel gibi takılmış, beynini kanatan dertlerini, özellikle de karısının ve çocuklarının ölümüne neden olan trafik kazasını unutuyordu. O da kendisine bir rahatlama verdiği için ilk kez belli bir esenlik içerisinde olduğunu kendisinde fark ediyordu. Yaşlı kadının kedilerinin sağlığıyla ilgilenirken ilk kez kendisinin bir zamanlar başarılı bir veteriner olduğunu düşündü. Bunu ilk kez düşünmüştü ama tam iyileşmediğinden kısa sürede yine kendisini yiyip bitiren düşüncelere daldı. Kolay iyileşecek bir hastalık değildi onunki.

Bir gün kedi yavrularıyla oynarken, küçük bir çocuk kucağında yavru bir kediyle çıkıp geldi. Yanında da kedi dostu yaşlı kadın vardı. Kedili Adam şaşırmıştı. Bunların ne işi var burada diye düşündü, düşüncesini şaşırmış bir tavırla açıkladı gelenlere:
 

“Ne işiniz var burada?” diye sordu onlara.
 

“Bu çocuğun kedisi hastalanmış, bana getirdi ama anlayamadım derdinin ne olduğunu. Bir de sen bakar mısın lütfen?”
 

“Bilmem ki öyle şeyleri ben” diyen Kedili Adam, yalnız kalmak istiyordu aslında. İnsanlardan kaçıp bu bilmediği ilçede, yalnızlığın ve yoksulluğun en kötüsünü yaşamayı seçmişti o. Kadını da kırmak istemiyordu diğer yandan. Kızına ve torunlarına o bakıyordu. Bu durumda iki arada bir derede kalmıştı. Bir yandan oradan kaçıp gitmek, insanlarla yeniden ilişki kurmak istemiyor, diğer yandan da bu çok iyi niyetli yaşlı kadını kırmak işine gelmiyordu. Bir ara, gözü kucağındaki küçük kedi yavrusuna sarılmış çocuğa takıldı. Yedi sekiz yaşlarında olmalıydı çocuk. Oğlu ölmeseydi onun yaşlarında olacaktı. O da kedi sever miydi acaba diye geçirdi aklından. Kedi seven insanların daha doğrusu tüm hayvanları sevenlerin kötü olamayacağını düşünüyordu. Bu dertlerini, acılarını kimseye açamayan dilsiz yaratıkları çok sevdiği için kendisi veteriner olmuştu. Çocuk, Kedili Adam’ın tavrından hasta minik kedisine bakmayacağına karar verip hıçkırarak ağlamaya başlamıştı.
 

“Niye ağlıyor bu çocuk?” diye sordu yaşlı kadına Kedili Adam. Çocuğun durumuna çok üzüldüğü yüzünden anlaşılıyordu. Acıyla kırışmıştı adamın yüzü.
 

“Sen kedisine bakmadın diye ağlıyor çocuk. O ölecek diye çok korkuyor” diye yanıtladı onu yaşlı kadın.

“Ben öyle bir şey söylemedim ki, hasta hayvanlara bakmayacak olsam veteriner olur muydum?” deyince Kedili Adam, kadın şaşırmıştı. Onun veteriner olduğunu bilmiyordu. Kendi kedilerinin hastalıklarıyla ilgilenmesini ve iyileşmelerini sağlamasını bir tür deneyim ya da rastlantı olarak düşünmüştü. Bir veterinerin bu hallere düşeceği hiç aklına gelmezdi, onun için de böyle bir mesleğin sahibi olacağını hiç düşünmemişti.
 

“Bakıver öyleyse çocuğun kedisine” dedi ve kedisini adama götürmesi için eliyle bir işaret yaptı kadın. Çocuk bu saç sakalı birbirine karışmış, üstü başı dökülen adamdan çekindiği için kedisini ona doğru götürürken korkudan bacakları titriyordu. Boğazına sarılıp kendisini boğacağını düşünüp bir anda panikleyip elindeki yavruyu düşürdü çocuk.
 

