• 8.02.2013 00:00

 Türkiye’ye döndüm dönmesine ama hâlâ Amerikan televizyonlarını izlemeye devam ediyorum. Bu durumu bir tür burnu havadalık olarak göremeyin lütfen, hiç öyle değil. Ben evinin camlarını kendi elleriyle silen bir erkeğim, bulaşıkları da elde yıkıyorum, havam bu kadar işte... Amerikan televizyonlarını izliyorum çünkü zekâ düzeyi yüksek, kaliteli ve yaratıcılığın sınırlarını zorlayan programlar var. Kaliteli diyorum çünkü bu programların üzerinde profesyonelce uğraşılmış, emek harcanmış; bu her hâllerinden belli oluyor. Ve belli ki kendi alanlarında en yetenekli insanlardan oluşan bir ekibin elinden çıkmış o iş... Öyle de zaten.

Bunun dışında beni Amerikan yapımı TV programlarına asıl bağlayan şey, içindeki medenilik cevheri... Bu çok ama çok önemsediğim bir öz, bir ruh, tam da nasıl adlandıracağımı bilemiyorum aslında...Aranızdan bazıları, çağdaşlık, medeniyet vs. gibi kavramlara karşı alerjik olabilirler.Haklılar da çünkü içine o kadar saçma sapan anlamlar yüklendi ki bu kavramların, yetmiyormuş gibi bir çeşit dayatmacılıkla hayatımıza nüfuz etti... O nedenle, çağdaşlık, medeniyet kavramlarını gördükleri yerde tüyleri dikleşenleri anlıyorum.


Medeniyet dediğiniz şey

Fakat medeniyet denen şeyin hâli sahiden bambaşka. Solcu olmakla, liberal olmakla, kentli olmakla, muhafazakâr olmakla, yüksek eğitimli olmakla da kazanılan bir şey değil. O çok rafine bir duygu ve davranış bileşeni. Öyle ki insanı daha insani kılan, toplumu da daha yaşanılır kılan bir bileşen bu. Adalet duygusunun hangi koşulda olursa olsun zayıf düşmediği, empatinin hangi koşulda olursa olsun koyuverilmediği bir zihniyet düzeni...

Bir örnek vereyim: Amerikan TV programları içinde istikrarlı takipçisi olduğum iki show var: The Daily Show ve Conan... İlkini Jon Stewart sunuyor. Kendisi hem bir komedyen hem de iyi bir gazeteci. Yanlışı gördüğü yerde diliyle ısırıyor, sözünü asla sakınmıyor, kim olursa olsun, ne olursa olsun, eleştiride hiçbir kısıtlama yok. İkincisini ise bir talk show ustası olan Conan O Brian sunuyor. O da az sivri dilli değil.

Ancak gelin görün ki bu iki sivri dilli adam, neredeyse her programlarında, konuşmalarında esprilerinde bir şekilde lafı gay meselesine getiriyorlar. Yaptıkları espriler ise gaylere dışarıdan bakan değil, içeriden bakan bir üslupla hazırlanmış oluyor. Yani o kabak tadı veren gay gülmece klişelerinin hiç birini içermiyor. Bu iki ünlü Amerikalının ikisi de straight, yani gay değil. Ancak buna rağmen gay hakları savunuculuğu yapmak, gay kimliğini kendi showlarına yedirip toplumsal zihniyetteki kapalı kapıları zorlama konusunda hiçbir sakınca görmüyorlar. Medenilikleri de buradan kaynaklanıyor zaten. Kendi iş alanlarında, kendi etki ve hükümranlık alanlarında bir adalet sistemi kurabiliyorlar... Ve o adalet sistemi içinde bazı gruplar, hak ettikleri yeri bulsunlar diye pozitif ayrımcılık uyguluyorlar. Ünlü iki showmenin bu yönleri, onları büyük, sevimli, başarılı ve güvenilir kılıyor.


Ya kadın gazeteciler?


Türkiye’ye gelince... Bu konuyu twitterda takip ettiğim LGBT aktivisti Barış Sulu’ya soruyorum. Gay olmayan erkek televizyon starlarının da erkek köşe yazarlarının da bu konuda çok sessiz olduklarını söylüyor. Yani her konuda hak hukuk savaşçılığı, mangalda kül bırakmıyorlar ama iş bu konuya gelip dayanınca sessizliğe bürünüyorlar. Onur Baştürk hariç...


Kadın gazetecileri ise tam tersine, çok cesur buluyor Barış. O’na göre LGBT hakları konusunda çok duyarlı olan gazeteciler: Tuba Tekerek, Amberin Zaman, Mehveş Evin, Ümran Avcı, Ezgi Başaran, Bahar Çuhadar ve Çiçek Tahaoğlu. Barış’ın bu listesine, twitterda yazdıkları nedeniyle Pelin Cengiz’i de ekliyorum.



[email protected]

twitter.com/ hidirgevis