Medyadaki müsilaj nasıl temizlenecek?

Medyadaki müsilaj nasıl temizlenecek?
17.06.2021 - 07:19
1945
0

Malumunuz, Marmara Denizi’nde benzerini pek yaşamadığımız bir çevre felaketine tanıklık ediyoruz. Kirlilik ve küresel ısınma nedeniyle sayıları aşırı artan fitoplankton adı verilen deniz canlılarının dış salgıları, müsilaj meydana getirdi. Müsilajın, tam da mafya babası Sedat Peker’in, AKP parti-devletini oluşturan suç şebekelerinin kirli çamaşırlarını döktüğü bir dönemde karşımıza çıkması epeyce ilginç bir ironi. Tıpkı fitoplanktonların sayısının artmasıyla saldığı müsilajın denizi kaplaması gibi, parti-devlet rejiminde de suç şebekelerinin bütün ekosistemi devralmasıyla ortaya yaydığı pislik, artık saklanamaz hâle geldi ve suyun yüzünü kapladı. Bu pisliğin müsebbibi olanlar, tıpkı denizin dibine kadar yayılmış müsilajı hortumla boşaltmaya çalıştığı gibi siyasi müsilajı da örtmeye çalışıyor nafile yere.

Sedat Peker’in daha önce parçası olduğu parti-devlet rejimine karşı giriştiği iktidar-intikam-istikbal hesaplaşması, etkisini en çok medyada gösterdi. Zira siyasi müsilajın en kıvamlı olduğu alanlardan biri medya. AKP’nin hükümet olmaktan rejim olmaya geçişinde, geçmişte kendisine karşı devletin diğer egemenleriyle iş tutmuş ana akım medya gruplarını ecnebilerin ‘hostile takeover‘ dediği hasmane taktiklerle ele geçirmesinin önemini dikkate aldığımızda, medyanın dibine kadar müsilaja batması şaşırtıcı değil. Türk televizyonlarını beş dakika izleyip, gazetelerine şöyle bir bakan biri, memleket medyasının salyayla kaplandığını çabucak anlayabilir; deniz salyasıyla değil ama yandaş salyasıyla!

AKP parti-devlet rejiminin medya ekosisteminde gazetecilik, militanlıkla iş takipçiliği arasında gidip gelen bir mesleğe dönüştü. Bunun nedeni, temelinde AKP’liliğin böyle bir şey olması. Nasıl ki AKP, bir ‘güce taparlık’ tarikatı ile organize çıkar şebekesi arasında bir oluşumsa, kendini bu yapının doğal üyesi sayan medya da kendisini bu skala içinde bir yerlerde konumluyor. Buraya kadarki kısımda uzun süredir bilmediğimiz bir şey de yok; Sedat Peker’in anlattıkları da ihtimal verilemeyecek, şaşırtıcı şeyler değil, yalnızca utanmazlığın boyutlarını göstermesi bakımından hayret verici. Peker’le bakanların arasını bulmaya çalışan, arada kendini temize çıkarmanın yolunu yapan gazeteciler, işinsanlarına şantaj yapan, rüşvet kovalayanlar, havada uçuşan milyonlar, milletvekili talimatıyla gazete basan ülkücü tosunlar… Gırtlağımıza kadar salyaya batmışız!..

Bu ara rejimin çürüyerek kendi kendine tükeneceği artık hemen herkesin malumu, ancak tıpkı denizdeki müsilaj gibi, siyaset ve medyanın istifra ettiği pisliğin nasıl kalkacağı meçhul. Bilim insanları denizdeki salya için her şey doğru yapılsa dahi 10 yıl civarı bir süre veriyor ki her şeyin doğru yapılacağı, mesela atıkların denize deşarjının durdurulacağı şüpheli. Bence aynı şey diğer taraftaki pislik için de geçerli. Her şeyi doğru yapsak bile bu pisliğin kalkması yıllar sürecek muhtemelen. Ki yine her şeyin doğru yapılması, bayağı iyimser bir beklenti.

Müsilaj meselesi mecazen ve harfiyen su yüzüne çıktığından beri okuduğum bilim insanlarının bu felaketin ortaya çıkışına dair anlattıklarıdır beni bu müsilaj analojisinde ısrar ettiren. Özellikle Marmara Denizi’nin Değişen Oşinografik Şartlarının İzlenmesi Projesi (MAREM) Başkanı Hidrobiyolog Levent Artüz’ün, 1+1’e verdiği mülakat, aslında denizdeki salyayla, toplumdakinin ne kadar iç içe geçtiğini göstermesi bakımından aydınlatıcı.