“Ne yapıyorsun yavrum, dikkat etsene. Canını yaktın hasta kediciğin” diye bir baba duyarlılığıyla kendisine seslenen adama dikkatli bakınca hiç de öyle korkunç bir insan olmadığını anladı onun. Yerden aldığı yavrusunu ona korkmadan götürdü. Adamla çocuğu izleyen kadının yüzünde mutlu bir tebessüm vardı.

Kedili Adam, hasta yavruya bakıp gereken ilaçları söylemiş, nelere dikkat etmeleri gerektiğini onlara anlatmıştı. Çocuğun yavru kedisi, çok kısa zamanda iyileşmişti. O günden sonra veteriner olduğu duyulmuştu Kedili Adam’ın. Kedilerini kucaklarına alanlar, yanlarında ya kedi dostu yaşlı kadınla ya da getirdiği hasta yavruyu adamın korkusuyla kucağından düşüren küçük çocukla geliyorlardı. Bu kişiler bir poşete koydukları yiyecek ve giysi de getiriyorlardı Kedili Adam’a. Durumları eskiye göre çok değişmişti. Karınlarını doyurabiliyorlardı artık. Ara sıra para verenler de oluyordu gelenlerden. Kedi dostu yaşlı kadın da hiç yalnız bırakmıyordu onları. İyileşmeye başlayan Kedili Adam’la ilgileniyor, onun yaşantısını biraz olsun düzeltmek için gayret gösteriyordu. Bir gün evine çağırdı Kedili Adam’ı. Ona banyo yaptırıp, tıraş olmasını sağladı. Banyodan sonra, çarşıdan onun için aldığı temiz çamaşırları giydirip karnını bir güzel doyurdu. Artık, ilçede gezerken onunla dalga geçmiyorlardı. Ayağında kullanılmış olsa da ayakkabısı vardı, yaz sıcağında üstünde yağlı, yırtık ceketi yoktu.

Yaşlı kadının da yardımıyla yoksul ve perişan yaşantısı düzelmeye başlamıştı. Bir de şansı iyi olsaydı yaşantısı belki çok daha iyi olacaktı zamanla. Şanssız adamın en büyük yardımcısı, kedi dostu, iyi yürekli yaşlı kadın bir gün ansızın yaşama gözlerini yumdu. Yaşlı kadın ölünce sayıları yirmiyi bulan kediler aç kalıp sokaklara döküldüler. Kendisine zar zor bakan Kedili Adam’ın elinden bir şey gelmiyordu bu durumda. Elinden bir şey gelmeyince de üzüntüden, yavaş yavaş iyileşmeye başlayan hastalığı da yeniden artıyordu. Kendisine yardım eden kadının yokluğu ve sokağa dağılmış aç kediler onu perişan ediyordu. Bir gün Belediye’nin önünden geçiyorken, arkasında bir ana dört yavru kediyle dolaşan adamı görüp durdu Belediye’ye yeni atanan veteriner. Bir süre üstünde kendisine pek uymayan yıpranmış giysiler olan, sakalları uzamış adama baktı. Bakışlarında biraz küçümseme biraz da alay vardı.
 

“Kedi çobanı mısın sen?” diye sordu Belediye Veterineri, Kedili Adam’a.

Kedili Adam durdu ve bir süre baktı adamın yüzüne. İlk bakışta kendisiyle alay ettiğini anladığı adama bir şeyler söyleyip geçecekti ama şaşkın bir durumda, ağzını açamadan bakıp kalmıştı. Tanıyordu kendisiyle alay eden bu adamı. Sınıf arkadaşıydı Veteriner Fakültesi’nden. Kendisini tanıtıp tanıtmamayı düşündü bir an, sonra caydı bu fikrinden. Bu haliyle kendisini tanımasını istememişti bu sınıf arkadaşının. Bir zamanlar kafasının almadığı dersleri kendisi anlatırdı dalga geçen bu Belediye Veterineri’ne. Kedileri arkasında, yürüyüp gitti bahçelerin olduğu, insanların olmadığı yerlere doğru...

