• 13.05.2016 00:00
  • (1636)

 Hafta içi bir lisede kısa bir münazara dinledim. Gençlerin özgüvenleri beni onlar adına sevindirdi. Savundukları tezleri galip kılmak için kıyasıya bir mücadelenin içindeydiler. Aralarında çok güzel konuşanlar da vardı, meramını zor anlatanlar da.

Okullarda düzgün konuşmaya ve diksiyon eğitimine ne kadar ağırlık veriliyor diye şöyle bir düşündüm. Vardığım sonuç, bunca yıllık gözlemlerime göre maalesef iç açıcı değil.

Hayatını konuşma eylemine odaklandırmış ve bu konuda zorlu bir mücadele vermiş birisi olarak şunu söyleyebilirim; konuşma bozukluğu arızası olmayan insanların bir çoğunda alışılmış bir bozuk konuşma alışkanlığı var. bu alışkanlık ömür ilerledikçe davranış biçimi halini alıyor ve insan ilişkilerinde karşımıza sağlıksız iletişim kuran bir toplum olarak çıkıyor.

İnsanlar kendilerini ne kadar düzgün ifade ederlerse, o derece sağlıklı iletişim kurarlar. Bu alışkanlığın kazanılacağı yer evvel emirde okuldur.

İlkokuldan başlayarak liseyi bitirinceye kadar aslında bütün öğrencilere bu eğitim sıklıkla verilmeli diye düşünüyorum. Bu anlamda tiyatro ve hitabet dersleri kesinlikle zorunlu olarak müfredata alınmalıdır.

Birkaç defa yazmıştım; hayatımı konuşabilme mücadelesiyle geçirdim ve geriye dönüp baktığımda, konunun tamamen özgüven eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorum.

Hayır, düşünmüyorum, biliyorum.

Bu özgüvenin de, bütün öğrencilerle tek tek ilgilenerek onları kendilerini ifade etmek anlamında öğrencilik yıllarında kazanılabileceğini düşünüyorum.

O yüzden okulda münazarayı izlerken müdür dostumun kulağına eğilip şöyle dedim:

“- Aslında bu münazara, okulun en silik öğrencileriyle de  ve daha sıklıkla yapılmalı ki, kendini ifade anlamında özgüven eksikliği içinde olan öğrencilerin kendilerini kazanmalarına katkısı olsun.

Öyle ya, adettendir, sınıfın en konuşkan, en canlı ve en hareketli öğrencileri hep ön plandadır. Öğretmenlerin dikkatini onlar çeker. Bir faaliyet söz konusu olduğunda onlar göz önüne gelir.

Peki, ya silik öğrenciler?

Onlar aslında her şeyin farkındadırlar, göz önündeki öğrencilerden belki de daha donanımlı ve kararlıdırlar ama gerek bir travmadan, gerek aile içi arızalardan ve gerekse içinde yaşadıkları sosyal ortamın kalitesizliğinden ötürü kendilerini istemeden geri planda tutuyorlardır.

Deşerseniz içlerinde ne cevherler bulursunuz.

İşte ilk ve orta öğretim ortamı, bu cevherlerin ortaya çıkartılacağı yerlerdir. Öğretmenler bunun için vardır.

Yoksa öğrencileri birer yarış atı, öğretmenleri de birer jokey gören eğitim sistemi, aslında eğitim sistemi değil, öğürüm sistemidir.

Kim bilir Türkiye’de kaç milyon öğrenci, bu çarkların arasında öğütülmüştür.