• 17.03.2013 00:00

 

Kiev kadınlarının suşi merakı

Kiev çok tatlı bir şehir... Hanikentleri birbirleriyle kıyaslamak yanlış ama sırf gıcıklığına böyle bir kıyaslama yapmak istiyorum: Kiev, turistlerin akın akın gidip para bıraktığı Viyana’dan çok daha güzel bir kent mesela... Biraz İstanbul gibi; Dinyeper Nehri’ni Boğaz sayın, nehrin bir yanı eski Kiev, hatta yedi tepeli diyebiliriz... Tepelerin üzerinde inanılmaz güzellikte renkli kiliseler... Nehrin öbür tarafını ise Anadolu yakası sayın, daha sessiz sakin ve yaşaması ucuz...

Kiev gri bir kent değil, muhteşem güzellikte rengârenk tarihî binaları var; yeşil, sarı, kırmızı, rengahenk... Bütün bu renklerin beyaz karlarla dekore edildiğini düşünün... Tamam, soğuk bir şehir ama soğuğu öyle rahatsız edici bir soğuk değil, insanı çivi gibi yapıyor.

Kent insanları çok medeni; karşıdan karşıya geçerken sizi gören bir araç, beş metre ötede durup geçmenizi bekliyor, kamyoncuları bile böyle, o kadar kibarlar... İnce düşünceli bir milletler, e çünkü 1960’larda açılan bir metro istasyonu girişine bile tekerlekli sandalye kullananlar için özel bir merdiven konulmuş.

Caddelerde ilerleyen kırmızı renkli troleybüsler, sarı minibüsler kente orijinal bir hava veriyor tabii ama konforlu değiller...

Kiev’e çıplak gözle bakıp ekonomik tahminler yürütmeye kalktığınızda, halkın yoksul olduğunu görebilirsiniz... Ancak çok zengin bir sınıf da var, bu sınıfın gittiği lüks lokantalar da...

Kievliler İtalyan mutfağına çok düşkün. burakpehlivan.org adlı blogdan öğreniyoruz ki Kiev’de kendini İtalyan mutfağı olarak tanımlayan 200’ün üzerinde lokanta var. Ancak asıl enteresanı suşi lokantalarının sayısındaki hızlı tırmanış. Tam sayısını bilen yok ama her yerde göze çarpıyor, hatta Anadolu yemeği yapan bir lokantada dahi suşi yiyebilirsiniz. Örneğin Türk Ukrayna İşadamları Derneği (TUİD) Başkanı Cem Murat Aytaç ile birlikte Tike adlı bir Türk lokantasına gittik. Mönüsünde bildiğiniz yemeklerin yanı sıra suşi de var. Nedeni bu konuda ciddi bir müşteri talebi olması. Suşiyi özellikle kadınlar tercih ediyor çünkü sağlıklı ve besleyici buluyorlar.


Dertli türkülerle eğleniyoruz, maşallah

En son ne zaman bir türkü bara gittim hatırlamıyorum. Ama geçenlerde Twitter’daki sanal arkadaşım Abdullah Çilek’in ısrarlarına dayanamadım ve Beyoğlu’nda Deli Mavi adlı bir türkü bara gittim. Gerçi türkü barların adı türkü evi diye geçiyor artık, nedeni ne bilmiyorum... Neyse, içerisi çok havasızdı, havalandırmak için camlar açılıyordu, cam önünde oturanlar kabanını giymek zorunda kalıyordu. Pek yadırgamadım, çünkü İstanbul’un en sosyetik mekânlarında bile ısıtma-soğutma sorunu var. Kışın üşüyor yazın terliyorsunuz. Bu anlamda en istikrarlı mekân İstanbul’un metrobüsü; yazın da kışın da sıcak ve havasız....

