Hidayet Şefkatli TUKSAL
Hidayet Şefkatli TUKSAL Gazete: Serbestiyet.com

Masum değiliz, hiçbirimiz!

  • 23.01.2014 00:00

1915in_kayip_cocuklari

 Bu günlerde başlayıp da bitiremediğim şeyler yazıyorum…

Başlayabiliyorum, çünkü başlangıç cümleleri var elimde… Bitiremiyorum, çünkü sonuç cümlelerim yok. Geçtiğimiz pazar günü 19 Ocak’tı ve Hrant Dink’in katledilişinin üzerinden yedi yıl geçmişti, yedi yıl geçmişti evet ama adalet hâlâ can çekişiyordu. İnsanlar yeniden “Buradayız Ahparig!” demek için toplandı, yeniden yaşandı her şey… Benim kalbim dayanmıyor artık bu tekrarlara… Oturdum, başladım yazmaya:

“Bugün yine bir 19 Ocak! Kalplerimiz hüzünlü, gözlerimiz yaşlı… Bu gün hepimiz bir parça Hrant olmaya, bir parça Ermeni olmaya çalışıyoruz… Bu ülkede Ermeni olmak?! Bu ülkede Ermeni olmak, 1915’ten beri, kanlı ve kör bir kuyunun amansız bilgisiyle, boğazınızda düğümlenmiş bir haykırışla, gözlerinize çöreklenmiş bir endişe ile birlikte yaşamak demektir.”

Evet, burada kalıyorum, çünkü aradan geçen bir asra rağmen, helâlleşilmemiş, yaraları sarılmamış; üstelik suçlu, hain ve tehlikeli ilan edilmiş bir kimliğe sahip olan arkadaşlarımdan utanıyorum. Onların yaşadığı cendereyi gevşetebilmek için biraz bir şeyler yapılmış olsa da, Hrant Dink’in gerçek katillerinin adaletten kaçırılmış olması yapılan her şeyi önemsizleştiriyor.

Geçtiğimiz kasım ayında yapılan Müslümanlaştırılmış Ermeniler Konferansı’nda, ailesinin Ermeni kökenli olduğunu öğrenen genç bir Müslüman arkadaşım da hikâyesini anlatacaktı ama yapamadı. Ailesi engel oldu, çünkü kardeşlerinin başının derde girmesini istemiyorlardı. Köylerindeki katliamdan tekkeye sığınarak kurtulan anneannesi ve dedesi, uzunca bir süre tekkenin şeyhi tarafından mutfakta saklanmışlardı ama çocuklarını kurtaramamışlardı bu katliamdan. Anneannesi gördüğü bir rüya üzerine Müslüman olmaya karar verince, karı koca birlikte Müslüman olmuşlardı. Daha sonra tekrar çocukları olmuş ve zamanla normal (ne kadar normal olabilirse artık) bir hayata geri dönmüşlerdi. Geçmiş, hep tepelerinde asılı duran, ancak çocuklarına bile anlatamadıkları bir heyulâ idi onlar için. Geçmişsiz, tarihsiz ama Müslüman çocuklar yetiştirmeye çalıştılar. Bütün bu çabaya rağmen, onların unutmaya-unutturmaya çalıştıkları Ermeni kimliği, toplumun gözünde bir “aslî günah” gibi boyunlarına asılmıştı; ne yapsalar bu aslî günahtan arınmaları mümkün değildi. Bu yüzden belki de, asıl mağdurlar oldukları halde, bir suçlu gibi “giz” içinde yaşamaya mahkûm edilmiştiler. Benim genç arkadaşım, üçüncü nesil dindar başörtülü bir kadın/Ermeni olarak kimseye güvenememek konusundaki sorunu için aldığı psikolojik destek seanslarında, en çok bu “giz” yüzünden acı çektiğini anlamıştı.

Hrant Dink, Müslüman olmamış kimliğiyle gizlenebilme şansına(!) bile sahip değildi, o da açık yaşamayı seçti zaten. Hrant Dink, nefret objesi haline getirilmiş bir kimliğin mensubu olduğu halde, karşılık olarak Türklere yönelik bir nefret politikasını benimsemedi, aksine iki toplum arasındaki yaralı ve hastalıklı ilişkilerin iyileştirilebilmesi için uğraştı hayatı boyunca. Ama nefreti bir iman gibi göğüslerine nakşetmiş, akılsız, basiretsiz, vicdansız adamlar, onun bu çabalarına tahammül edemediler. El birliğiyle ölüme mahkûm ettiler ve vurdular onu…

Evet, bir hayat çizgisinin böyle katil kurşunlarla kesildiği ve tecelli edememiş bir adaletin Hrant’ın cansız bedenini hâlâ yüzükoyun o kaldırımlar üzerinde bıraktığı bir ülkede, hiç birimiz masum değiliz! Yazımı bitirmek için bulamadığım son sözü, Ali Aydın’ın Milatgazetesindeki “Hrant’ın gözleri” başlıklı yazısından ödünç alıyorum:

“Sessizlik cinayetin sürekli tekrarı, vicdanın ise fasılasız katlinden başka nedir ki?”

http://serbestiyet.com/masum-degiliz-hicbirimiz/

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar