• 24.03.2013 00:00

 

Pantolonlar aşağı, yok hayır yukarı

Yıllar önce New York Modern Sanatlar Müzesi’nde bir karma sergi gezmiştim. Irak Savaşı’nın en zır zır zamanıydı. Tablolardan biri oldukça ilginçti. Aslında bir çeşit haritaydı bu tablo. Coğrafi bir harita da değildi... Bu bir ilişki haritasıydı: Irak’ta faaliyet gösteren şirketler, şirketlerin geldiği ülkeler, ve isimler arasındaki bağlantıların haritası... Bu ilişki haritasına bakınca ülkede kimin eli kimin cebinde bir fikir edinebiliyordunuz...

Geçenlerde Cüneyt Özdemir’in attığı bir twit de bende reklam sektörü için böyle bir tablo yapma isteği uyandırdı. Twit şöyleydi: “Nil Karaibrahimgil’in oynadığı ya da seslendirdiği reklamları çıkartsanız son on yılda Türkiye’de reklamcılığın nerede ise yarısı olmayacak!”

Nil Karaibrahimgil denince aklınıza gelen bir şarkısı var mı bilmiyorum... Ayrıca popülerlikse ona gelinceye kadar tonca şarkıcı var... Ancak Nil Hanım’ın oynadığı reklamların haddi hesabı yok. Neden?.. İlişki haritasını çıkartırsanız, gerçeği daha iyi görürsünüz. Nil Hanım’ın eşi Serdar Erener. Erener de büyük bir reklam şirketinin patronu. Yani Erener reklam oyunculuğu ihalelerini eşine veriyor. Bunun adına ne denir, siz karar verin. Peki, benim anlamadığım, şirketler buna nasıl razı geliyor... O noktada da o şirketlerin patronlarının, o şirketlerin genel müdürlerini sorgulamaları gerekir.

Evet, pantolon ne alaka diyeceksiniz... O da altta, Semih’in yazısının başlığı...

 


» Semih Fırıncıoğlu- Yazar, besteci- ( NewYork, ABD)- 
Zamanında doktora tezimi yazarken sigara tüketimimi üç misline çıkarıp saçımı yolmak gibi de tuhaf bir tik geliştirince, babam elime otuzüçlük bir tespih tutuşturmuştu. Aylarca oynadım bununla. Bir gün üniversite kantininde elimde tespihim oturmuş çay içerken o yıllarda kantinleri mesken tutan siyasilerden birkaçı yanıma gelip“abi, senin girmiş çıkmışlığın olduğunu bilmiyorduk” demişlerdi. Meğerse farkında olmadan hapishane usulü çeviriyormuşum tespihi.

Şimdi, bu bağlantının ABD’deki karşılıklarından biri şu: Pantolonunu külotlu poposunun bitip bacaklarının başladığı düzeye kadar düşürmüş 15-20 yaşlarında Afrika kökenli bir Amerikalı erkek biraz paytakça yürüyerek geliyor ve diğerleri saygıyla “abi, sen de girmiş çıkmışsın demek ki” diyorlar. Şu sıralarda demiyor olsalar bile, bu modanın başladığı zamanlarda diyorlarmış. Tespih bağlantısı kadar net olmasa da bunun da bir mantığı var: Hapishanede kemer, kundura bağı gibi nesnelere izin yok, o nedenle pantolonlar düşük, ayakkabılar bağsız dolaşılırmış. Modanın bundan çıktığında herkes hemfikir ama “düşüklük” derecesinin epeyce abartıldığı da belli, çünkü bu “sagging” pantolonun kemersiz giyilmesi olanaksız.

