• 8.04.2013 00:00

 

Diyarbakır’ın demokrasiyle imtihanı

Birkaç yıl evveldi. Elazığ Hazar Gölü kıyısındaki bir plajda, ablamlar ve ben, göl suyunun ve kumsalın keyfini çıkarıyoruz. Bizden başka da kimsecikler yok. Çok geçmeden üç genç daha geldi. İkisi erkekti. Speedo mayolarıyla kumların üzerine uzandılar. Kız kardeşleri ise yanlarında giyinikti. Diyarbakır’dan gelmişlerdi.

Erkeklerden biri Tolstoy’un bir kitabını çıkarıp okumaya başladı. Bir süre sonra kız kardeş şikâyet etmeye başladı. O da bikinisiyle yüzmek istiyordu ama erkek kardeşleri buna izin vermiyorlardı. Genç kız bir ara şuna benzer bir şey söyledi: “Ama Bodrum’da bikinimle yüzüyorum, burada niye yüzemiyorum.”

Cins bir adam olduğum için gençlere yanaştım. Aradaki yabancılığı kırmak için esprili bir ön sohbetten sonra şöyle dedim: Eğer sizin kafanızda biri olsaydım, siz ikinizi şuracıkta öldürmem lazımdı. Burada iki ablam var ve ikisi de bikinili. Şimdi bırakın da kız kardeşiniz de bikinisiyle yüzsün...

Bunu şu nedenle anlatıyorum. İnsanların üzerinde ciddi bir mahalle baskısı var. Dünyanın her yerinde mahalle baskısı var aslında. Kimi insanlar mahalleden iyice uzaklaşmadıkça bu baskıyı üzerilerinden atamıyorlar. Mahalleden çıktıklarında başka, döndüklerinde ise başka biri oluyorlar. Garip bir şizofreni var yani. Ancak her şeye rağmen mahalle baskısını takmamak ve özgürlüğünüzü korumak sizin elinizde. Sadece birazcık cesaret bunun için yeterli. Aksi taktirde Tolstoy okuyan o genç gibi siyasal olarak çok liberal ve özgürlükçü olabilirsiniz ama kültürel olarak çok tutucu biri olabilirsiniz.

Geçtiğimiz gün Diyarbakır’da bir güzellik yarışması yapılacaktı. Ancak kentteki sivil toplum örgütleri bu yarışmayı engelledi. Kutlu Doğum Haftası’na denk gelmesi gerekçe gösterildi.

Ben, böyle bir hafta içinde davranışlarına dikkat eden, dindar bir Müslüman olabilirim. Bu benim hakkım, kimse bana karışamaz. Ancak ben, benimle aynı dikkati göstermeyen insanlara karışamam. Eğer karışırsam, bu faşizm olur. Buna da benim hakkım yok. Diyarbakır’daki engelleme olayı ciddi bir faşizmdir.

 

Avrupa’nın son durağındaki kardeş şehir Lizbon


» Alex Akimoğlu- (Lizbon, Portekiz)- 
Tam Lizbon seyahatine çıkacakken, Hıdır’ın köşesinde Kaan Nazlı’nın “Hüzün ve özlem şehri Lizbon” başlıklı yazısını okudum. Yıllarca Paris’te yaşamış olmama rağmen bu şehre gidememiştim daha önce. Kaan’ın gözlemlerine eklemek istediğim bazı şeyler var bu güzel ve nostaljik şehir için.

Uçak, İstanbul’a dönmek üzere havalandığında tekrar geri gelme özlemi doğdu içime tuhaf bir şekilde. Geride kalan dört günde, hayatımda önemli olan iki şehirden de bir şeyler kopup kalmıştı Lizbon’da. İstanbul veya Paris’ten ayrılıyor duygusu kaplamıştı ruhumu.

Neydi beni bu kadar etkileyen? Portekiz’le özdeşmiş geç barok Manuelien mimarisi mi yoksa Fransız ve İtalyan mimari etkisini “Portekizleştiren” oryantalist vurgular mı? Görkemli kiliselerden mahalle arasında bulunan binalara, cepheyi kaplayan ve genellikle mavi-beyaz tonlarda olan muhteşem“Azulejos” çiniler mi?

Acaba en şık caddelerden sokak aralarına, balkonlara ve pencerelere kurutulmak üzere asılmış çamaşırlar mı bana İstanbul’u hatırlatan? (Gerçi bu konuda karşıdan karşıya gerilmiş ip tekniği ile İstanbul fark atıyor kanımca.)

