• 5.07.2014 00:00

 Seksenlerde, üniversite seçmeleri resmi giriş belgelerinde ‘sınav’ ifadesi yazmakla birlikte Anadolu gençleri olarak günlük konuşmalarımızda ‘imtihan’ kelimesi kullanılırdı. ‘Sınav’ yazısının aksine !imtihan’ derken tüm öğretmenlerimiz de aynı kelimeyi kullanırlardı. Ara sıra duyulan ‘sınav’ sözü kulakları tırmaladığı gibi herkesin ortak anlamda birleşmemesi açısından ortamı da bozardı.

Doksanlı yıllarda öğretmenliğimde hep imtihanı kullandım ve çevremden de sınav yerine en çok imtihan kelimesini duydum. Lise yıllarına göre ‘sınav’ kelimesini kullananlar bir hayli çoğalmıştı.

İki binlerde sanki bu toplumda uzun süre bulunmayıp yeni dönmüş izlenimi veren bir gerçeklikle imtihan kelimesinin tamamen unutulduğu yediden yetmişe herkesin hep bir ağızdan sınav sınav söyleyişlerine şahit oldum.

Kelimelerin bu yer değişimi sürecinde bir beis görmemek, bunun gayet doğal bir süreç olduğunu düşünmek çoğunluğun yaklaşımıdır. Ama anlatmaya çalıştığım üzere dilin çocuğu diyebileceğimiz bir kelimenin adım adım ölüşü söz konusu. E ölmüşse yerine yenisi gelmiş diyenlere, gerçekte kaybettiği çocuğunun yerini gelecek hangi çocuğu doldurur diye sormak lazım.

İmtihan kelimesinin başına gelenler dilde sadeleşme yaklaşımı kaynaklıdır.

Dilde sadeleşme Osmanlı son dönemi genç kalemler dergisi etrafında toplanan aydın ve yazarlar hareketi olarak ‘yeni lisan’ adıyla başlatılmıştır. Bu hareketin başını yüzyıl sonra bugün eserlerini okuyup net anlayabildiğimiz Ömer Seyfettin çeker. O günkü şartlarda sade özgün ve sahih bir Türkçe örnekleri bırakmıştır Ömer Seyfettin bizlere.

Gerekli, makul ve bir anlamda zorunlu olan dilde sadeleşme çalışmaları, kırklı yıllarda sadeleşme, öz Türkçeleşme adına tabir caizse Türk dilinin belini kırmıştır. Dili canlandırma ve yenileme adına dilin kökü kazınırcasına düşmanlara gerek kalmadan kendi elimizle kendi dilimize en büyük zararı vermişizdir.

Dili sadeleştirme, dildeki dini referanslı kelimelerden kurtulma adına farkında olunmayarak kendilerinin bile  anlayamayacağı ucube bir dil ortaya konulma gayretleri söz konusudur.

           Marmara Üniversitesinde öğrenci iken ilahiyat fakültesi kütüphanesinde ‘büyük doğu’ dergilerinin yanı sıra ‘yücel’ dergilerinin sayılarıyla da karşılaştığımda o dönem bazılarının abartı olarak düşünecekleri yukarda anlattıklarımın kat kat fazlasının yapıldığına şahit olacaktım.

          İşte imtihanın başına gelenler bu çalışmaların resmi ağızdan seksen doksanlardan günümüze yansımasıdır. Maalesef evlat konumunda çok kelimelerimizi kaybettik. Resmi ağızdan onca yapılan dili sadeleşme değil basitleştirme bir noktada halk nazarında tutmayarak duraklamıştır.

          Türk dilinin başına gelen bu olumsuzlukları en gerçekçi ve bilimsel açıdan Nihat Sami Banarlı, ‘Türkçenin Sırları’ adlı eserinde dile getirmiştir. Milliyetçi cenahta yer alan sayın Banarlı’nın özellikle bu eserini gençlerin okumalarını tavsiye ederken milliyetçi muhafazakarların Nihat Sami Banarlı,  Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan gibi bilgi ve kültür dehası şahsiyetlerden yeterince faydalanmadıkları gerçeğini de burada ifade edelim.

          Yerine yeni kelimeler gelsin diye illaki ‘imtihan’ı öldürmek zorunluluğu  yoktur. Bir anlamın ne kadar çok kelimeyle ifade edilmesi o dilin zenginliğidir. Dile zenginlik, çeşni kazandırır.

          Ama bizdeki sadeleşme, Osmanlı dönemindeki kardeş katline dönmüştür. Yeni kelimeler uyduracağız diye asıl evlatlarımızı katlettik.

          Atatürk’ün ‘gençliğe hitabesinin’ orijinal halde kalmasının dilimizi korumada büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. ‘Hostes’ kelimesinin ‘gök götürür oturan avrat’, lokanta kelimesinin ‘otlangaç’, yumurta kelimesinin ‘tavuksal fırlatgaç’ diye öz Türkçeleştirildiği dönemde Atatürk’ün ‘gençliğe hitabesinin’ bu furyaya kurban gitmeyerek dilimiz adına neleri korumuş, neler kazandırmıştır düşününüz.