• 11.01.2013 00:00

 Dün değil, önceki gün de değil, geçen yıl, Beyrut... Tek başıma bir taksiye atlayıp, Lübnan’ın güneyindeki Sayda kentine doğru yola çıktım. Amacım A’mel Dağı’nın doruğunda, Hizbullah’a ait Direniş Müzesi’ni ziyaret etmekti. Sayda’yı geçtikten hemen sonra sahil yolunu bırakıp iç tarafa, dağlık doğuya doğru hareket ettik. Aniden markasını bilmediğim siyah dev bir cip, kötü bir solama yaparak bizi geçti, camlarından birkaç el çıktı, birtakım işaretler yapıyorlardı, bizim kenara çekilmemiz için mi, arkadan gelen konvoy içinde yer alan birbirinden lüks siyah araçlar için mi... bilemedim... Ama inanılmaz bir telaş vardı, seni umursamayan ezici bir güç... Kimdi onlar, politikacı mı bir örgüt lideri ve tebaası mı yoksa mafya mı bilemedim... Taksici de ben de gerilmiştik. Ancak ben çok daha fazla gerilmiştim, onların o baskın gücü karşısında kendimi biraz küçülmüş, iktidarı elinden alınmış gibi hissetmiştim. Benzer gerginliğin daha cılızını, İstanbul’daki lüks eğlence mekânlarınagittiğimde de yaşıyorum. Acil servise hasta yetiştiren ambulans telaşıyla kapıya yanaşan araçlar, el pençe divan koşan valeler, onların eline sıkıştırılan abartılı bahşişler, Merkez Bankası’nın altın rezervlerini koruyormuş gibi duran bodyguardlar... Hep hareket hâlinde bir kalabalık, birilerinin etrafında birileri, gereksiz bir telaş, gereksiz bir hız....

Bu tür bir manzara, bu tür bir atmosfer, bu tür bir gösteriş ve tantana, bireyi küçülten şeyler... Orada tek başına bir bireyseniz, hiçbir hükmünüz kalmıyor. Sanki kişisel alanınıza biri girebilir, sizi rahatsız edebilir, size haksızlık yapabilir ve size karşı zorbalaşabilirmiş gibi... Adaletin ve kanunun güvencesini pek hissedemiyorsunuz... Bu nedenle dünyanın batısından doğusuna doğru gittiğinizde, bireyin tek başına bir anlamı kalmıyor... Onun yerini kalabalıklar, gruplar, kabileler, örgütler, geniş aileler, klanlar, aşiretler, cemaatler, siyasal kamplar alıyor. Yine bu nedenle dünyanın doğusuna gittikçe adalet kavramı da anlamından ve gücünden çok şey yitiriyor. İnsanlar adaleti dahil oldukları gruplar içinde arıyor, oralarda kendilerini daha güvencede ve rahat hissediyorlar: iş güvencesi, güvenlik, sosyal konfor ve psikolojik rahatlık nedeniyle...

Tabii şu var; siz bir ülkede, bir gruba aidiyetiniz nedeniyle iş buluyorsanız, o ülkede fırsat eşitliği ve adalet duygusu henüz gelişmemiş demektir. Siz sadece yetenekleriniz, tecrübeniz ve insani kaliteniz nedeniyle iş bulamıyorsanız, o ülkede adı yolsuzluk olmayan ama adı adam kayırma olan bir çeşit sosyal yolsuzluk var demektir. Sonuç olarak bu kayırma sağlıklı eleştiriyi de yok ediyor. Kayırma nedeniyle kimse nemalandığı kabilesini sorgulayamıyor, sadece alkış tutmak zorunda kalıyor. Yanlışınızı ise sadece düşmanlarınız söylüyor ama düşmanlık işte, doğrularınızı bile yanlış diye suratınıza fırlatıyor.

İşte bu toplumsal şekilleniş nedeniyle, bir parti il başkanının şoförünün, bir devlet kurumuna müdür olarak atanması haberine pek şaşırmadık biz. Ancak Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun kardeşi Celal Bey’in, İzmir’de bir şantiyede asgari ücretle bekçilik yaptığını duyunca çok şaşırdık. Kılıçdaroğlu’nun, Celal Bey konusunda bu kadar tenezzülsüz olması, yabana atılır bir davranış değil. Elde ettiği gücü, hak edenleri atlayarak kendi ailesine kullandırtabilirdi. Yani adaletsiz davranabilirdi ama bunu yapmadı... Bu nedenle kardeşinin bekçilik yaptığı haberine şaşırdığımız kadar sevindik de...

Sosyal demokrasi, bisikletle işe giden siyasi liderlerin yaşadığı İskandinav ülkelerinde şekillendi. Sonra bütün dünyaya yayıldı. Bazen öldüğü bile ilan edildi, buna rağmen karşıtlarına bile sirayet etti... İki bayrağı çok önemliydi: Fırsat eşitliği ve sosyal adalet...

Ümitsizliğe kapıldığım anlarda bu iki özelliğin, arkeolojinin alanına girdiğini düşünebiliyorum. Demek ki kendi kardeşi dahi olsa, insanları birbiriyle eşit tutan anlayış o kadar da müzelik olmamış... Teşekkürler Kılıçdaroğlu kardeşler, bize sahici sosyal demokrasinin siyasi ahlakını hatırlattığınız için...



[email protected]

twitter.com/ hidirgevis