Pantolondan önce bağları çıkarılmış spor ayakkabısı modası vardı, o geldi geçti, ama düşük pantolon herhalde tarihe en uzun sürmüş, en tuhaf moda olarak geçecek: yirmi yıl olmuş başlayalı. Biz zamanında rockculara özenip saçımızı uzatıp dar blucinler giydiğimizde babamın kuşağı “yani bu gâvurlar kıçlarını açsalar siz de açacaksınız” diye dalga geçerlerdi. Bir bakıma bu dedikleri oldu: rockcuların yerini rapciler aldı, popolarını açtılar ve moda, kaynaklarından bütünüyle soyutlanarak, dünyaya yayılıverdi. Şimdilerde ABD’de beyaz gençler pantolonu yavaş yavaş yukarı çekmeye başlıyorlar ama siyahlar arasında aynı tempoda devam ediyor. “Başkaldırı simgesi” gibi kılıflardan konuşuluyor ama bence bu moda tarihe bir de mahalle ve akran baskısının muhteşem gücüyle en anormalin bile bir noktada normalleşebileceğinin bir kanıtı olarak geçecek. Şu anda belirli çevrelerde süregitmesinin tek nedeni, o çevrelerde herkesin öyle giyiniyor olması. Bir çocuk bir söyleşide “pantolonumu belime çeksem, kendimi çıplakmış gibi hissederim” diyordu.


Londra’da gastropub trendi


»Kaan Nazlı- ekonomist- (Londra, İngiltere)- 
Londra’ya gittiğinizde, hele de iş çıkışlarına denk geldiyseniz, halkın taşarcasına doldurduğu salaş pub’larda lıkır lıkır bira içtiğini görürsünüz. İşte bu pub kültüründe şimdi yeni bir trend başladı. Bekleyin geleceğim oraya ama önce bir giriş yapayım.

Londra, son 20 yılda, daha kozmopolit bir şehir oldu. Bin bir çeşit millet birarada yani. Öyle ki artık beyaz İngilizler artık azınlık olmuş durumdalar. Çeşitli milletlerin biraraya gelmesi, pek çok açıdan lezzetli ve güzel görünümlü bir salata tabağına dönüştürdü kenti. Bir kere yeme içme kültürü zenginleşiyor; farklı mutfaklar ve bu mutfakların birbirleriyle etkileşiminden doğan yeni bir yeme içme kültürü doğuyor. Nitekim bu gelişmeler, pub’ları da etkiledi; verdikleri yiyeceklere ve içeceklere daha dikkat ediyorlar. Bu dikkat öyle bir noktaya vardı ki “gastropub”lar ortaya çıktı.

Gastropub’ların doğumunu kolaylaştıran etkenlerden biri de içeride sigara içmenin yasaklanması. Yani artık pub’lar eskisi gibi dumanaltı değiller.

Clerken mahallesinde bu ismi ilk alan bar olan Eagle’dan beri, gastropub’ların sayısı neredeyse binleri buluyor. Gastropub’lar 2012’den itibaren de Oxford İngilizce sözlüğüne bile girdi. Sadece kentte yaşayanlar değil, kenti ziyaret eden turistler de gastropub’lara akın etmeye başladı. Öyle ki kentteki şarap barları bile müşteri çekmek için kendilerine gastropub demeye başladılar. Kimisi bu gidişatı eleştiriyor; diyorlar ki her isteyen de gastropub işine kalkışmamalı, kendine gastropub diyen yerlerin mönüsü, biraları kaliteli olmalı,.

Normalde yeni trenler konusunda İngiltere hep birilerinin ardından nal toplar ama bu defa farklı. Bu defa başkaları İngiltere’deki bu trendi kendi ülkelerine transfer ediyor. Örneğin gastropub’lar son senelerde Amerika’da da çok moda oldu. Wikipedia’ya göre en gözde olanları arasında bazılarının, “dünyanın en iyi hamburgerleri orada” dediği Father’s Office ve Harrison Ford’un oğlunun sahibi olduğu Ford’s Filling Station da var. Bu arada, çoğu Manhattanlının hayatında bir kere 45 dakika beklemiş olduğu Spotted Pig de listede.


Not: Mete Çubukçu


NTV
 ile ilgili yazdığım eleştiri yazısının ardından, gazeteci Mete Çubukçu aradı. Kendisini üzmüşüm, çünkü eleştirinin ona yönelik olduğunu düşünmüş. Cümlelerimin mimari şekillenişinden kaynaklanmış bir yanlış anlama olabilir. Mete Çubukçu’nun gazeteciliğiyle ilgili hiç derli toplu düşünmedim... Ben sadece soğuk ve sevimsiz bir televizyon kanalı olduğunu düşündüğüm NTV’nin yayın tarzını eleştirmiştim.



[email protected]

twitter.com/hidirgevis