• 3.04.2013 00:00

 

Bedri Baykam’ın ‘boş çerçevesi’

Dün, internet medyasında işveren Murat Ülker ve ressam Bedri Baykam konuşuldu. Radikal’den Müge Akgün’ün haberinde şu bilgi vardı: Murat Ülker, Baykam’ın “Tarihin Röntgencisi” adlı sergisini gezmiş ve bu sergideki the black box adlı yapıtı 100 bin doların üstünde bir fiyatla satın almıştı.

Kötü bir şey söyleyeceğimi sanmayın sakın. Bu iyi bir şey. İşadamlarının, sanata bu şekilde yatırım yapmalarında hiçbir sakınca görmüyorum. Her ne kadar Bedri Baykam’ın tek bir tablosuna 30 saniyeden fazla bakmaya tahammül edemesem de... Evimde bir tekini dahi görmek istemesem de... Alıcısı var pazarı var, ben böyle düşünsem kaç yazar.

İşadamı Ülker’in internet medyasında “boş çerçeve”olarak geçen esere verdiği para, sosyal medyada herkesi şok etti. Bu durum çok sevdiğimAmerikan ressamlarından biri olan Ad Reinhardt’ın yaşadığı bir durumu aklıma getirdi. Resimlerinde manzaralar görüntüler ve figürleri değil, renkleri kullanan bir ressam Reinhardt. Sanatçının, Abstract Painting (Soyut Resim) adlı tablosu, 1963 yılında New York’taki MOMA’da sergilendi. Baktığınızda siyah renge boyanmış bir tablo görüyordunuz, hiçbir özelliği yok gibiydi. Dolayısıyla bu tablo herkesi şoke etmişti. Hatta bir kişi protesto amacıyla müze aboneliğini iptal bile etti. Ancak bu tablodaki tarz ve sanatçının genel üslubu, minimalist sanat akımı üzerinde çok etkili oldu bir. İkincisi, ilk bakışta düz siyah renkli bir şey olarak algıladığınız bu ünlü tablonun karşısında oturup dikkatlice baktığınızda, aşağıdan ve yukarıdan merkeze doğru farklı renklerin iç içe geçirildiğini görüyordunuz. Yani onca renk var ve siz bunu siyah olarak algılıyorsunuz. Nitekim bir sürü politik ve sosyal teoriyi bu algı biçimi üzerine oturtabilirsiniz. Bu da Reinhardt’ın ne kadar önemli bir şey yaptığını gösteriyor.

Bedri Baykam’a gelince... İnternet medyasında bu eserin gerçek isminin araştırılıp yazılmaması ve “boş çerçeve” diye hafif alaya alınması iyi bir şey değil, hatta çok itici.Fakat Amerika’da dekoratörlerin dolaştığı galerilerde ve hediyelik eşya satan dükkânlarda da böyle pek çok boş çerçeve satılır. Bir tane alır evinizi dekore eder, misafirlerinizi etkilemeye çalışırsınız. Dolayısıyla ben Bedri Bey’in bu çalışmasındaki yaratıcı felsefeyi ve değeri çakamadım. Pardon.


TÜSİAD, MÜSİAD ve KÜSİAD! Değiştirin şu isimlerinizi

Barış süreci Kürt işadamlarını cesaretlendirmiş, KÜSİAD’ı kuruyorlarmış. Yani Kürt Sanayici ve İşadamları Derneği’ni... Bu haberi önceki gün Cüneyt Toros yönetiminde yayın hayatına başlayanThe Wall Street Journal Türkiye’den okudum.

Kürt işadamlarına bir tavsiyem var. Biraz farklılıklarını ortaya koysunlar ve derneklerinin ismindeki şu“işadamları”nı kaldırsınlar. Bunu yapsınlar da biz de Kürtler bir farklılık getirdi diyelim. Hem zaten kurdukları bu dernek, sadece işadamlarından oluşmayacak, değil mi... Kadınlar da olacak. O hâlde bu kadar absürt, bu kadar saçma, bu kadar kara mizah bir durum olabilir mi... İçinde kadınların da olacağı bir derneğe adamlar derneği demek.

Bakın âkil adamlar diye bir kavram ortaya atıldı. Vakit kaybetmedim ve bu kavramın “adamlar” kısmıyla Twitter’da güzelce dalgamı geçtim. Tartışma başladı, büyüdü... Ve bugün Taraf yazıişleri “âkil adam” değil “âkil insan” tanımını kullanıyor...