Artüz, “Bu münferit bir olay değil, bir zincir, bir sonuç. Bundan sonra da böyle anomaliler göreceğiz. Marmara Denizi 1989 yılında öldü. Gördüğümüz, bir cesedin çürümesidir. Müsilajı kavrayabilmek için bu olgunun tarihine bakmalıyız” diyor. Meselenin köklerini Turgut Özal-Bedrettin Dalan dönemine, ‘gözü dönmüş büyüme‘ olarak adlandırabileceğimiz bir olgunun, yani ekonomik büyüme ve sermaye birikimi uğruna insan, hayvan ve doğanın perişan edilmesi pratiğinin Menderes döneminden sonraki, Erdoğan döneminden önceki ikinci fazına dayandırıyor.

Kuşkusuz, fabrika atıklarının Marmara’ya boca edilmeye başladığı, deprem bölgelerinin imara açıldığı, yani ateşle oynamaya başlandığı Özal dönemi, AKP için de partizan bir sermaye transferinin prototipini oluşturuyordu. AKP dönemi için, teşbihte hata olmaz, ‘pudra şekerini fazla kaçırmış paragözlük’ diyebiliriz.

İşin medya ayağına baktığımızda ise şimdi gırtlağımıza kadar battığımız müsilajın köklerini rahatlıkla 1980’lerde bulabiliriz. Özal döneminde, eski Türkiye’nin ana akım medyası dediğimiz gruplar, gazete sahibi köklü gazetecilerin yerini devlet eliyle semirtilen holding patronlarının aldığı, ANAP-burjuvazi-ordu üçlüsünün 24 Ocak-12 Eylül sürecinde vardığı mutabakatın kamu rızası yaratma ayağını üstlenmişti. Ancak bir yandan da ‘egemen blok‘un unsurlarıyla gücü nispetinde pazarlık hâlinde olan, yani bir anda rezil de vezir de edebilecek bir medya vardı; ‘amiral gemisi‘ diye hatırladığımız gazeteler, gerektiğinde ‘korsan gemisi‘ne dönüşüp hükümet indirebiliyordu.

Gazetecilerin, iş takipçisine dönüşme süreci de bu dönemde başladı. Sendikasızlaştırılan, örgütlenmeleri engellenen gazetecilere ikbal fırsatı olarak kendi kişisel çıkarlarını kollaması gerektiği bu dönemde belletildi, tabii gazetecinin çıkarının patronun çıkarı demek olduğu da. Bu deveyi güdenler, sağ tarafı bol sıfırlı maaşlara kavuştular; öbürleri bu diyardan gitmeye yönlendirildi. Medyada, eni konu bir kast sistemi oluştu. Bir yanda yüksek maaşlı ekran yüzleri/köşe yazarları, öbür yanda sigortasız, 212’siz editörler, aralarında da sınıf atlamak için niyeti bozması şart olanlar.

AKP döneminde gördüğümüz yarı doksozof fanatik, yarı çek-senet mafyası fitoplankton gazeteciler, aslında ANAP döneminin ‘işini bilen‘ gazetecilerinin mutasyon geçirmiş hâli. Eskiden patron çıkarına gerektiğinde hükümete karşı iş takip edenler, AKP döneminde doğrudan hükümete bağlandı. Devlet, şirket gibi yönetiliyordu nasılsa, iş takipçisi olmayan şirket mi olurdu çağ atlamış Türkiye’de?

Medyadaki müsilaj, Marmara’daki gibi dibe kadar işlemiş durumda. Eğer şimdi denizde yaptığımız gibi pisliği suyun üzerinden kaşıkla toplayacaksak bizi muhtemelen bir hayal kırıklığı bekliyor. Medyada pisliğini derin deşarj yapanların temizlenmesi, siyasetteki pisliğin kalkması için de elzem. Medyayı salyadan temizlemeden, demokrasi ve adalet mücadelesinde başarı kazanmak pek mümkün değil.

Gördüğümüz işaretler, bir sonraki dönemin medya fitoplanktonlarının şimdiden kendilerine habitat beğendiği yönünde; buna kendi iş takipçisi ekran yüzünü, sanki kırdığı cevizleri bilmiyor olabilirmiş gibi, açıktan satışa getirip kendini temizleyen, bir önceki dönemin çakalları dahil…

DİKEN


Editör: N. Cingirt

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.