 

Kedi seven yaşlı kadının ölümü, Kedili Adamı çok üzmüştü. Bu üzüntü sonunda iyileşmeye yüz tutan hastalığı yeniden artmıştı. Kedi ve köpeklerini getiren ilçe halkı da Kedili Adam’ın bu durumuna çok üzülüyorlardı. Eskisi gibi kendisine getirilen hayvanlara da gerektiği gibi bakamıyordu. Kedi seven yaşlı kadının sokakta kalan kedileri de Kedili Adam’ın deposuna gelmeye başlamışlardı. Kendi kedisi ve dört yavrusu için zorla bulduğu yiyeceklere ortak oluyorlardı kadının sokakta kalan kedileri.

Bazen aklı başına gelen Kedili Adam, Belediye’de veterinerlik yapan sınıf arkadaşına gidip kedilerle ilgili yardım istemeyi düşünüyor, sonra da cayıyordu. İnsanların içine girdikten sonra buna ne gerek vardı. Böyle bir şey yapacağına geldiği yere dönüp terk ettiği evinde oturabilirdi. Pekiyi nereye varacaktı bu içerisinde bulunduğu durumun sonu. Kendi kedilerinin yemeğini zor bulurken kedi seven yaşlı kadının kedileri dert olmuştu başına. Onlardan ikisi de eksilmişti bu arada. Biri otobüsün altında kalmış diğeri de bir kasabın attığı taş nedeniyle ölmüştü.

Bir gün, oğluna benzettiği ve kedisini tedavi ettiği küçük çocuk, yanında genç ve güzel bir bayanla çıkıp geldi. Özel sepetinin içerisinde bir kedi vardı kadının elinde. Kedili Adam’ın yoksul yaşamını, uzayan sakalını gören kadın ilkin ürkmüştü ondan. Ancak, küçük çocuğun Kedili Adam’ın yanına gidip onunla öpüşmesi ve adamın çocuğa sevgi dolu bakışı onu cesaretlendirmişti. Çevresinde dört siyah yavru ve annelerinden başka Kedili Adam’ın kıyıp da kovamadığı kedi seven kadının sokakta bıraktığı yirmi kadar kedi, elindeki kendi besili Minnoş’una bakıyorlardı.

     Kadın kendisini tanıttı. Adının “Hacer” olduğunu söyledi. Bu turistik ilçeye gezmeye gelmişlerdi. Güzel günler geçirirlerken çok sevdikleri kedisi hastalanmış, veteriner ararken “Kedili Adam” diye birinin bu işi çok iyi anladığı söylenmişti kadına. Kendi adını söyledikten sonra adama:
“Pardon, adınız nedir acaba?” diye sordu Hacer Hanım.
 

“Benim adım yok” diye yanıtladı onu Kedili Adam. Kadın şaşırmıştı bu yanıt karşısında.
 

“Nasıl olur, adsız insan olur mu beyefendi?” diye sorunca, “Bana Kedili Adam” diyebilirsiniz, beni bu ilçede öyle tanırlar” dedi Kedili Adam.
 

“Kedili Amca onun adı” diyerek konuşmaya katıldı küçük çocuk.
 

“Kediniz mi hasta?”diye sordu adam.
 

“Evet” dedi kadın.

 

“Getirin de bir bakayım” deyip kadının özel sepetinden çıkarıp önüne koyduğu kediyi kucağına alıp ilkin sevdi. Hep böyle yapardı; kendisine getirilen kedi ve köpekleri ilkin kucağına alıp onları sever sonra gerekeni yapardı.
 

“İki gündür kusuyor kedim" dedi kadın.

Kediyi muayene edip neler yapması ve hangi ilaçları kullanması gerektiğini uzun uzun anlattı kadına Kedili Adam. Onun derin bilgisi karşısında şaşkın şaşkın bakıyordu kadın. Kendini bildiğinden beri kedileri olmuştu Hacer Hanım’ın. Birçok kez onları veterinere götürmek zorunda kalmıştı. Bu karşısındaki adam kedilerini götürdüğü hiçbir veterinere benzemiyordu. Konusuna olağanüstü hâkim, derya gibi bilgili bir adamdı. Kadın, bir yandan adamın görünüşüne bakıyor bir de bilgisini düşünüyordu. Öylesine çelişkiliydi ki durumu, adamın bu izbe yerde ne işi var diye düşünüyordu. Çıkarıp hak ettiğinden çok fazla para verdi Kedili Adam’a.
 