Türkücü Tansu Örçen, elinde sazı ile sahnedeydi. Söylediği türkülere-şarkılara ilgi büyüktü.Özellikle de dertli ve kahredici Ahmet Kaya şarkılarına... Masalarda daha çok erkekler vardı ve bu erkekler peçetelere istek şarkılar yazıp Tansu’ya iletiyorlardı. Her şey olağanüstü egzotikti. Ancak asıl egzotik olan Türkiyelilerin bir eğlence mekânında dertli türkülerle şarkılarla eğlenmeleriydi... Hayret, ben de o gece onlardan biriydim...


Lokantalara not


» Semih Fırıncıoğlu- yazar, besteci- (New York, ABD)-
 Geçen hafta Hıdır’ın yayımladığı, New York’taki lokantalara not verilmesi konusunda yazdıklarım biraz ses getirdi, aynı sistemin İstanbul’da da uygulanabilirliği konusunda mesajlar dolaştı. Bu ilgi karşısında konuyu yarım yamalak bırakmayayım dedim ve araştırmacı gazetecilik yapıp tanıdık birkaç lokantacıyla görüştüm.

Geçen haftaki yazıyı okumayanlar için özet: New York’ta üç yıldır lokantalara denetçiler tarafından sağlık/temizlik kurallarına uygunluklarına göre AB ya da C notu veriliyor ve bu not lokantanın camına asılıyor. Halk A almamış lokantaya gitmiyor, o nedenle lokantacılar üzerinde büyük bir baskı oluşuyor. Hangi lokantanın ne zaman denetlendiği ve ne sorunlar görüldüğü belediyenin internet sitesinde açıkça yazıyor ama bunun denetçiler ve lokantacılar arasında ciddi filmler çevrilmesini önlemek için yeterli olmayacağı da insanın aklına takılıyor.

Konuştuklarım arasında en verimli kişi Mısırlı Kıpti arkadaşım sandviççi Ferit oldu, çünkü küçük bir el hareketi benim neden söz ettiğimi anlaması için yetti. Birincisi, Ferit’in herkese çok selamı var. İkincisi, Ferit A notu almamak için ya zekâca özürlü ya da anormal derecede pis biri olmak gerektiği görüşünde: Ciddi bir kural ihlali (fare, böcek belirtisi, buzdolabının çalışmaması gibi) en çok 7 kötü puan alıyor. Notun A’dan B’ye düşmesi için puanın 14’ü, C’ye düşmesi için de 24’ü aşması gerek. Yani, geniş bir tolerans payı var. (Bundan rahatsız olan aşırı titizlere belediye “o zaman lokantaya girmeden önce cebinden internet sitemize gir, o yerde 2010 yılından beri ne aksaklıklar görülmüş olduğunu madde madde oku, kararını öyle ver” diyor.) Üçüncüsü, puan 14’ün altında olduğu sürece okeysin ama 14’ü aşıp da B sınıfına düşecek olursan, seni oraya düşüren her ihlal için ciddi miktarlarda para cezası kesiyorlar. Yani, müşteri baskısının üstüne bir de bu baskı var. Dördüncüsü, denetçi “cebime birkaç yüzlük sıkıştır da şu notunu düşürmeyeyim” diyecek olursa Ferit kesinlikle yapmam diyor, çünkü adamın seni sınıyor olma ya da sivil polis olma ihtimali yüksek (kelepçe ve kodes durumları). Herkesin aklında bu kurt dolaştığı için belediye böyle numaraları oldukça sık yapıyormuş. Beşincisi, lokantacı denetçiyi şikâyet edebiliyor ve yetkililer ciddiye alıp dinliyor ve gereği neyse yapıyor. Altıncısı da bir denetçi aynı lokantayı iki kez denetleyemiyor. Yani, Ferit sistemden memnun, gıda zehirlenmesi gibi sorunların belediyenin rapor ettiği biçimde yarı yarıya çözülmüş olduğuna inanıyor.

New York modeli özetle budur. Daha fazlasını merak edenler nyc.gov/html/doh adresinde bakınabilirler.



[email protected]

twitter.com/hidirgevis