Elim ayağım kesilir her duyduğumda. Hatıralarımdaki bazı kelimeler, daha cümleye tamamlanmadan ürpertiverir içimi…

“Ölüm oruçları”, “süresiz ve dönüşümsüz açlık grevleri”, “Hayata dönüş operasyonu”, yakılarak öldürülen devrimciler, DSP’li Adalet Bakanı Hikmet Çetin, cezaevleri, çadırlar, yüzleri maskeli solgun insanlar, Nuriye ve Semih, “sadece şekerli su alabildiği için kritik süreci geçmesine şu kadar var daha”, “tedaviyi kabul etmediği için geri dönüşü artık imkânsız”, Sebahat, Ayla, Yüksel, Leyla Güven…

Elim ayağım kesilir her duyduğumda. Bir talebinizi herkes duysun diye bildiğin ölüme bedenini yatırmadır mevzu yani.

Yani açlık, halsizlik, kurumuş dudaklar, balıkgözlü ifadelerle, soluk nefeslerle, o talebi sonuna kadar, ölümüne haykırma inadıdır yapılan eylem…

Bu eyleme karar veren bir insana ne diyebiliriz?

Başka yollar önermekten, vaz geçirmeye çalışmaktan, yaşamın önemini anlatmaktan, muhatapların vicdansızlığını, ölümlerine sevineceklerini tekrar tekrar anlatmaktan başka ne yapabiliriz?

Aynı cümleleri kaç defa kurabiliriz?

Bu derdin tüm yükünü eylemcinin erimekte olan bedenine ne kadar daha yükleyebiliriz?

Onun istediği kendi talebinin duyulması iken, bu amaçla bedeninden, hayatından vaz geçmişken, hangi sözümüzle onun yüreğini soğutabiliriz?

Açlık grevindeki bir eylemciye söyleyecek ne sözümüz kalmıştır ki?

Benim artık sözüm yoktur.

Bugün, dünyanın her yerinde, yüzlerce insanın ömürleri, uğursuz bir kronometrenin sayacına fikslenmiş bir zaman çizelgesiyle erimektedir yine.

Sabiha’nın “Anne lütfen beni bırakma” diye seslendiği Leyla Güven’in ardından yüzlerce insan daha açlık grevindedir. Yaşamları tehlikededir…

Artık onlara bir şey söylemekten bir fayda ummanın yanlış olduğuna eminim. Hangimizin sözü, Leyla Hanım için Sabiha’nın sözünden daha gerçek olabilir ki?

Artık sadece eylemcilerin “muhataplarına”, Türkiye’yi yöneten garip insanlar topluluğuna gerekenleri söylemekten başka hiçbir yolumuz yoktur.

Yüzlerce insan taleplerinde haklıdır. Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit, uluslararası bütün sözleşmelere göre suçtur. Tecrit, cümlede Abdullah Öcalan’ın adı geçmese de suçtur. TC cezaevlerinde binlerce siyasi mahkûm, savaş esiri muamelesi görmektedir.

Cezaevleri, Türk adalet sisteminde daha önce de defalarca olduğu gibi ateş topuna dönmüştür.

Mafya liderleri cezaevlerini basıp muhalifleri bayrak direğine asmaktan bahsetmekte, paramiliter örgüt SADAT militanlarının gardiyan statüsünde kritik cezaevlerine atandığı iddiaları havalarda uçuşmaktadır.

Selahattin Demirtaş bile cezaevinde “sağ kalmaktan” bahsetmiştir.

Özellikle barış görüşmelerinin çökertilmesi ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, tecrit ile beraber, cezaevi koşullarındaki işkence, cinayet ve hak ihlalleri, tarihimizin en büyük rakamlarına ulaşmıştır.

Şimdi gelin en zor işi yapalım beraberce…

Devletin “kime” yaptığına değil, ne yaptığına bakalım…

Kürde yapılanı, cemaatçiye yapılanı, Ermeni’ye yapılanı, transeksüele yapılanı, işçiye, kadına yapılanı hep “ONLARA” yapılan olarak gördüğümüz yetmez mi?

“ONLAR” bu devletin onurlu yurttaşları değil mi? Hakları herkesinki kadar değil mi?

Gelin hep beraber tecrite karşı çıkalım.

Bu devletin “ONLAR” diye tarif ettiğinin bir gün “SİZLER” olacağınızı anlamak için daha ne görmeniz gerekiyor?

Devletin “kime” yaptığına değil, ne yaptığına bakabilmeyi bir kez olsun başarabilseniz o kadar çok şey değişecek ki…

Gelin tecrite karşı çıkalım.

Gelin bu kez yaşamı savunalım.

Gelin tecritçi zorbalardan yana durmayalım…

  • Abone ol