“Bu verdiğiniz para çok fazla, kabul edemem” dedi Kedili Adam.
 

“Benim kedim çok değerlidir, onun için veriyorum size bu kadar parayı” diyerek itirazını kabul etmeyeceğini söyledi adama Hacer Hanım.
 

“Kediniz cins olarak değerli değil” dedi ve dünyadaki tüm değerli kedi cinslerini birer birer saydı adam. Kedisinin bu değerli türlere girmediğini, onun için de verdiği ücretin kedisi için değil de kendisine acıdığı için olduğunu, böyle bir şeyi de kabul etmeyeceğini söyledi kadına.
 

“Manevi değeri çok büyüktür benim kedimin” dedi kadın.
 

“Olabilir. Siz manen çok değer vermeye devam edin kedinize. Bana hakkım olan ücreti verin. Hatta hiç vermeseniz de olur”
 

“Ücret almazsanız nasıl doyuracaksınız karnınızı. Üstelik de bu kadar kedi var sizin elinize bakan, öyle değil mi?”

Kadının konuşmasından çok sıkılmıştı Kedili Adam. Aslında onun doğru söylediğini biliyordu. Yakın zamana dek başkasının verdiği yavan ekmekle karnını doyuruyordu. Şimdi ne olmuştu da gururu kabarmıştı bir anda? Adam, “Kedisini tatilde bile yanında taşıyan bu genç ve güzel kadın kuşkusuz iyi insandır” diye düşündü. Kendisine iyilik yapmak isteyen bu kadını kırdığını düşündü. Bu güzel bayanı kırmamak için şöyle bir yol buldu Kedili Adam:

 

“Bana ücret olarak o paranın dörtte birini, geri kalanını da ölen bir dostumun şu kedilerine yardım olarak verin” dedi.

Kadın bu formüle gülmemek için kendisini zor tuttu. İçinden: “Nasıl bir adam bu böyle?” diye geçirdi. Parayı adama verip ona teşekkür ederek oradan ayrıldı. Kadının arkasından gitmeyen, Suzan’ın yavrularını sevmek için kalan küçük oğlana çikolata alması için bir miktar parayı zorla verdi Kedili Adam.

Aradan bir süre geçip de havalar soğumaya başladığında kendisinden önce kedilerini düşünen adam, kaldığı depoda onların rahat etmeleri için özel yerler yaptı. Yirminin üzerinde kedisi vardı şu anda. Onu kedileriyle birlikte Askerlik Şubesi’nin önünden birkaç kez geçtiği gören Şube Başkanı Yüzbaşı, bir gün Kedili Adam’ı durdurmuştu. Bir süre sohbet etti Kedili Adam’la. Göründüğü kadar akılsız olmadığını, hatta onun bilgili bir adam olduğunu anlamıştı.
 

“Nasıl bakıyorsun bu kadar kediye?” diye sordu Şube Başkanı ona. Kedili Adam, durumu anlattı yüzbaşıya. Askerlerden artan yemekleri isteyip istemediğini sordu ona Yüzbaşı. Adam, böyle bir şeyi sevinerek kabul edeceğini söyledi. O günden sonra askerlerin her zaman döktükleri yemek artıklarını alan Kedili Adam, yalnız kedilerinin değil kendi karnını da doyurmaya başladı Askerlik Şubesi’nden aldığı artıklarla. Yemek sorunu kalmamıştı ama gittikçe de yeniden sorun çıkacak gibi geliyordu ona. Birer birer dökülmeye başlamıştı sokak kedileri, adamın kaldığı depoya. Eski kedilerine yenileri katılıyordu. Askerlik Şubesi’nden aldığı yemek artıkları ancak yetiyordu kedi seven kadından kalan kedilerle kendilerinkilere; nüfus çoğaldıkça Şube’nin artıkları da yetmemeye başlıyordu...