Buradan sadece KÜSİAD’a değil, TÜSİAD’a (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği) ve MÜSİAD’a da (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) sesleniyorum. Taraf yazıişleri gibi, biraz cesur olun, biraz adil olun. İsimlerinizdeki “işadamı”nı düşün. “İşinsanı” mı dersiniz “işveren”mi dersiniz ya da cinsiyet vurgusu taşımayan başka bir şey mi dersiniz, size kalmış.


Artık hepimiz sonradan görmeyiz, sorun yok

Bu ülkede koskoca gazeteciler, hatta kendine entelektüel diyenler, “sonradan görme” deyimini kullanmayı hâlâ çok seviyor. Kimin için kullanıyorsanız onu aşağılayan bir laf bu. Bize de çok uyuyor aslında. Çünkü bizdeki ilişki kültürü bir yönüyle karşı tarafı aşağılayarak kendini iyi hissetme üzerine imar edilmiş.

Ancak sonradan görme deyimini budalaca bir laf hâline getiren çok daha önemli başka bir sebep var: Bireyin, kendi aile geleneği dışına çıkıp, farklı bir kültür, kariyer, ekonomik ya da sosyal sınıf içinde yer alamayacağının önkabulü... Gümüş çatal bıçağın var ama adabına uygun kullanamıyorsun, niye, çünkü sonradan görmesin, çünkü baban imamdı. Evinin duvarlarında ünlü ressamların tabloları var, ama, var da ne olmuş çünkü sonradan görmesin çünkü ailen köylüydü. Harvard’ı bitirmişsin ama ne yazar, sonradan görmesin, annen daha okuma yazma bilmiyor.

Sağa sola sonradan görme diyen kişinin zihniyeti ortada. Bir başkasının sınıf atlayabileceğini kabul etmiyor ya da içine sindiremiyor. Oysa yeni çağda kimin karşınıza nasıl biri olarak çıkacağını bilemezsiniz. Hayat fırsatlarla dolu. Kimse kendi ailesinin sınıfsal, kültürel ve ekonomik kaderine razı gelip, ona paralel bir hayat kurmayı kabullenmek istemiyor. İlerliyor, değişiyor. Kast sisteminin geçerli olduğu çağlarda bireyler, içine doğdukları sosyal sınıfın içinden çıkamazlardı. O sınıf onların kaderiydi. Bugün değil. Artık hepimiz sonradan görmeyiz. Hepimiz her geçen gün farklı bir şeye sahip oluyor, farklı bir şey öğreniyoruz. Bu süreçte her şeyi layıkıyla yapamıyor olabiliriz. E ne yapalım yani, beceremeyiz deyip de yerimizde sayacak değiliz.

Bu nedenle yeni çağa uymuyor sonradan görme deyimi. Dolayısıyla artık literatürden silinip çöpe atılması ve bir daha yüzüne bakılmaması gereken bir laf. Hatta kullananların da ayıplanması gerekiyor.


Değişimi kabul ediyorsan dilini de değiştir!

Yukarıdaki iki ayrı yazının teması aslında dil ve ideoloji ilişkisiydi. Dil öyle sinsi bir ideologdur ki geçmişin bütün önyargılarını, yanlışlarını, bakış açılarını içinde taşır ve bugüne kadar getirir. Zaman değişti deriz, biz değiştik deriz, sistem değişti deriz ama dilimiz bir türlü değişmez, aynı kalır. Geçmişin köhnemiş zihniyeti bir virüs gibi dilin içinde hayat bulur. Belki hiç farkında olmadan sırf kullandığımız dil nedeniyle geçmişte normal görünen yanlışları ileriye taşır, yeni kuşaklara aktarırız. Kadınların da içinde yeraldığı bir derneğin adı hâlâ işadamları derneği olabiliyor mesela. Buradaki dilin kurgulanışı, kadınların verdiği bütün o ayrımcılık mücadelelerini ve kadın hakları konusundaki kazanımları görmezden geliyor.

O nedenle hayat değişirken, biz değişirken, dilimizi de değiştirmeyi daha doğrusu gözden geçirmeyi ihmal etmeyelim. “Türk Sineması” demek yerine “Türkiye Sineması” demeye de kendimizi alıştıralım artık. Aksi hâlde bu şekilde kurgulanmış bir dil içinde, Türkiyeli bir Türk konforlu olabilir ama Türkiyeli bir Çerkes konforlu olamaz. Anlaşıldı mı!



[email protected]

twitter.com/ hidirgevis