Sigara hikâyeleri

  • 16.02.2016 00:00

 1960’li yıllar. Kaplan Dede dağlarından doğup Karadeniz’e dökülen Büyük Sarma deresinin, Sarıyayla geçidinde sıradan bir gün. Köyün sakinlerinden Aziz amca sıkıntılı. Her ne sebeptense üç beş çoban birleşip Aziz Amca’yı ablukaya almışlar, dövecekler. Ellerindeki sopalar, biraz sonra olacakların habercisi.

Aziz Amca dayağı yiyeceğini anlıyor. Bakıyor ki kaçış yok. Serde erkeklik de var. İki ekiyle kafasını korumaya alıyor ve kıvırıp bükmeden etrafındakilere şöyle diyor:

“- Beni döveceksiniz, belli. Sizden iki şey istiyorum. Kafama vurmayın, sigarama da dokunmayın, gerisi serbest.”

*****

Sigarasına dokundurtmayan başka birinin ölüm anında yanındaydım. Nefeslerinin seyrekleştiği zamana yetişebilmiştim. Artık kendinde de değildi. Serum hortumundaki damlalara göz attım, durmuştu. Elini tuttum, tepki vermedi.
Dünya ile ilişkiyi kestiği anlaşılan yarı açık gözlerine bakarak adını çağırdım, ses vermedi. Almaya çalıştığı nefes, gittikçe azalıyordu. Birkaç defa alçak sesle Kelime-i Şahadet getirdim, nefesleri bitmek üzereyken hemşireyi çağırdım:

 “-Artık tamam.” Dedim.   


Elli yaşını henüz geçmişti. Köyde camide aldığı klasik din eğitimini saymazsak, İlkokul dâhil hiçbir eğitim almamıştı. Ama hayat okulunun daimi bir öğrencisiydi. Dışadönük yapısıyla çevresi tarafından aranan ve sevilen biriydi. Hayatı bir okyanusa benzetirsek, teknesi bazı fırtınalara yakalanmış, hatta yara bile almıştı. Teknesini henüz sıkı bir tamirden geçirmiş, rotayı da bellemişti.
İnançlı biriydi. Teknesi okyanusta savrulurken o, inancını hiç yitirmemişti. Hak, hukuk, adalet konularında hassastı. Aklının erdiği ve elinin uzandığı her yere ve herkese yardım etmek isterdi. Kendisi devasa problemlerle iç içe olduğu zamanlarda bile, karşılaştığı herkese moral kaynağı olurdu.

Sigarası onun adeta kutsalıydı. İçinde onunla ilgili elbette büyük fırtınalar koptuğunu tahmin ediyordum ama sigarasına asla dokundurmazdı.  Şakasını yapmayacağı tek şey, sigarasıydı.
Sigarası yoksa o da yoktu. Muhabbeti, sempatisi, neş’esi de yoktu. Gürlemesi, çağlaması da yoktu. Yok oğlu yoktu.
Üzeri başı sigara kokardı. Dişleri sigara ve çaydan koyu kahverengiye dönmüştü. Onun içinde bulunduğu ortamda onunla birlikteyseniz, ya sigarsına katlanacaktınız, ya da çekip gidecektiniz.

Bir gün dedim ki;

 “-Artık şu sigara işini bir düşün. Kendin için ve çevren için hiç olmazsa azaltmayı dene. Bir gün aniden gideceksin, yazık olacak. Üzüleceğiz. Hem, seni sevenler rahatsızlıklarını söyleyemiyorlar. Hoş, söyleseler de dinlemezsin. Ama kul hakkına inanırsın. Kendini zehirlemen yetmiyor gibi, yanındakileri de zehirliyorsun.”

    Ben dedim, ben dinledim. Ve ölümünden iki gün önce, acılar içinde kıvranırken sakinleştiği bir ara gözlerini uzak bir noktaya dikmiş ve kendi kendine söylediklerini başıyla ağır ağır onaylayarak “Kırk yıl!” demişti. “Kırk yıl bu vücut zifir çekti, bu sonucu beklemiyor muydun?” demek istediğini anlamıştım.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.