Hastalığı yavaş yavaş geçmeye başlamıştı. Kendisini öylesine vermişti ki kedilere, kafasını tırmalayan eski düşüncelerle ilgilenmeye zamanı kalmıyordu. Bu da onun için bir tür rehabilitasyon oluyordu. Bir gün oturup düşündü. Belediye’ye bir dilekçe yazmayı, çevresinde karınlarının doyurulmasını bekleyen sayıları yavaş yavaş elliyi bulmaya başlayan kediler için yardım istemeyi geçirdi aklından. Bir anda Belediye’nin önünden kedileriyle geçerken kendisiyle dalga geçen arkadaşı aklına geldiği için bu düşüncesinden caydı. Tanınmak istemiyordu bu ilçede. Herkesin tanıdığı Kedili Adam olarak yaşayıp öyle ölmek istiyordu. Fazla yaşamakta da gözü yoktu; hatta “Ne denli kısa olursa ömrüm, o denli de iyi olur” diye düşünüyordu.

Bir gün Belediye’nin önünden hasta bir kediyle geçen bir çocuk gören Belediye Veterineri, “Bu kedi hastaya benziyor” dedi ona.
 

“Evet, hasta” dedi çocuk.
 

“Nereye götürüyorsun onu?” diye sordu veteriner.
 

“Veterinere” yanıtını verdi çocuk.
 

“Ben de veterinerim, getir bakayım kedine”
 

“Ben sana göstermem kedimi?”
 

“Niye?”
 

“Sen iyi anlamıyormuşsun kedilerden”
 

“Kim söyledi onu?”
 

“Herkes öyle söylüyor”
 

“Senin götürdüğün veteriner çok mu iyi anlıyor kedilerden?”
 

“Evet. O senden iyi anlıyormuş”
 

“Hayret. Bu ilçede benden başka bir veteriner var, o da Belediye’de çalışıyor benim gibi. Kedilerden de pek anlamaz üstelik. Senin gittiğin yönde veteriner olduğunu sanmıyorum”
 

“Ben biliyorum, daha önce de bu kedinin kardeşini götürmüştüm ona”
 

“Adı ne o veterinerin?”
 

“Kedili Amca?”
 

“Öyle ad mı olurmuş, gerçek adı ne?
 

“Gerçek adı Kedili Adam ama biz çocuklar ona Kedili Amca diyoruz”
 

“Koluna taktığın o poşette ne var, kedi maması mı?”
 

“Hayır, kedi maması değil. Bunun içinde bir ekmekle zeytin var. Kedili Amca’ya götürüyorum” deyip daha fazla konuşmak istemeyen çocuk oradan uzaklaşıp gitti. Belediye veterineri çok şaşırmıştı çocuğun söylediklerine. Yukarıya çıkıp birlikte olan diğer veteriner arkadaşını buldu. Biraz önce olanları ona anlattı.
 

“Benim kulağıma böyle bir şey geldi ama üzerinde durmamıştım” dedi arkadaşı.
 

“Kim acaba bu Kedili Adam denen kişi. Vizite ücreti olarak da ekmek zeytin alıyormuş?”
 

“Kendisine veteriner süsü veren zavallının biri demek?”
 

“Olabilir. Çocuğun arkasından gidip görseydim keşke. Belki de bir dolandırıcıdır?”
 

“Kim bilir?” dedi arkadaşı, “Belki de yanlış şeyler yapıp kedilerin köpeklerin ölümüne neden olan bir cahildir?”

Bu sırada kendilerine imzalamaları için bir kâğıt getiren Belediye çalışanlarından bir kadın konuşmaların sonunu duyup merak etmişti veterinerlerin ne konuştuklarını.
 

“Kimden söz ediyorsunuz siz?”
 

“Hiç be. Kendisine veteriner diyen bir adam türemiş” dedi veteriner.
 

“Kedili Adam’mış sözde adı” diye ekledi ikinci veteriner.
 

“Ben o adamı tanıyorum” dedi kadın. Veterinerlerden ikisi de çok şaşırmıştı kadının bu söylediğine.
 

“Ne, tanıyor musun?” diye hayretle sordu birinci veteriner.
 

“Evet, tanıyorum” dedi kadın.
 

