Sessiz çığlık

  • 27.02.2016 00:00

 Avludan içeri girip, ileride çimenlerin üzerindeki plastik masaya doğru yöneldiğimizde, arkadaki Bayan: “Git kızım git” dedi, “biraz konuşacaklarmış seninle, korkacak bir şey yok.”

    Geriye dönüp kızı cesaretlendirmek istedim: “Gel ablacığım” dedim, “bunlar bizim derdimizden anlamazlar, biraz sohbet edelim seninle.”

    Çelimsiz vücudun yazmalı başı hep öndeydi. İki adım arkamızdan ürkek adımlarla bizi takip etti, masanın yanına geldiğimizde de okuduğu okulun müdürü olan amcasını, babası ve birlikte gittiğimiz arkadaşları, hepsini orada bıraktık ve beş on metre ayrılarak bir yere oturduk.

    Düzce’nin şehre yakın Muncurlu Köyü’ndeyiz. Konuşma problemi olan gencecik bir yavruya moral desteği olabilmek için buradayım. Yaklaşık olarak yarım saati aşkın bir süre konuştuk.

    O sahneleri yaşadıktan sonra, bu yazıyı yazmak çok zor. Otuz yıl öncesindeki duygularımın bire bir kopyasını gencecik bir kızın ifadelerinde görmek beni çok etkiledi. Kör bir kuşatılmışlığın kıskacında, içinde yaşadığımız toplumda, düzgün konuşmayı başarmanın deveye hendek atlatmak kadar zor olduğunu da biliyorum.

    Konuşma bozukluğu konusunda, birebir yaşadığım tecrübelerden elde ettiğim bir sonuç var: Kekemelik bir insanın kaderi değildir. Küçük yaşlarda herhangi bir korkuyla dumura uğrayan beyindeki konuşma bölgesi, ileride yaşanan sosyal olumsuzluklarla işlevi zayıflayarak kişiyi içinden çıkılmaz bir problem ile karşı karşıya bırakıyor. Bir anlamda çocuğu toplum kekeme yapıyor.

    Nasıl ki herhangi bir sarsıntı geçiren insan için belirli bir iyileştirme dönemi varsa, beynindeki konuşma bölgesi hasar görmüş bir insanın da baş meselesi iletişim bozukluğu olduğuna göre, uzun bir süre okulda ve çocuğun diğer sosyal hayatında bir iyileştirme dönemi olması gerekir ki, eski sağlığına kavuşsun.

    Evde ana baba, okulda öğretmen ve arkadaşları çocuğun bu iyileştirme dönemine ne derece katkıları oluyor sorusunun, bizim toplumumuzda cevabı maalesef içler acısıdır.

    Konuşma güçlüğü çeken genç kızımız, ilköğretimi geçen sene bitirmiş. Neden liseye gitmediğini soruyorum, arkadaşları ve öğretmenleri konusunda son derece sıkıntılı olduğunu görüyorum. Kendini ifade edememenin dayanılmaz ezikliğini, bütün hücrelerinde duyuyor.

    Küçücük bedeni üzerine çullanan ve birçok kimsenin fark edemediği tonlarca ağırlıktaki yükün altından tek başına kalkmaya çalışıyor ama olmuyor. Problemi çözmek için çırpınan ana baba, belki de probleme ha bre kaynak oluşturuyor, farkında değil.

    Halbuki, kaliteli bir toplum için bu, çözülemeyecek bir problem değil. Herkesten biraz destek, o kadar.

    Eğitim sistemimizin bu anlamda gençleri adeta öğüttüğünü rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü her türlü iletişim bozukluklarının mercek altına alınması gereken yerler, en başta ilk ve orta öğretim kurumlarıdır. Ne yazık ki, insan hayatı için en elzem konu iletişimin alfabesi olan düzgün konuşmak olmasına rağmen, en gereksiz uğraşlarla mesailerin harcanabildiği okullarda bu anlamda bir çabanın emaresi görünmüyor.

    Ve bu “öğütüm” sisteminin çarkları arasında hayat mücadelesi veren ruhların sessiz çığlıklarını birçok kimse maalesef duymuyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.