• 27.06.2016 00:00
  • (2096)

 Zaman zaman yazmayı düşündüğüm yazı konularını bir tarafa not eder, sırası ve yeri geldikçe o konudaki düşüncelerimi sizinle paylaşırım. Şimdi notlarıma baktığım zaman, din içerikli notlarımın biraz kabarık olduğunu görüyorum.

Bunun nedeni galiba din ve toplum konusuna özel bir ilgi duyduğumdan dolayı otuz kırk yıldan beri takip ettiğim konunun serencamıdır. Gelinen nokta, hedeflenen sonucun ne kadar yakınında veya ne kadar uzağındadır, bunun ciddi bir muhasebesinin yapılması gerekir.

Demokratik hayata geçtiğimizden beri din ve toplum konuları, devletin bir numaralı ilgi odağı olmuştur. Devleti kurucu iradenin dini yok sayan bir laiklik anlayışını hayata geçirmek istemesi, ülkeyi bir zamanlar toplumda cenazeleri kaldırabilecek nitelikte insanların bile aranır olduğu bir duruma getirmiştir. Ezanın Türkçe okunması keza bir dayatmanın ürünüdür ve 1950’den sonra sırf bu arızayı düzelttiği ve toplumun dini hayatında bir serbestlik getirdiği için Menderes halk nezdinde kahramanlaşmış ve neticede kurucu iradenin darağacından geçerek milletin gönlüne hicret etmiştir.

Aradan geçen elli yıllık bir siyasi mücadelede ana damar yine din ekseni üzerinde ilerlemiş, bazı kurumların toplumun dini hayatı üzerindeki baskısı seçmeni çeşitli arayışlara itmiş, ülke çeşitli badireler atlatmış ve nihayet Tayyip Erdoğan liderliğindeki Ak Parti iktidarı ülkeyi 2002’den beri yönetmeye başlamıştır. Bu süreçte yaşananlar bir yana, artık milletin iktidara taşıdığı siyasi irade, dini anlamda ülkede söz sahibidir ve istediği kararları alarak hayata geçirebilmektedir.

Bu durumun dini hayatın fizikî görünümü anlamında olumlu sonuçlarını görüyoruz. Ama kastedilen, hedeflenen ve yapılmak istenen fizikî görüntü müdür, yoksa dinin de asıl hedeflediği ahlâkî kriterlerin hayata geçirilmesi midir? Eğer öyleyse ülkede bir hedef sapması mı yaşanmaktadır?

İki örnekle derdimi daha iyi anlatayım:

Bu ülkede yaşanan başörtüsü problemi, küçümsenmeyecek bir ölçüde zaman ve güç kaybettirdi. Yıllarımızı verdik başörtüsü tartışmalarına. Yapılmak istenen neydi? İnançlarından ötürü başörtüsü takmak isteyen kadınlarımızın önündeki hukuki engelleri kaldırmaktı. Haklı bir istek ve mücadeleydi, nihayetinde kazanıldı. Ama kaybedilen daha önemli değer, o başörtüsünün takılma gerekçesinin iffetin ve ahlâkın dışa vurumu olması gerekirken, sadece bir aksesuar olarak toplum geneline yayılması oldu. Ve mücadelenin diğer tarafında olanlar, bu dönüşümü, kendi mücadelelerinde bir haklılık argümanı olarak medyanın her kanalında gündemde tutuyorlar. Bu durum, başörtüsü mücadelesinin neticece gerçekten kazanılıp kazanılmadığı ile ilgili bir muhasebe yapılmasını zorunlu kılıyor.

İkinci örnek, imam hatipler ve din eğitimi konusu.

İki çocuğu imam hatipli olan bir baba olarak da, geçmişte imam hatiplilere yapılan haksızlıklara karşı verilen mücadeleleri haklı ve adaletin yerine gelmesi bakımından zorunlu buluyorum. Gerekçe neydi? İmam hatipliler bu memleketin üvey evlatları değildir ve istedikleri üniversiteye gidebilmeliler. Yani hedeflenen, ahlâklı bir nesil yetiştirmek.

Peki, şimdi gelinen noktada yine fizikî anlamda din öğretiminin önünde bir engel var mı? Yok. Yani bir anlamda bütün okullar imam hatip lisesi oldu. Ama öyle bir oldu ki, maşallah vur denince öldürecek cinsten. İçi dolduruluyor mu? Meçhul.

Azîzim, bir söz var; dinin elinde kar gibi erimeyenin elinde,din kar gibi erir gider. Dikkatleri kabuğa verip öz’üıskalamak, asıl maksadı ıskalamaktır ve bütün mücadeleleri boşa çıkarır.

Bugün maalesef böyle bir yanlışın içine girilmiştir.