“Nereden tanıyorsun?” diye sordu ikinci veteriner.
 

“Bizim apartmandan bir komşu kedisini götürdü ona.”
 

“Nasıl bir adammış bu?” diye soran birinci veterinerdi.

 

“Saç sakalı birbirine karışmış, belediyenin terk edilmiş eski deposunda bir sürü kediyle birlikte yaşıyormuş?”
 

“Hangi depo bu?” diye sordu veteriner.
 

“Eskiden itfaiyenin kullandığı bina” dedi kadın.

Ertesi gün sabahleyin ilk iş olarak Kedili Adam’ın kaldığı depoya gitti sınıf arkadaşı olan veteriner. Çok merak etmişti bu kendisine veteriner diyen adamı. Görüp konuşacak, kendisine veteriner dememesi için onu uyaracaktı. Böyle bir şeyin yasak olduğunu, o ısrar ederse kendisini veteriner olarak tanıtmayı, polise şikâyet edecekti. Veteriner olmak o kadar kolay bir iş değildi. Kolay olsa herkes veteriner olur diye düşünüyordu. Kendisi veteriner oluncaya dek neler çekmişti. O sahtekâra haddini bildirmek için elinden geleni yapmaya niyetliydi. Depoya gittiğinde karşısına çıkan, saçı sakalı birbirine karışmış, üstü başı dökülen bir zavallıyla karşılaşmıştı. Bir süre konuşmaya nasıl başlayacağını düşünürken karşısındaki adam, düzgün bir İstanbul şivesiyle kendisine:

 

“Günaydın” dedi.
 

“Günaydın” demek zorunda kaldı adı Ahmet olan Belediye Veterineri. Bir gün arkasında kara kedilerle Belediye’nin önünden geçerken görmüş, hatta laf atıp dalga geçmişti onunla. Anımsamıştı Kedili Adam’ı görünce.
 

“Bir şey mi istiyorsunuz?” derken gözlerinin içerisine bakmıyordu onun Kedili Adam. Çünkü bir zamanlar ders çalıştırdığı arkadaşını tanımış, onun da kendisini tanımasını istemiyordu.
 

“Evet” dedi Veteriner Ahmet.
 

“Nedir istediğiniz?” diye sorarken Kedili Adam tanınmamak için, sanki kedilerden biriyle ilgileniyormuş gibi arkasını dönmüştü okul arkadaşına.
 

“Sen veteriner misin? Öyle söylüyorlar senin için?”
 

“Bir zamanlar evet”
 

“Şimdi pekiyi?”
 

“Şimdi burada kedilerimle yaşıyorum gördüğünüz gibi”
 

“Halen veteriner diye tanıtıyor muşsun kendini?”
 

“Ben öyle tanıtmıyorum. Yaptığım işten dolayı veteriner diyorlar sanırım bana”
 

“Ne işi yapıyorsun sen?”
 

“Hastalanan hayvanlarını getiren olursa bakıyorum onlara. Bakmamak olmaz değil mi? Ne de olsa bir zamanlar veterinerlik yapmıştım”
 

“Diplomanı görebilir miyim?”diyen okul arkadaşı konuşarak yanına yaklaşmıştı Kedili Adamın.

 

“Yanımda taşımıyorum diplomamı”
 

“O zaman yasak bir şey yapıyorsun sen.”
 

“Niye?”
 

“Diplomasız iş yapıyorsun?”
 

“Ben yalnız iyilik olsun diye yapıyorum bu işi”
 

“Bana döner misin sen?” dedi Kedili Adam’a. Sanki bir yerlerden tanıyormuş gibi geldi bu perişan kılıklı adamın sesi ona.
“Niye dönmemi istiyorsun?” diye sordu arkadaşının yüzünü görmesinden çekinen Kedili Adam. Sesinin tonunu değiştirerek konuşmadığına pişman oldu. Sesimi tanıdı sanırım diye düşündü.
 

“Dön dön. Yüzünü görmek istiyorum” diye dayatınca ister istemez ona doğru dönmek zorunda kaldı Kedili Adam. Arkadaşı dikkatle bakıyordu onu tanımak için. O ise gözlerini kaçırıyordu arkadaşından.
 

