• 21.12.2012 00:00

 Bugün Maya takvimindeki son gün, yani kıyamet günü. Aslında 21 aralıkta kıyametin kopacağına inancım falan yoktu, ancak yine de bu özel güne ülke dışında girmek istedim. Gitmediğim bir kente gitmeli, tanımadığım insanlarla vakit geçirmeli ve giderayak canım ne istiyorsa onu yapmalıydım. Derken kalkıp Barselona’ya geldim.

Dün Barselona’da ikinci günümdü... Akşam, La Flauta adlı lokantaya gittim, kalabalıktı, tek başınaydım ve masa kuyruğuna girip vakit kaybetmek yerine, bir çeşit yiyecek barı olan tapas barda boş bir tabureye kuruldum. Başkaları için hazırlanan tabaklara baktım ve hoşuma gidenleri sipariş ettim. Başka zaman fiyatını düşünerek sipariş verirken o akşam hiçbir şeyin fiyatıyla ilgilenmedim. Önüme gelen cabreaosları, patatas bravaları, Carne mechadaları, gironaları, polbo á feiraları hiç acele etmeden beyaz şarap eşliğinde yavaş yavaş yedim.

Yemek sonrası şehirdeki bir barda yapılacak çılgın partiye katılacaktım. Ancak gündüz çok dolaşmıştım, yorgundum, otele dönmek istedim. Küçük, dar balkonlu muhteşem güzellikteki tarihî binaların hizaya geçtiği Aribau caddesinden otelime doğru yürüdüm. Saat 22:00’ydi vesokaklar boştu, trafikte araç yoktu, kaldırımda insanlar yürümüyordu. İçkinin verdiği rahatlıkla bu olağandışı duruma çok takılmadan otele girdim, resepsiyonda ve lobide de kimseler yoktu.


Pantolonumu ve üzerimdeki ceketi güçlükle çıkarabildim
, geriye kalanlarla yorganın altına attım kendimi ve uyudum... Gecenin bir yarısı uyandığımda, yatağımın başında sırtı dönük oturan birini gördüm. Kanım donmuştu, kıpırdayamadım, ses bile çıkaramadım... Derken adam derin bir iç çekerek yüzünü bana döndü. Ne evimde ne de otelde perdeleri asla kapamam, fakat, camdan içeri sızan şehir ışıkları, adamın yüzünü seçmeme yetmiyordu, bir an, hayatta olmayan babamı anımsattı bana... Yaşlıydı, çok yaşlıydı...

“Seni buraya ben getirdim” dedi yaşlı adam. O an bağırıp yardım çağırmak istedim, ancaksuskunluğumu yenemiyordum, kilitlenmiş gibiydim. Konuşmasını sürdürdü yaşlı adam: “Ben senim sen... Kendini tanıyamadın değil mi... Ne tuhaf... Bir gün içine gireceğin beden işte bu, işte burada... Biliyorum, korkuyorsun benden, korkma, insan kendinden korkar mı hiç. Gün gelecek böyle bir bedenle dolaşacaksın, alışveriş yapacak, kolay yorulacak, merdiven çıkmakta zorlanacak ve öleceksin...”

Titrek bir sesle, “Neden?” diyebildim ancak. Yaşlı adam devam etti: “Uzaklara gitmek insan için derin, düşünsel bir yolculuktur: kendinle baş başa kalma fırsatın olur, günlük hayatın rutini içinde zihnini meşgul eden bütün etkenlerden uzak olmak, seni özgürleştirir, özgürce düşünür, özgürce karar verirsin, göremediğin pek çok şeyin üzerindeki sis perdesi kalkar, eylemlerine, kabahatlerine, günahlarına daha tarafsız bakabilirsin. Bu da bir çeşit yüzleşmedir. Ancakinsanlar bu yüzleşmeye cesaret edemedikleri için yolculuğa tek başlarına çıkmak istemezler, korkarlar, kendileriyle baş başa kalma düşüncesi onları ürkütür, tıpkı senin şu an benden korktuğun gibi. Ancak ben sana bir olanak sunmak istedim, hayat çizgindeki bütün zamanlarının iç içe geçtiği bir uzamdasın bu gece. Dikkat ettin mi... dışarıda hiçbir canlı yok, bir tek sen ve ben... aynı insanın geçmişinin ve geleciğinin buluşması... Şimdi anlat, benim de anlatacaklarım var...”


O gece kendi ellerimden tuttum, dokunuşu kırışık bir kâğıt hissi veren ellerimden...
 Ve anlatmaya başladım kendime, ne varsa içimde, döktüm; uzun bir itiraf gecesiydi benim için, anlattıkça hafifledim. Sabah uyandığımda geçmişin bende yarattığı o kronik bulantıdan eser yoktu, daha iyi hissediyordum kendimi. Yaşlı adam gitmişti ve ben Tuncer’in tweetini okuyordum: “Hidir, bugun yazi gunun, unutma”... İşte o yazı Tuncer...



[email protected]

twitter.com/ hidirgevis