Yedi tepeli şehrin tepeleri, İstanbul’dakilerden daha belirgin ve dik. Bu nedenle olsa gerek, bizim Beyoğlu-Tünel arasında gidip gelen kırmızı tramvayın kardeşi olan 28 numaralı sarı tahta tramvayla şehrin bir ucundan diğer ucuna lunaparkta eğlenircesine gidip geldik yol arkadaşım Kirk Papazyanile. (Burada da akbili tükendiği için tramvayın arkasına asılıp yolculuk eden öğrencilerimizle fark atıyoruz.)

“Lunapark” belki doğru tanım Lizbon için. Çocuksu, saf biraz da utangaç bir ruh hâli var bu şehrin. Aynı duyguları José de Guimarães’in desenlerinde de buluyorum Portekiz modern sanatını incelerken.

Ellerimizde fotoğraf makineleri ile eski şehrin tüm sokaklarını arşınlıyoruz. Değişik desenler verilmiş parke taşarlardan tedirgin oluyoruz takılıp düşeceğiz diye. Ama Lizbon burada İstanbul’a fark atıyor. Yıllanmış taşların hepsi yerli yerinde duruyor.

 

VENI, VIDEO, VICI


» Murat Aykul- “Veni, vidi, vici”
 demiş, Julius Caesar“geldim, gördüm, yendim”... Bugün en yaygın bilinen ve bir şekilde çok anılan Latince sözlerden biri. Video kültürünün nimetlerinden yararlanarak, milattan önce 47’den 1970’lere, çok hızla ileri sarıyoruz: Bir videokaset oynatıcı üreticisi, “veni, video, vici” olarak bir reklam sloganına dönüştürmüş bu ifadeyi.

Fakat internet çağında işler bir parça değişiyor, “geldim, gördüm, yendim” diyemiyoruz öyle hemen. Görmemiz yetmiyor, “yenmiş” hissetmek için. Bir de göstermemiz, daha erdemli kılınmış adıyla “paylaşmamız” gerekiyor. İnternetin en yaygın paylaşımı videolar ve bir videoyu paylaştığımızda, onun içinde ne varsa (zekâ, kahkaha, bilgi, cesaret, seks, ilginçlik vs.) biz sunmuşuz, o şey bizde de varmış gibi hissediyoruz. İşte orada “yenmiş” oluyoruz ancak, “geldim, gördüm, paylaştım, yendim”...

Görme ve paylaşma maceramızın bu ilk haftasında, “aaa, ben bunu görmüştüm” diyeceğiniz bir iki şeye rastlarsanız, çok yanlış olmaz herhalde. Çünkü “başlarken”, bir şekilde unutulmaz, vazgeçilmez,“klasik” bir şeyleri de anmak istiyor insan. Devamında çok daha “yeni” ve hızlı ilerleriz nasıl olsa.

KUM YARATIKLARI: Gördüğümde büyülenmiş, “uhrevi” bir deneyim yaşamıştım. Birkaç ayrı tv programında göstermeden duramadım. 1948 doğumlu Hollandalı sanatçı (“sanatçı” yetersiz bir ifade burada) Theo Jansen’in kum yaratıkları. Rüzgârla hareket eden, eklemlere ve kaslara sahip dev mekanizmalar. Eklem sistemlerindeki akıllı bağlantılarla, su dolup ağırlaştığında geri dönmelerini sağlayıp onları “boğulmak”tan kurtaran pet şişeleriyle, yapay zekâya sahip bu yaratıklar. Evet, bir gün gidip onları “canlı” olarak görmem, saatlerce izlemem gerekiyor... (vimeo.com/25753239)

MUCİZE KIZ TORA: New Yorklu Tora Fisher, 23 yaşında... Onu “show business”daki diğer sesi güzel kendi güzel kadınlardan ve pek çoğumuzdan ayıran, sinematik bir mucizenin kahramanı olması. 2003’te, Tora 13 yaşındayken babasının, üvey annesinin ve özel uçaktaki diğer dört kişinin öldüğü kazadan kurtulan tek kişi, mucize kız olarak yer bulmuş haberlerde. Bu kazadan sonra müzikle ilgilenmeye başlamış. Drown şarkısının videosunda yavaş yavaş sular altında kalırken, hikâyesini bilen izleyicinin o trajedinin izlerini aramaması mümkün değil. Zaten kazazede olmanın ağır yanlarından biri de bu galiba, yıllar geçtiğinde bile, size bakanların kazanın izlerini görmeye çalışmaları... (bit.ly/14DwYdP)

[email protected]

twitter.com/hidirgevis