“İzninizle işim var” deyip oradan ayrılmak istedi Kedili Adam. Daha birkaç adım atmadan arkasından hiç istemediği bir adla kendisine seslenildiğini duydu.
 

“Acele etme be Orhancım. Ne güzel konuşuyorduk? Olduğu yerde bir sallanmıştı Kedili Adam. Düşmemek için çaba harcıyordu. Başı dönüyor, gözleri kararıyordu çünkü eski arkadaşının kendisini tanıdığını anlamıştı. Ahmet de şaşkındı. Bu çok zeki ve aynı zamanda iyi bir veteriner olduğuna inandığı sınıf arkadaşının haline çok şaşırmıştı.
 

“Beni başka birine benzettiniz” dedi ona Kedili Adam.
 

“Sanmıyorum. Dört yıl birlikte okuduk seninle. Yalnız aynı sınıfta okumakla da kalmadı arkadaşlığımız. Beni kaç kez ders çalışıp zor derslerden sınıf geçmemi sağladın. Seni çok geç tanıdığım için kızıyorum kendime”

“Öyle olsa bile buradan gitmeni istiyorum Ahmet. Lütfen beni rahatsız etme”
 

“O istediğin öyle kolay yerine getirilecek şey değil benim için. Gel buraya da konuşalım. Ben senin dostunum. Ne olursun anlat bana seni bu hale getiren dert nedir?”
 

“Hiçbir derdim yok Ahmet, git lütfen buradan.”
 

“Gitmeyeceğimi biliyorsun. İlkin oturup uzun uzun konuşalım, ondan sonra istersen gideceğim, söz veriyorum. Seni tanıdığımı da kimseye söylemeyeceğim.”
 

“Söz mü?”
 

“Evet, söz.”

İki arkadaş oturup uzun uzun konuştular. Konuşurken bazen ağladı ama sonunda kimseye açamadığı dertlerini eski bir arkadaşına anlatıp rahatlamıştı Kedili Adam. Ahmet, ona Belediye’nin Kedi Barınağı projesini anlatıp burada görev alacak birini aradıklarını söyledi. Böylece onun çok sevdiği kedilerinden ayrılmayacağını anlattı. Onu evine götürüp, temizlenip karnını iyice bir doyurmasını sağladıktan sonra kendi takım elbiselerinden birini zorla giydirdi. Ertesi gün Kedili Adam’ı Belediye Başkanı’yla tanıştırıp Kedi Bakımevi’nin başına getirilmesini sağlamak için aracı oldu arkadaşı. Belediye Başkanı, ikisinden de çok özür dileyerek,
 

“Benim kafamda başka birisi var o iş için, keşke daha önce söyleseydiniz” dedi.
 

“Bugün karşılaştık arkadaşımla Başkanım” dedi Ahmet. “Siz kimi düşünüyorsunuz acaba?” diye sordu.
“Ben tanımıyorum kendisini, ama tanıdığım birkaç kişi ondan söz etti. O da veterinermiş, öyle söylediler. Hem kedileri çok seviyormuş, hem de karnını çok zor doyuran biriymiş, onu bu barınağın başına getirmek istiyorum. Adını bile bilmiyor kimse, Kedili Adam diyorlar kendisine”
 

“O öldü Başkanım” dedi Veteriner Ahmet.
 

“Öldü mü?” diye sordu başkan. Biraz da şaşırmıştı.
 

“Evet. Dün öldü ve gömüldü.”
 

“Vah vah, çok üzüldüm. O zaman arkadaşı alabiliriz onun yerine Kedi Barınağı’nın başına. Yarın belgelerinizi tamamlayıp, öbür gün de başlayın işe Orhan Bey” dedi Başkan. Başkan’ın yanından çıkarlarken ikisi de sevinçliydiler. Kedili Adam, hem kedilerinden ayrılmayacak ve hem de acı anılarının olduğu için gitmeye korktuğu eski kentine dönmeyecekti. Açlık da yoktu bundan sonra. Tok karnına sevecekti yaşamının bir parçası olan kedileri...

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.